Lüks siyah arabanın içi, dışarıdaki gece yarısı ayazından ve İstanbul’un o boğucu kaosundan tamamen izole edilmişti. Hafif, kulak tırmalamayan bir caz müziği kabini doldururken, ikisi de ilk birkaç dakika boyunca sessizliğini korudu. Alya kollarını göğsünde kavuşturmuş, camdan dışarı akıp giden sarı sokak lambalarını ve gece karanlığındaki binaları izliyordu. Siniri hâlâ tamamen geçmemişti; Uraz’ın onun özel hayatını didik didik araştırma cüretini ve bunu yüzüne vururken takındığı o sakin, alaycı tavrı kabullenemiyordu.
Uraz direksiyonda bir elini serbest bırakarak parmaklarıyla hafifçe direksiyona vurdu, gözü anlık olarak Alya’nın sinirden gerilmiş profiline kaydı. Dudaklarındaki o hafif, eğlenir gibi bakan tebessümü gizleme gereği duymadı.
"Hâlâ homurdanıyorsun," dedi Uraz, sesi arabanın sessizliğinde yumuşak ve pürüzsüz çıkmıştı. "Alt tarafı standart bir güvenlik önlemi, bu kadar tepki vermen aklıma başka bir şey getiriyor."
Alya başını hızla ona çevirdi, gözlerini kısıp dik dik baktı. "Ne getiriyormuş başka bir şey? Gizli saklı işler çevirmediğimi bal gibi biliyorsun, sadece özel alanıma müdahale ediyorsun! Hem sen kendini ne sanıyorsun ya? Her işe giren stajyerin nerede doğduğunu, sabah kahvesini kimle içtiğini falan mı takip ediyorsun? James Bondculuk oynamayı bırakırsan belki işine odaklanabilirsin."
Uraz hafifçe gülerek arabayı kırmızı ışıkta durdurdu ve başını tamamen Alya’ya çevirdi. Gözlerindeki o keskin ve mesafeli bakış bu kez çok daha eski, çok daha tanıdık bir yerden süzülüp geliyordu.
"Lise koridorlarında elinde o kalın sanat kitaplarıyla koştururken de özel alanına kimsenin girmesine izin vermezdin, Alya Demir," dedi, sesinde yılların getirdiği o net hatırlayışın tonu vardı.
Alya’nın nefesi saniyelik bir an kesildi. İçindeki o hınzır öfke bir anda yerini şaşkınlığa ve büyük bir idrak anına bıraktı. Kaşları çatıldı, adamı baştan aşağı, bu kez çok farklı bir gözle dikkatle süzdü.
"Sen... Sen bizim lisede olduğumuzu nereden biliyorsun? Biz o okuldan mezun olalı kaç yıl oldu, ben bile bazen hangi yılda mezun olduğumuzu unutuyorum!"
Uraz önüne dönüp tekrar hareket eden aracı sakinlikle idare ederken hafifçe omuz silkti. "İnsan lise yıllarındaki en büyük rakibini, her okul münazarasında karşısına dikilip sinirlerini bozan o kızı kolay kolay unutamıyor çünkü. Unutulur mu hiç? Her yarışmada jürinin karşısına geçip benim argümanlarımı çürütmek için sabahlara kadar nasıl çalıştığını biliyordum ben."
Alya gözlerini kocaman açarak, "Sen..." dedi, parmağıyla adamı işaret ederek. "O... o kibirli, her şeyi bildiğini zanneden, kürsüye çıkınca dünyanın sahibi gibi bakan o erkek lisesindeki gıcık çocuk... Uraz Karahan! Hakikaten sensin ya! Allah'ım aklımı kaçıracağım!"
Şaşkınlığı bir anda kahkahaya karıştı. Kollarını çözdü, geriye yaslanıp gülmeye başladı. "İnanamıyorum! Sen o zamanlar da böyle kasıntı mıydın yoksa sonradan mı kurumsal bir canavara dönüştün? Hatırlasana, bir defa münazarada 'Teknoloji insanı tembelleştirir' konusunda bana karşı savunamayınca masaya nasıl bakakalmıştın."
Uraz'ın yüzünde, ofisteki o buz gibi patron maskesinden eser kalmamıştı; şimdi karşısında o eski liseli günlerdeki rekabetçi adam duruyordu. Hafifçe sırıttı. "Pardon ama o münazarada ben haklıydım, jüru tamamen senin o dramatik el hareketlerine kandı, haksız bir zaferdi."
"Haksız mı?" Alya ellerini iki yana açtı. "Sanat tarihi projemi çalmaya kalktığın günleri unutmadım sanma."
"Ben senin projene bakmak bile istememiştim, sadece kütüphanedeki masamı işgal ediyordun!"
Arabadaki bu beklenmedik lise nostaljisi ve geçmişin o komik didişmeleri, aradaki bütün o resmi ve gergin buzları eritip yok etmişti. Yıllar sonra İstanbul’un bu kalabalığında, bambaşka iki rol altında böyle karşılaşmış olmaları kaderin resmen onlara oynadığı eğlenceli bir oyundu.
Araba sonunda Alya’nın binasının önüne yanaşıp durdu. Uraz motoru kapattı ama inmedi; yana dönüp emniyet kemerini çözerken Alya’ya baktı. Aralarındaki mesafe arabanın içinde fazlasıyla daralmıştı. O andaki neşeli atışma, yerini yavaş yavaş yoğun, karşı konulmaz bir çekime bırakmıştı.
Uraz hafifçe öne doğru uzandı. Alya anlık olarak gerildi ama adam onun omzunun üzerinden uzanıp torpido gözünü açmadı; sadece yüzü Alya’nın yüzüne tehlikeli derecede yaklaşmıştı. Gözleri, kadının dudakları ile gözleri arasında gidip geliyordu.
"Demek ki neymiş," diye fısıldadı Uraz, nefesi Alya’nın tenine değecek kadar yakınken, "lisedeki o bitmeyen hesaplaşmamız ofise taşınmış. Ve bu sefer kuralları koyan taraf sadece sen değilsin."
Alya kalbinin kulaklarında attığını hissetti ama gözlerini bir saniye bile kaçırmadı, o eski lise münazaralarındaki inatçı cesaretiyle karşılık verdi. "Bakalım bu seferki münazaranın kazanı kim olacak Uraz Karahan? Şimdilik skorda önde olduğumu söyleyebilirim."
Uraz alçak sesle güldü, parmakları istemsizce Alya’nın yanağına doğru yaklaşsa son anda durdu ve hafifçe geri çekildi. "Bunu sabah ofiste görürüz, Alya. Şimdi içeri gir ve dinlen."
Alya arabadan inip kapıyı kapattığında, kalbi hâlâ göğsünde hızla çarpıyordu. Arkasını dönüp binaya doğru yürürken, arkasından uzaklaşan arabanın sesini dinledi. Bu oyun artık çok daha heyecanlı bir hal almıştı...