"Bazen, en büyük savaşlarımız görünmeyen düşmanlara karşı olur. Ve en derin yaralar, kurşunlarla değil, sessizce açılan izlerle kazınır."
Korkuyla kapıya doğru ilerledim. Kapıya gelen müşteriyi görünce içim biraz rahatladı. Tam bir şeyler olacağını düşünmüştüm ama gelen kişi sadece bir ilaç soruyordu. Kısa bir konuşmadan sonra müşteriye ilacın olmadığını söyledim ve adam kapıdan çıkıp gitti. Kapıyı kapatırken hâlâ kalbimin hızlı attığını fark ettim. İçimde tuhaf bir his vardı ama bunu bir kenara bırakıp Kuzey’in yanına döndüm.
"Müşteriydi," dedim hafif bir gülümsemeyle. "Bu saatte ilaç sormaya gelmiş. Belli ki başını bir yere çarpmış"
Kuzey gözlerini bana dikmiş, sessizce bekliyordu. Adamın yüzündeki ciddiyeti fark ettim ve bir an duraksadım. Sonra merakla sordum:
"Peki, sen? Tam olarak ne iş yapıyorsun?"
Kuzey kısa bir duraksamadan sonra derin bir nefes aldı. "Ben askerim," dedi net bir sesle.
Bir an durdum. Yani... Beklemiyordum. "Vay be, demek gece yarısı vurulup kliniğe sızan bir askerle tanışmışım," dedim hafifçe kaşlarımı kaldırarak. "Ama dürüst ol, bu hikâye biraz klişe değil mi?"
Kuzey hafifçe gülümsedi ama yüzündeki gerginlik hâlâ geçmemişti. "Keşke klişe olsaydı," dedi. "Gerçekler, filmlerdeki kadar eğlenceli olmuyor."
Derin bir nefes aldım. "O zaman neden peşinde adamlar var? Bir şey mi çaldın? Yoksa çok değerli bir askeri sır mı saklıyorsun?" Sözlerim şakayla karışıktı ama içimdeki merak hâlâ ciddiydi.
Kuzey hafifçe doğruldu, gözlerindeki ciddiyetin azalmadığını fark ettim. "Bir operasyon sırasında yanlış giden şeyler oldu," diye başladı. "Bizim bir hedefimiz vardı. Kritik bir bilgi taşıyan birini almamız gerekiyordu. Ama işler ters gitti ve ekibimle pusuya düştük. İçimizden bazıları vuruldu, bazıları kayboldu... Ben de kaçmayı başardım ama peşimde kimler olduğunu tam olarak bilmiyorum. Sadece bildiğim bir şey var. Beni yakalamak için her şeyi yapacaklar."
Gözlerim büyüdü. Olay düşündüğümden çok daha büyüktü. Kuzey’in sesi ciddiydi, gözleri ise yaşadıklarının ağırlığını taşıyordu. Ama yine de bir şey dikkatimi çekti.
"Yani sen bana diyorsun ki gizli bir operasyona katıldın, sonra işler ters gitti ve şimdi peşinde kim olduğunu bile bilmediğin adamlar var?" Kaşlarımı kaldırdım. "Dürüst ol Kuzey, beni aksiyon filminin içine mi çektin? Yoksa gece yarısı kliniğe gelen gizemli adam numarası mı yapıyorsun?"
Kuzey hafifçe gülümsedi. "Eğer bir film olsaydı, sen de klasik başına bela açan doktor olurdun."
Gülerek başımı iki yana salladım. "Harika. Yani kaçırılma ihtimalim var mı? Ya da üzerine keskin nişancılar mı salarlar? Ona göre panik atağımı hazırlayayım."
"Şimdilik yok," dedi, sesi biraz daha rahatlamış gibiydi. "Ama burada kalmam tehlikeli olabilir. Eğer beni gerçekten buldularsa, seni de tehlikeye atmış olabilirim."
Bir an düşündüm. Korkuyor muydum? Evet. Ama Kuzey’i bu halde bırakmak da içimden gelmiyordu. "Burada güvendesin," dedim kararlı bir sesle. "Şimdilik en azından."
"Peki, sonra ne olacak?" diye sordum. "Burada sonsuza kadar saklanamazsın. Bir planın var mı, yoksa kaderin artık benim şefkatli ellerime mi kaldı?"
