Yangın felaketi sonrasında sessizlik içinde arabaya geri döndük. Asil hâlâ öfkeli görünüyordu ama o kadar sakin ve kontrollüydü ki içinde fırtınalar koptuğu her halinden belliydi. Arabayı yine hızla kullandı ve okul bahçesinden uzaklaştırdı. Bu sefer bir başka adrese doğru ilerliyorduk: şirket binasına.
Asil’in planı Görkem’e dava açmak ve ona bu işin bedelini ödetmekti. Melih, Arda ve İzel arka koltukta oturuyordu. Ben ise ön koltukta oturuyordum. Melih kendi canını düşündüğü için ön koltuğa oturmak istememişti. Resmen beni ölüme attı (!) içimdeki gerginlik adım adım büyüyordu. İzel’in gözleri dolu dolu, titrek ellerini kucağında sıkıca birleştirmişti. Kimse konuşmuyordu, sadece arabanın lastiklerinin hızla asfaltta sürtüşmesini duyabiliyorduk.
Şirket binasına vardığımızda büyük ve modern yapı karşımızda yükseldi. Asil, Melih ve Arda önden hızlı adımlarla binaya doğru ilerlerken biz İzel’le biraz geride kaldık. İzel’in yüzündeki ifade daha da endişeliydi, içeri girmeden önce omzuna dokundum. "İyi misin?" diye sordum, başını sadece hafifçe salladı. Kısa bir süre sonra biz de onların arkasından binaya girdik.
Pazar günü olmasına rağmen bina içinde takım elbiseyle koşturan birtakım insanlar vardı. Yüksek tavanlı lobinin her bir köşesi minimalist bir tarzla döşenmiş, büyük kristal avizeler ortama görkem katmıştı. Personeller bizi görünce hafifçe başlarını eğip selam veriyorlardı. Asil hiçbirine bakmıyordu, sadece hızla ilerliyordu. Arda ve Melih de onu takip ediyordu. İzel ise hâlâ geride kalmıştı, ben ise ortadaydım.
Asansöre bindiğimizde şirketin en üst katına doğru çıkmaya başladık. Asil’in eli cebindeydi, sinirle yerinde duramıyordu. Melih yanındaki telefonla sürekli birileriyle mesajlaşıyordu. Arda sessizdi bakışları boşluğa dalmıştı ama odaklanmıştı. Kısa bir sessizlikten sonra İzel “Görkem’in bu kadar ileri gideceğini bilmiyordum...” diye fısıldadı. Kimse cevap vermedi sadece bir anlık bir iç çekiş oldu sonra tekrar sessizlik.
Ofise vardığımızda büyük bir toplantı odasına girdik. Avukatlar masada bekliyorlardı. Masanın uzunluğu etkileyiciydi, ortada modern bir ahşap masa çevresinde ise deri kaplı sandalyeler dizilmişti. Asil masanın başına geçti, gözleri kararlıydı. Avukatlar bir an önce duruma odaklanmış ciddiyetle dosyalarını açmışlardı. Görkem hakkında konuşmak, dava açma sürecini başlatmak için bir araya toplanmıştık ama ben ve İzel’in bu ortamda ne konuşacağımız hakkında bir bilgimiz yoktu.
“Asil Bey.” dedi avukatlardan biri, “Bu olay oldukça ciddi. Yangın büyük bir zarara neden olmuş. Okul yönetimi de Görkem hakkında dava açmak için sizden onay bekliyorlar.” Avukat sakin ve profesyonel bir tavırla devam ediyordu. “Eğer bu iş mahkemeye taşınırsa, Görkem’in okuldan ihraç edilmesi ve ayrıca maddi tazminat davası açılması iyi olur ama bunun yanı sıra...” Avukat gözlerini İzel’e çevirdi, sözlerini dikkatle seçtiği belliydi. “İzel Hanım’ın Görkem’le olan özel ilişkisi de bu sürece dahil edilebilir. Mahkeme her iki tarafı da göz önünde bulunduracaktır.”
