Son çadır, son şanstı. Aslında şansa inanan biri değildim; bunların hepsi bize kaderin bir oyunuydu. İç sesim beni hiçbir zaman yanlış yöne yönlendirmemişti ve şimdi de öyle olması gerekiyordu. Hemşireye baktığımda o da tedirgin gibi görünüyordu.Kendimi toparladım. Çadırın kapısının önünde beklemenin bir anlamı yoktu. Bu yüzden bir anlık kararla içeri adımımı attım. Ardımdan hemşire de içeri girdi ve kulağıma yaklaşıp fısıldadı:“Buradan çıktıktan sonra burada gördüklerini unut, çünkü buradan kimse akıl sağlığını koruyup çıkamadı. Hiçbir hekim buraya girmek dahi istemiyor.”Dedikleri, gördüklerimle örtüşüyordu.“Tanrım, burası nasıl bir yer böyle? İnsan buraya nasıl katlanabiliyor? Bu ne büyük bir acı…” dedim içimden.Burası resmen bir ceset odasıydı. Hastalar hâlâ nefes alıyorlardı ama yaşam belirtisi göstermiyorlardı. İçeri girdiğimden beri burnuma dayanılmaz bir koku gelmeye başlamıştı. Aldırış etmemeye çalışsam da katlanılacak gibi değildi.Hemşireye dönüp sordum:“Neden burası diğer çadırlardan farklı?”“Buraya en ağır hastalar getirilir. Ameliyatları bile burada yapılır. Bu yüzden buradaki askerlerde yaşam belirtisi çok azdır,” dedi.Eğer Ferus burada ise… Onu buradan hemen çıkarmam gerekiyordu. Ama değilse...
Duygularımı kontrol altına alıp askerlerin yataklarına yaklaşmaya başladım. Yaklaştıkça baskın koku daha da artıyordu ama aldırış etmemem gerekiyordu. Sağ taraftan başlayarak askerlerin yüzlerini teker teker incelemeye başladım. Bazılarının yüzü sargılıydı; onların yüzüne daha çok yaklaşıp dikkatlice baktım.Sadece iki yüzü sargılı asker kalmıştı. Bana daha yakın olanın yanına eğildim. Sargısı kan içindeydi. Kan lekeleri hâlâ tazeydi ve hiç ses çıkarmıyordu. Göğsüne gözlerimi diktim, hafifçe inip kalkıyordu.
“Seslenirsem belki beni duyar,” diye düşündüm.“Ferus, bu sen misin?” diye fısıldadım. Askerden ses çıkmadı.Bir kez daha, daha net bir şekilde sordum:“Ferus, beni duyuyor musun? Bu sen misin?”Yine yanıt alamadım. Umutsuzluğa kapıldım. Yavaşça yataktan uzaklaşarak son hastanın yanına yöneldim. Tam o sırada arkamdan, boğuk bir sesle gelen bir inleme duydum:
“Fidanka… Fidanka…”O an vücudumda şimşekler çaktı. Bu isim bana bir yerden tanıdık geliyordu. Hemen arkamda duran hemşireye döndüm. O da olayları anlamaya çalışıyor gibiydi.“Ne oldu, neden durdun?” diye sordu.“Bir asker sayıkladı.”“Evet, bu normal. Bazen sayıklarlar.”
“Hayır, sorun sayıkladığı kelimede. O isim… bana çok tanıdık geliyor.”Biz konuşmaya devam ederken, sol tarafımdaki asker bir kez daha:“Fidanka…” diye inledi.İkimiz de aynı anda sesin geldiği yöne döndük. Aklımda şimşekler çakmaya devam ediyordu. Bu ismi en son… evet, Ferus’tan duymuştum!Hemşireye dönüp “Hatırladım,” dedim, “Bu ismi bana en son Ferus söylemişti.”
Hemşireye gözlerimi ayırmadan anlatmaya başladım:“Ferus’un anlattığına göre, Fidanka adında sevdiği bir kız varmış. Ama bu kız, soylu bir ailenin kızıymış. Ne zaman sokağa çıksa, Ferus’la göz göze gelir, ama duygularını bir türlü ona tam olarak açıklayamazmış. Bir gün, cesaretini toplayıp Fidanka’yı almış ve sahil kenarına götürmüş. Orada bütün duygularını ona anlatmış.
“Ferus bu olayı kendine hiçbir zaman yedirememiş. Fidanka’nın babasından, sevdiği kadının öcünü alabilmek içiiş yerini yakmış,” dedim.Hemşire, meraklı bir şekilde sordu:“Babası da orada yanmış mı?”“Bunu söylemedi… ama ona olan kin dolu hislerini her zaman dile getirirdi. Her gece Fidanka’nın adını sayıklayarak uyurdu. Onu hiçbir zaman unutamamış,” dedim.
Hemşireye bakarak söylediklerini onaylarcasına başımı salladım. Ardından hâlâ inleyen askere doğru yaklaştım. İçimden “Mantıklı bir adım atmalıyım. Bu askerin gerçekten Ferus olduğunu nasıl anlayabilirim?” diye geçirdim.Yüzüne dikkatlice baktım. Her yeri kan içindeydi, yüzü tanınmaz hâle gelmişti. Şişmiş göz kapakları arasında gözlerini aralayamıyordu. Ama hâlâ “Fidanka… Fidanka…” diye sayıkladığı duyuluyordu.
Tam o anda, Ferus’un bana daha önce anlattığı bir şey geldi aklıma…Hemşireye dönüp:
“Ferus’un sürekli mırıldandığı bir şarkı vardı. Bir gün dayanamayıp ona neden sadece bu şarkıyı söylediğini sordum. O da, ‘Bu şarkı iki âşığın birbirini ne kadar çok özlediğini anlatıyor. Ben de Fidanka’yı ne zaman hatırlasam hep bu şarkıyı söylerim,’ demişti.”
Hemşirenin yüzünde minik bir tebessüm oluştu.“İsmi neymiş bu şarkının?” diye sordu.Ben de hiç vakit kaybetmeden cevapladım:“Moro Sokol Pie.”Yüzümü askere çevirdim, yatağının yanına oturup tekrar hemşireye döndüm.“Eğer doğru cevaplarsa, bu gerçekten Ferus demektir,” dedim.
Hemşire başını sallayıp, “Hadi,” dercesine gözlerimin içine baktı. Derin bir nefes aldım, içimden Tanrı’ya dualar ederek askerin kulağına doğru eğildim:“Fidanka’yla söylemeyi en sevdiğin şarkı nedir?”Asker hafifçe kıpırdadı. Kırık ama tanıdık bir sesle cevap verdi:“Moro Sokol Pie…”
Ve hemen ardından mırıldanmaya başladı: “Daha fazla sokol turtasıVoda ve VardarotDaha fazla sokol turtasıVoda ve VardarotJane, Jane le belo…”
Hemen hemşireye döndüm. Gözleri dolmuş, Ferus’a bakıyordu.Bana döndü, gözlerimin içine bakarak başını onaylar şekilde salladı.“Bu asker Ferus! Onu buldum... sonunda onu buldum!” dedim
Ayağa kalktım ve duygularımı artık tutamayıp hemşireye sarıldım. O da sarılmama karşılık verdi, sıkıca sarıldı bana.
Eveet benim tatlış okurlarım bu bölümde böyle oldu bakalım diğer bölümde daha neler olacak :)