Kuzey hafifçe güldü. "Şefkatli mi? Az önce kurşun çıkarırken neredeyse bayıltıyordun beni."
Gözlerimi devirdim. "Bir teşekkür bile etmedin, hâlâ dalga geçiyorsun. Neyse, ciddi konuşalım. Nerede kalacaksın? Burada saklanamazsın."
Kuzey gözlerini kaçırdı, sanki kafasında bir şeyleri tartıyordu. "Aslında bir güvenli evimiz vardı ama artık orası da tehlikeli olabilir. Birkaç gün burada kalabilirsem en azından biraz toparlanırım. Sonrasında bağlantıya geçmem gereken kişiler var."
Kaşlarımı çattım. "Yani şimdilik kaçak bir asker olarak kliniğimde saklanıyorsun. Bundan askeri madalya almamı beklemiyorsun, değil mi?"
"Belki bir teşekkür yemeği?" dedi hafif bir sırıtışla.
Başımı iki yana salladım. "Önce şu işten sağ çık, sonra düşüneceğiz. Ama unutma, sabah olmadan buraya bir çözüm bulmalıyız."
Kuzey için kliniğin arka tarafındaki küçük odalardan birini hazırladım. Orayı bazen kendim de kullanıyordum ama bu gece için ona ihtiyacım yoktu. Kuzey zorlanarak yerleşti ve ben de eve gitmek için oradan ayrıldım.
Sabah erken saatlerde kliniğe döndüm. Elimde poşet içinde kahvaltılık birkaç şey vardı. Kapıyı açtığımda Kuzey ayakta bekliyordu. "Sabahın köründe ayaktasın, asker disiplinini hiç bozmuyorsun ha?" diye takıldım.
"Alışkanlık," dedi omzunu silkip. "Ne getirdin?"
Masaya yiyecekleri koyarken gülümsedim. "İlk önce teşekkür et, sonra söyleyeyim."
"Teşekkürler, doktor hanım. Kahvaltıyı hak ettim mi bari?"
"Kesinlikle. Bu gece beni bir aksiyon filmine sürüklediğin için bu senin ödülün."
Kuzey kahvaltısını yaparken biraz daha konuşmaya başladık. Ama sohbet uzun sürmedi. Kapının önünde birkaç adamın durduğunu fark ettim. İçimde buz gibi bir his yayıldı.
Kuzey de fark etmişti. Bakışları hemen ciddileşti. "Beni buldular. Gitmemiz lazım."
Hızlıca toparlanıp arka kapıya yöneldik. Kalbim deli gibi atıyordu. Bu işin içine gerçekten fena halde çekiliyordum…
Arabaya atladık ve hızla kliniğin arkasından uzaklaştık. Direksiyonu sıkıca kavradım. "Nereye gideceğiz? Güvenli bir yerin var mı? Seni oraya bırakayım."
Kuzey gözlerini yola dikti. "Kayboldum. Anayola zor çıkıp bir araba buldum ve buraya kadar geldim. Tam olarak nerede olduğumu bile bilmiyorum."
Kaşlarımı çattım. "Harika, demek sadece kaçıyorsun. Bir plana ihtiyacımız var."
Kuzey cebinden telefonunu çıkardı ve hızla bir numara çevirdi. "Tim'den birini arıyorum. Umarım hâlâ hayattadır."
Telefon çalarken içimde garip bir endişe vardı. Bu iş gerçekten de başıma bela oluyordu…
Tim’den biri sonunda telefonu açtı ve sesi endişeliydi. “Kuzey? Sen misin? Kurtulduğunu söyle bana!”
Kuzey derin bir nefes aldı. “Evet, yaşıyorum. Ama peşimde adamlar var ve güvenli bir yere ihtiyacım var.”
Tim’in sesi sertleşti. “Neredesin? Seni almamız lazım.”
“Konum atıyorum” dedi Kuzey.
Birkaç dakika sonra, ıssız bir ara sokakta siyah bir SUV göründü. Aracın camları koyu renkliydi ve içini görmek imkânsızdı. Araba yavaşlayarak önümüzde durdu, kapılar açıldı ve içinden iki adam indi. İkisinin de üzerindeki kıyafetler sivil olmasına rağmen hareketlerinden asker oldukları belliydi.
