BÖLÜM 1
ORMANIN GÖZLERİ
Osmanlı'nın kuruluş yıllarıydı.
Sınır köyleri, uç beylerinin gölgesinde yaşıyor; ormanlar ise hem hayat hem de ölüm taşıyordu.
Kimse sabahın erken saatlerinde ormana girmeye cesaret etmezdi.
Ama Ayla ederdi.
Sabah sisi toprağa çökmüş, ağaçların arasını gri bir perde gibi kaplamıştı.
Ayla, elindeki yayı omzuna yaslamış halde yürüyordu.
Adımları sessizdi.
Sanki orman onu tanıyordu.
Bir süre sonra durdu.
Eğildi.
Toprakta bir iz vardı.
“Geyik…” diye fısıldadı.
Parmaklarıyla izi takip etti.
Gözleri dikkatliydi, nefesi sakindi.
Ama o an…
Orman değişti.
Kuş sesleri kesildi.
Rüzgâr durdu.
Bir sessizlik çöktü.
Ayla yavaşça doğruldu.
Bunu biliyordu.
Bir şey vardı.
Arkasında.
“Buralara tek başına gelmek cesaret ister.”
Ses sakindi.
Ama içinde bir ağırlık vardı.
Ayla yavaşça döndü.
Siyah bir at.
Atın üstünde bir adam.
Hareket etmiyordu.
Sanki ormanın bir parçasıydı.
Ayla gözlerini kıstı.
“Ben korkmam.”
Adam başını hafif eğdi.
“Çoğu insan böyle der.”
“Ben çoğu insan değilim.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Adam onu süzdü.
Uzun.
Dikkatli.
Sanki yüzünü değil, geçmişini görmeye çalışıyordu.
“Burası sınır hattı.”
“Ben sınır tanımam.”
Adam ilk kez çok hafif bir şey yaptı.
Gülümsedi.
Ama sıcak bir gülümseme değildi.
Daha çok merak.
“Atını çevir,” dedi Ayla, “ve git.”
Adam atın yularını hafifçe tuttu.
Ama gitmedi.
“Eğer gitmezsem?”
Ayla’nın eli yavaşça hançerine gitti.
“Denersin.”
Sessizlik.
Orman bile bekliyordu.
Adam sonunda konuştu:
“Adın ne?”
Ayla cevap vermedi.
“İsimler bazen insanı ele verir.”
Ayla kaşlarını çattı.
“Sen çok konuşuyorsun.”
Adam bu kez daha net gülümsedi.
“Sen ise çok az.”
Ayla bir adım geri attı.
“Son uyarım.”
Adam atını çevirdi.
Ama gitmeden önce durdu.
Başını hafif çevirdi.
“Ben Karan.”
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra atını sürdü.
Ve ormanın içinde kayboldu.
Ayla olduğu yerde kaldı.
Elini hançerinden çekmedi.
Ama neden kalbinin biraz daha hızlı attığını anlamıyordu.
Ve bu onu rahatsız ediyordu