Gözlerimi alan kırmızı bir ışığa açtığımda afallamışlığımın yüzümden okunduğuna emindim. Gözlerim kırmızı ışığa yavaş yavaş alıştığında karşımda cam bir fanusun içinde gördüğüm her şeyinin başlangıcı olan yeşil taş daha fazla afallamama sebep olurken altında yazan kelime beynimin durması için yeterli olmuştu. Denek üç . Ben daha olanları çözemeden bir kızın çığlığı tüm dikkatimi dağıttı.
Anlık bir refleksle ayağı kalkmaya çalıştım ama ayak ve el bileklerim sandalyeye bağlanmıştı. İşte o an her şeyi hatırlamaya başladım. Siyah ve öldürücü o bakışlar. Soğuk kanlı birisi olarak hemen kendimi rahatlatmaya ve düşünmeye başladım. Ne yapabilirim.
İlk olarak etrafı incelemeye başladım, benim bağlı olduğumla birlikte altı tane sandalye vardı, sol tarafımdaki en baş sandalyenin üzerinde çok güzel bir kız vardı kahve gözleri korkuyla ve panikle etrafa bakıyordu, krem rengi elbisesi ile omzuna doğru düşen uzun kahve saçları mütiş bir uyum içerisindeydi. Onun yanındaki yani benim hemen solumdaki sandalyede yine çok güzel bir kız vardı onun da kahve gözleri vardı ve yine korkuyla bakıyordu etrafa, gözlerimiz kesişti ona sakin ol der gibi baktım anlamış olucak ki nefesi düzeldi kafasını olumlu anlamda salladı ve kıvırcık sarı saçlarından biri öne doğru kaydı. Hemen sağ tarafımda bu sefer saf endişeyle karşısındaki mor taşa bakan bir erkek gördüm, mavi gözleri açık kahve saçları ile oldukça çekici görünüyordu alnındaki terleri saymazsak. Bu sefer gözüm en sağdaki erkeye kaydı, ela gözleri üzüntüyle bakıyordu o da kahve saçları ve kemikli yüzüyle oldukça yakışıklıydı. O iki erkeğin tam ortasında çocuksu yüzünün tam zıttı bir şekilde önündeki kırmızı taşa saf öfke ve nefretle bakan mavi gözler görmek beni biraz korkutmuştu açıkçası. Hepsinin 20 yaşlarında olduğunu düşündüğüm ve isimlerini henüz öğrenemediğim çocukları incelemeyi bitirip işe yarar bişey aramaya başladım.
Tavandan kırmızı bir ampul sarkıyor ve her yer küf kokuyor ağızlarımız bağlı kız nasıl çığlık attı bilmiyorum, soldan sağa doğru hepimiz numaralıyız, yaklaşık iki metre uzakta bir masa ve üstünde keskin tarafı masadan sarkıcak bir şekilde sabitlenmiş bir bıçak var ama masaya gitmek neredeyse imkansız, yaklaşık yarım metre uzakta sıra sıra dizili oval cam fanuslar, fanusların içinde taşlar taşların altında yuvarlak sehpalar var eğer yere sabitli değiller ise onları devirip bir ihtimal buçağa ulaşa bilirim.
Planımı hazırladıktan sonra son kez etrafa baktım ve uygulama geçirdim. Bayağı bir uğraştıktan sonra sonunda yükümü bir bacağa verip diğer bacağı one atmanın püf noktasını buldum. Bakmasam bile diğerlerinin beni izlediğini hissediyordum ve bu beni daha fazla geriyor. Yaklaşık baş dakikalık bir uğraş sonunda fanusların tam önüne geldim içimden bildiğim tüm doğaları okuyup ileri gitmeye başladım.
Sandalyenin ucunun sehpaya çarpması ve yerle buluşması bir oldu ama hesaba karmadığım ufak bir şey var ben bu sehpa yı ittikten sonra sehpa tam önüme düştüğünden onun üzerinden geçmek için insan üstü bir çaba harcamam gerekiyor. Çok şükür ki bende onu yapıcak sabır, yetenek, ve dikkat olduğu için çalışmalarıma başladım.
Yaklaşık beş dakika sonra sandalyenin üzerinden geçmiş ve çok yorulmuş bir vaziyette yola devam ettim. En sonunda bıçağa ulaşıl bileğimi bıçağa götürürken sabrım tükendiği için farkında olmadan bileğimide kestim ama en sonunda şu lanet iplerin birinden kurtulup bileğimi bir iki tur çevirdim ve diğer iplerimi de kestim. Tüm ipler bittiğinde gerçek anlamda kan ve ter içinde kalmıştım, her yerim kesik kesik ve terli bir durumdaydı.
Kendi iplerimi çözdükten sonra sırayla diğerlerinin de iplerini kestim. İsmini henüz öğrenmediğim sarı saçlı kız “ Çooook teşekkür ederim” diye bağrınca ona dönmek zorunda kaldım ve kız birden boynuma atladı “ Çok teşekkürler sen olmazsan ne yapardık”
ben sesizliğimi korurken kahverengi saçlı kız da salya sümük ağlayarak bana sarıldı “Çok sağol çok çok sağol” diyerek daha fazla ağlamaya başlayınca en sonunda “ Tamam” diyerek geri çekildim. Erkelerin ikisi de bana teşekkür etti ama mavi gözlü erkek kıpırdamadı bile hala saf bir öfkeyle kırmızı taşa bakıyordu.
Daha fazla dayanamayıp “ isimlerinizi öğrenebilir miyim artık?” diyerek ilk kez konuştum ve ilk yanıt sarı ve kıvırcık saçlı kızdan geldi “ben İnci” sonra mavi gözlü çocuk “ ben Buğra” dedikten sonra beni şaşırtarak kırmızı taşa bakan çocukta bana bakarak cevap verdi soruma “ ben Aktaç” kahve saçlı kız sevecen bir tavırla başladı söze “ ben de Gökçe” güzel gözlerini kırpıştırdı ve ismini henüz söylemeyen çocuğa baktı “sıra bende mi, ben Kerim” bu söz İnci’nin yüzünde ufak bir tebessüm tohumları açtırırken ben konuşabileceğim en soğuk sesle “ ben de Afet” dedim “ şimdidi burdan nasıl çıkacağız.”