Biri Kuzey’e yaklaşıp omzuna hafifçe vurdu. "Lanet olsun, Kuzey. Seni ölü sanıyorduk."
Kuzey hafifçe gülümsedi. "Ölmek için vaktim yoktu, Efe."
Diğer adam da başını sallayarak bana baktı. "Bu kim?"
Kuzey arkasına dönüp beni işaret etti. "Bana yardım eden kişi. Olmasaydı burada olamazdım."
Efe bana hafifçe göz gezdirdi. "Cesurmuşsun."
Omuz silktim. "Cesaret mi, aptallık mı emin değilim."
Kuzey hafifçe gülümsedi ama ardından ciddileşti. "Buradan hemen ayrılmalıyız. Peşimde adamlar var. Takip edilip edilmediğimizi bilmiyoruz."
Efe başını salladı ve SUV’un kapısını açtı. "Atla."
Tam Kuzey araca binerken durdu, bana döndü ve cebinden bir şey çıkardı. Küçük bir kâğıda numarasını yazmıştı. "Ne olursa olsun, eğer başın belaya girerse beni ara."
Gözlerimi devirdim ama kâğıdı aldım. "Umarım ihtiyacım olmaz."
Kuzey son bir kez bana baktı, sonra arabaya bindi ve araç hızla uzaklaştı. Toz bulutu içinde kaybolana kadar izledim. İçimde bir boşluk hissettim ama ne olduğunu tam olarak bilmiyordum.
Başımı iki yana salladım. "Umarım bu iş burada biter," diye mırıldandım. Ama içimde bir his bunun sadece başlangıç olduğunu söylüyordu
Eve vardığımda kendimi kanepeye bıraktım. Olayları kafamda tartmaya çalışıyordum. Kuzey... Garip bir adamdı. Yüzü sert, tavırları soğukkanlıydı ama içinde bambaşka bir şey vardı. Bir askerdi, belli ki fazlasıyla şey görmüştü. Ama gözlerinin içinde bir yorgunluk, belki de kaybetmenin ağırlığı vardı. Güçlü durmaya çalışıyordu ama ben insanların gözlerini okumakta iyiydim. O gözler... çok fazla şey saklıyordu.
İçimde garip bir his vardı. Kuzey'i düşünürken kendimi istemeden onun yerine koymaya çalışıyordum. Sürekli kaçmak, her an tetikte olmak, kimseye güvenememek... Nasıl bir hayat bu? Belki de bu yüzden ona yardım etmek istemiştim. Belki de onu gözümün önünde bırakıp gitmek bana yanlış gelmişti. Düşüncelerimin ardından gözlerim kapandı.
Gözlerimi açtığımda öğlen olmuştu. Panikle yataktan fırladım. "Ah, harika! Geç kaldım!" diye söylenerek hızla hazırlandım. Kliniğe yetiştiğimde işime koyuldum ama aklımın bir kısmı sürekli Kuzey’e kayıyordu. Dayanamadım ve sonunda telefonumu çıkardım. Mesaj yazıp yazmamayı düşündüm. Sonunda kısa ama net bir mesaj attım:
Alya: Umarım hâlâ hayattasındır.
Birkaç dakika sonra telefonum titredi.
Kuzey: Vardık. Ama cennet falan değil, hâlâ dünyadayım. Hayal kırıklığına uğradın mı?
Gözlerimi devirdim ama istemeden gülümsedim.
Alya: Hayal kırıklığı mı? Düşünsene, bir savaş kahramanının klinik yatağında ölmesi epey dramatik olurdu.
Kuzey: Dramatik mi? Sen tam bir baş belası doktorsun.
Kendi kendime güldüm. Telefonu kenara koyup hafif bir makyaj yaptım ve evden çıkmaya hazırlandım.
Dışarı çıktığımda karşı kaldırıma park ettiğim arabamı gördüm. Aceleyle yola adım attım ama tam karşıya geçerken parlak farların üzerime çevrildiğini hissettim. Gözlerim kocaman açıldı, refleksle geri adım atmaya çalıştım ama ayaklarım betona yapışmış gibiydi. Motor sesi kulaklarımı doldurdu, kalbim hızla çarpmaya başladı. Ve sonra…