İçeriğe geç

KÂBUS

Bölüm 1 · 5 dk okuma

KÂBUS

Bölüm 1

KÂBUS

Koridorun sonundan bana doğru seslendiğinde gülüyordu. Gitmek için arkamı döndüm ama ne zaman kapıyı çalacağını bana söylememişti. Kapıyı belli bir ritimle tıklatırdı, ben de kahkahalarla kapıyı açardım ve içeriye girip yeni bir hayat yaratma planlarımızdan bahsederdik. Pek umursamadım ve odama çekildim. Bir saat boyunca kitap okudum. Ardından akşam yemeği için mutfağa gitmeye hazırlandım. Mutfağa adım atar atmaz ayaklarımın altındaki yoğun ve sıcak sıvıyı hissettim. Bir şey beni ayak bileklerimden duvara zincirledi. Hayır, bu bir düşünce değildi. Paslı bir zincir ayak bileklerime geçirilmişti. Ne zamandan beri onları hissetmiyordum ve bunu kim yapmıştı? Sadece odamdaydım, öncesini hatırlayamadım. Donmuş ellerimi zorla hareket ettirerek zinciri bağlandığı duvardan ayırmaya çalıştım. Yaklaşıyordu. Başaramıyordum. Zincirin bağlanma noktasına bir yumruk attım. Akan sıcak kanı avuç içlerimde hissettim. Yalnızca kaçmam gerekliydi. Duvara zincirlenmiş ayak bileğimi göğsüme doğru çektim. O kadar hızlı bir şekilde çektim ki kanlı zincir büyük bir gürültüyle yere düştü, bileğimin derisi çepeçevre yırtıldı. Artık tek görebildiğim ipince bir ayak bileğiydi, iki derinin arasındaki yırtılan bölgeye bakmamaya çalıştım. Hiçbir şey hissetmiyordum ama aynı zamanda çevrede başka neler olduğuna bakmaya çalışan gözlerim korku doluydu. Duyduğum acı gözlerimi yaşarttı. Sadece kaçmam lazımdı. Yerden destek alarak ve tökezleyerek koşmaya başladım. Duvarlardaki ve gözümün önündeki kırmızılıktan neler olup bittiğini göremiyordum. Uğultulu bir ses duyuyordum, odalardan çığlıklar yükseliyordu, şiddetli bir şekilde yere vurulduğunu duydukça ayaklarımın altındaki zemin titriyordu. Midem bulanıyordu. Etrafımdaki siyah benekler çok netti, aynılarından ellerimde de vardı. Köşeleri mesken edinmiş devasa örümcekler, bana doğru yaklaşırken birbirlerinin vücut uzuvlarını koparan gözleri dönmüş ve hırıltılı sesler çıkaran şeyler vardı. Şeyler... bilmiyorum. Koşmaya çalışırken bir şey bacağımı kavradı ve beni geriye çekti. Sertçe yere düştüm. Yerdeki koyu sıvıda beneklerden siyah bir sıvı akan, perişan hâlde bir yüz gördüm. Hemen arkasındaysa upuzun dili ağzının dışarısına doğru uzanan, keskin dişli, derisi derin yarıklarla ve bu yarıkların içini dolduran siyah bir sıvıyla kaplı başka bir yüz. Tırnaklarını bacağıma sapladığından hareket edemediğimi unutarak ayağa kalkmaya çalıştım ama işe yaramadı. Bacağımı daha sıkı kavradı ve döndürüp çekti. Dondum, olduğum yere çakıldım. Bacak hareketsizce yere düştü ve geriye yuvarlandı. Bir anda yerde beliren grimsi ve bir köpek balığı dişi kadar büyük dişler bacağı ısırdı ve yerin derinliklerine çekilip ortadan kayboldu. Korkuyla arkama döndüm. Ellerimden yarım alıp yerde kendimi sürüyerek çıkış kapısını bulmaya çalıştım. Evin her tarafında benim her hareketimi gözetleyen gözler fark ettim. Havada kan tanecikleri uçuşuyordu. Kahkaha ve çığlık sesleri kulaklarıma doluyordu. Çıkış kapısından dışarı çıkıp bahçe çitlerine dek uzanan taşlıklı yolda ellerimin üzerinde sürünerek ilerlemeye başladım. Hiçbir şey düşünemiyordum, tüm gücümle bağırmak istiyordum ama bunu bile düşünemiyordum. Nihayet evden biraz uzaklaştığımı ve kaçabildiğimi düşündüm. Bahçenin dışarısına çıkmayı başarabilirsem herhangi biri bana yardım edebilirdi. Kurtulabilirdim. Ama o an arkamda uzun tırnakların taşa sürterken çıkardığı o berbat sesi duydum. Duramazdım ama zihnim beni dinlemeyi çoktan bırakmıştı. Başımı yavaşça arkama çevirdim. Onu gördüm. Bana nefesini yüzümde hissedebileceğim kadar yaklaşmıştı. Yüzü paramparçaydı, binbir parçaya ayrılmıştı. Gözleri simsiyah bir bilye gibiydi. Vücudunda farklı büyüklükte delikler vardı. Uzun siyah saçları tel tel aşağı sarkıyordu. Belinden aşağısının olmadığını fark ettim. Ellerindeki deri kalkmıştı, içinde kalan deriyse perişan olmuştu, üzerinde birkaç beyaz kurtçuk vardı. Bazı tırnakları sökülmüştü. Yüzü kırış kırıştı, çatlamıştı. Upuzun dili sarkmıştı. Başını yana çevirmiş bana bakıyordu. Nasıl bana yetişebilmişti? Bunun imkânı yoktu. Bir anda harap olmuş elini diline götürdü ve dilini çekerek koparttı. Yere düşen dil siyaha büründü ve parçalara bölünerek yerin derinliklerine çekilip kayboldu. Artık ağzı bir kan gölüne dönmüştü, kan yere akıp yayılıyordu. Midem bulanıyordu, hiçbir şey görmek istemiyordum artık. Arkamı dönüp olabildiğince hızlı bir şekilde oradan uzaklaşıyordum. En azından ben öyle sanmıştım, fakat artık her şey için çok geçti. Tekrar arkamı dönüp baktığımda onun devasa büyüklükteki ağzını çoktan sonuna kadar açtığını, ağzının kenarlarının ince ince yırtılmaya başladığını ve içinden evde de gördüğüm o siyah sıvının aktığını görünce kalan son gücümle kaçmaya çalıştım. Daha fazla uzağa gidemeyeceğimi anladım. Korkuyla ona bakarken yanaklarımdan aşağı süzülen yaşlardan dolayı belli belirsiz görebildiğim tek şey onun açık ağzıyla üzerime atlıyor oluşuydu. Ardındansa sessiz ve huzurlu bir karanlık.

