Holdingin cam duvarlarına vuran eylül güneşinin altın sarısı Işığı, ofisin içindeki havayı bile yumuşatmıştı. Alya, masasının başında yeni projelerin maliyet tablolarını incelerken, cam odadan çıkan Uraz’ın bakışlarıyla karşılaştı. Artık aralarındaki o buz gibi, mesafeli duvarlar yıkılmıştı; fakat bu durum, ofisteki dedikodu kazanının sönmesine değil, aksine daha da harlanmasına neden olmuştu.
"Gördün mü kızım?" diye fısıldıyordu muhasebeden Selin, kahve makinesinin önünde dosya arkadaşına. "Eskiden stajyerin yüzüne bakmayan adam, şimdi kadının masasından ayrılmıyor. Dün bütün bütçe toplantısında gözlerini Alya’dan bir an olsun ayırmadı."
Alya bu fısıltıları duymazlıktan geliyor, içten içe gülümsemesine engel olmaya çalışıyordu. Öğleden sonra Uraz’ın odasına girdiğinde, adam masasına yaslanmış, kollarını kavuşturmuş bir şekilde onu bekliyordu.
"Ofisteki dedikodular tavan yaptı, Uraz Bey," dedi Alya, dosyaları masaya bırakırken. "Eğer böyle devam ederseniz, insan kaynakları stajyeri kayırdığınızı düşünmeye başlayacaklar."
Uraz hafifçe gülerek masadan uzaklaştı ve Alya’ya doğru bir adım attı. "Düşünsünler," dedi, sesindeki o otoriter ton yerini derin bir tona bırakmıştı. "Zaten stajyerden çok daha fazlası olduğunu hepsi öğrenecek... Yakında."
Alya’nın kalbi hızlandı. "Ne demek istiyorsun?"
"Sadece işlerin normalleşmesini bekliyorum," diye yanıtladı Uraz, gözlerini genç kadının gözlerinden ayırmadan. "O tehdit kumpasını kuran rakip şirket yöneticileri şu an bizim hukuk ekibimizle boğuşuyor. Şirketten tamamen silindiler. Artık arkana bakmana gerek yok, Alya."