Ofisteki o gergin haftanın ardından İstanbul’un kalabalığından biraz olsun uzaklaşmak şart olmuştu. Uraz, hafta ortası akşamı Alya’yı klasik ofis rutininden koparıp Boğaz’a nazır, şehrin en sakin ve şık restoranlarından birine götürmüştü. Masada yerlerini aldıklarında, Alya menüyü incelemek yerine doğrudan Uraz’a dikti gözlerini; o inatçı ve meydan okuyan tavrı üzerindeydi yine.
"Beni buraya 'patron' sıfatıyla mı getirdin, yoksa lise yıllarındaki o takıntılı rakibin olarak mı?" diye sordu Alya, hafifçe gülümseyerek kadehini kaldırıken.
Uraz dirseklerini masaya dayayıp öne doğru eğildi, gözlerindeki o koyu parıltıyla genç kadını süzdü. "İkisinden de çok uzakta, Alya. Seni buraya, bu masada sadece karşımda duran ve zihnimin altını üstüne getiren kadını izlemek için getirdim."
Alya gözlerini devirerek arkasına yaslandı. "Yine o klasik, ukala patron cümleleri... Hiç şaşmazsın zaten. Lisede de böyle havalı havalı cümlelerle ortalıkta gezinirdin, herkes sana hayrandı ama ben senin o egoist balonunu patlatmaya bayılırdım."
"Çünkü o balonunu patlatmaya cesaret eden tek kişi sendin," diye yanıtladı Uraz, yüzünde tatlı ama bir o kadar da keskin bir tebessümle. "Beni delirten de buydu zaten. Herkes önümde eğilirken, sen kafanı kaldırıp bana kafa tutuyordun."
Yemek boyunca ikisi arasında o eski lise rekabeti ile bugünkü çekim arasında gidip gelen, şarap gibi keskin bir atışma sürdü. Yemek bittikten sonra hesabı ödemeye çalışan Uraz’a karşı Alya hemen çantasından kartını çıkarmış, "Benim hesabımı kendim ödeyecek kadar param var, Uraz Bey!" diyerek masada küçük çaplı bir kriz çıkarmıştı. Uraz ise kadının bu dik başlılığına hayranlıkla gülerek duruma boyun eğmek zorunda kalmıştı.