Boşluk. Yalnızca derin bir boşluk. Hareket edemediği uğultulu bir hiçlik. Burası hiçbir yer değil. Ebedî bir karanlıkta sıkışıp kalmış gibi hissediyorum. O annemdi, bunu biliyorum. Kaçmaya çalıştığım şey benim annemdi. Ağzını açarak bana gülümsemeye çalışıyordu, her şeyi yeni anlamaya başlıyorum. Uzun siyah saçları tel tel aşağı sarkıyordu. Yüzü paramparçaydı. Vücudu harap olmuştu. O artık benim annem değildi. O artık bir insan bile değildi. Onunla konuşup odama döndükten sonra ne olmuştu? Onunla ilgili son hatırlayacağım şey bana gülümsemesiydi. Evin her yerinde delikler oluşmuştu, bu deliklerin içerisinden bazı parmakları kopmuş eller uzanıyordu. Tavandaki kırmızı gözler olup biteni dikkatle izliyordu. Zeminin tamamı çok da ince sayılmayan bir tabaka kanla kaplıydı. Etrafım gözlerinde siyah bir sıvı akan, keskin dişli, uzun dilleri ağızlarından dışarı sarkmış, uzun tırnaklı şeylerle doluydu. Şeyler... canavarlar. Bazılarının gözleri bile yoktu. Derileri paramparça olmuştu. Vücutlarında farklı büyüklüklerde delikler vardı. Tırnaklarını kendilerine saplıyorlar, kendi uzuvlarını koparıyorlardı. Yere düşen her bir parça da yerin ta kendisinin ziyafeti oluyordu. Neden uyanamıyordum? Neden doğrulamıyordum? Zihnimin uyanık olup olmadığını anlayamıyordum. Ne hareket edebiliyor, ne konuşabiliyor, ne bir şey duyabiliyor ne de herhangi bir şey hissedebiliyordum. Sonsuz bir karanlığın içinde yapayalnızdım, bir başımaydım. Nerede olduğumu, ne yaptığımı da anlayamıyordum. Yarın, sabahın çok erken saatlerinde annem kısa bir süreliğine evden ayrılacaktı, bana böyle söylemişti. Kapıyı belli bir ritimle tıklatacaktı, ben de kahkahalarla kapıyı açacaktım ve içeriye girip yeni bir hayat yaratma planlarımızdan bahsedecektik. O şimdi nerede? Ya ben neredeyim? Bu yaşadıklarım gerçek miydi? Ya hiçbiri gerçek değilse, hepsi benim kendi düşüncelerimse? Ya korkunç bir rüyanın derinliklerine sürüklendiysem? O zaman her şey değişir miydi? Peki ama neden o zaman hâlâ hiçbir şey değişmemişti? Hâlâ o sonsuz karanlığın içinde kimsesizdim.

Aradan epey uzun bir zaman geçti, geçmeye de devam ediyor. O zamandan beri ne gözlerimin önündeki karanlık perde dağıldı ne de kapı çalındı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.