Gece yarısından sonra galanın kalabalığından kaçıp holdingin en üst katındaki o cam odaya sığınmışlardı. Her şeyin başladığı, kapının kilitlendiği ve hayatlarının tamamen değiştiği o yerde şimdi dışarıdaki İstanbul ışıkları rengarenk parlıyordu.
Alya, Uraz’ın kollarında cam kenarına yaslanmış, dışarıdaki şehri izliyordu. Uraz arkasından sarılmış, ellerini genç kadının beline dolamıştı.
"Hâlâ aklın o gecede mi?" diye fısıldadı Uraz, saçlarına derin bir öpücük kondurarak.
Alya başını hafifçe omzuna yasladı, parmağındaki yeni yüzüğe bakarak hafifçe gülümsedi. "Hayır. Sadece şunu düşünüyorum... Biz seninle ne zaman normal bir çift olacağız acaba? Her dönemeçte mutlaka ortalığı birbirine katıyoruz."
Uraz gülerek Alya’yı kendine daha sıkı sarıp sarıldı. "Biz normal olamayız, Alya. Çünkü biz aynı masanın iki asi tarafıyız. Ve seni o adayın elinde gördüğüm an anladım ki; benden bu dünyada kaçabileceğin tek bir yer bile yok."
Alya başını kaldırıp adamın dudaklarına uzandı. Geçmişin tüm gölgeleri, sırlar ve düşmanlar nihayet tamamen yok olmuştu; geriye sadece birbirine demir atarak kenetlenen, asla yenilmeyen iki inatçı ruh kalmıştı.