İzel titreyerek başını öne eğdi. “Ben... ben böyle olmasını istememiştim.” diye fısıldadı. Bu sözler üzerine Asil ona dönüp sertçe baktı ama bu bakışta yalnızca kızgınlık değil aynı zamanda koruma içgüdüsü de vardı. "Bu mesele Görkem'in suçu. Ailemden kimse o çocuktan kaynaklı zarar görmesini istemem.” dedi Asil, avukata dönerek devam etti. “Ona açabileceğimiz her türlü davayı açın. Hem maddi hem manevi tazminat davası... Yangının sorumlusu olduğuna dair her şeyi kullanın.” Asil’in sözleri kararlıydı. Gözlerinde adeta bir savaşçı gibi kararlılık ve öfke vardı.
Avukat başını sallayarak not aldı. “Peki, İzel Hanım’ın bu sürece dahil edilmesiyle ilgili stratejimiz ne olacak?” diye sordu. Asil’in ifadesi bir an durakladı, gözleri İzel’e kaydı. “Onu korumamız gerekiyor.” dedi sakin ama otoriter bir tonla. “Bu işin onunla hiçbir ilgisi yok. Görkem’in benle bir sorunu var gibi göstereceğiz.”
İzel Asil’in bu sözleri karşısında gözyaşlarını tutamayıp ağlamaya başladı. “Ben... her şeyi mahvettim.” dedi, sesi titrek ve kırılgandı. Asil ona doğru döndü sesinde daha yumuşak bir ton vardı bu kez. “İzel bu senin suçun değil. Görkem’in sapkınlığı yüzünden buradayız. Seni asla yalnız bırakmayacağım.”
Melih, Arda ve ben sessizce olan biteni izliyorduk. Sonunda avukatlar davayı resmen başlatmak için harekete geçtiler. “Görkem’in her türlü yasal haklarını sınırlamak için elimizden geleni yapacağız. Ayrıca okul yönetimiyle de iş birliği içinde olup onu bu çevreden tamamen uzaklaştırmayı sağlayabiliriz.” dedi avukat.
Toplantı hâlâ devam ediyordu ama benim telefonumdan birer ses geldi. Ayağa kalkıp “Hemen geleceğim, İlkin Hanım olabilir merak etmesini istemem.” Diyerek toplantı odasından çıktım. Telefona baktığımda Sude’nin aradığını gördüm. Onca derdim arasında bir de senle mi sohbet mi edeceğim ya?
Telefonu kulağıma götürdüğümde Sude’nin sinirli ve telaşlı sesi birden duyuldu. “Elis, kaç gündür senden haber bekliyorum. Neden mesajıma geri dönüş yapmadın?” Sesi hem kırgın hem de öfkeliydi. Gözlerimi devirdim. Şu an içinde bulunduğum karmaşa yetmezmiş gibi bir de Sude’nin bu ilgisiz şikayetleriyle uğraşmak zorundaydım.
Sude’yi çok seviyorum ama şu an Sude ile uğraşacak gücüm yok.
Derin bir nefes aldım ve sakin kalmaya çalışarak, “Sude, gerçekten şu an bunun sırası mı?” dedim. Sesim hissettiğim bıkkınlığı ele veriyordu. Telefonda karşımdan bir an sessizlik geldi. Ardından daha da sinirlenmiş bir şekilde cevap verdi: “Sırası mı? Elis sen benimle böyle konuşamazdın! Kaç gündür mesaj atıyorum, hiç sesin çıkmıyor. Sana ihtiyacım var ve sen beni görmezden geliyorsun. Ne yapıyorum ben sana bu kadar? Sadece biraz konuşmak istiyorum, bu kadar zor mu?”
Küçükken her zaman birbirimize destek olmuş, aramızda neredeyse kardeş gibi bir bağ kurmuştuk ama şimdi ona bu durumu anlatsam ‘Zamanında neden anlatmadın?’ diye laf yapacaktı çünkü Sude küçüklüğünden beri her olayı saniyesinde bana anlatırdı. Ne zaman bir sorunu olsa benden yardım isterdi. Yetişkin olmak, sorunlarını çözmek yerine sürekli bana yaslanmak onun alışkanlığı olmuştu. Bu da beni sürekli bir baskı altında hissettiriyordu. Bazen kendimden ödün verip onun mutlu olması için çabalardım.
“Bak Sude.” diye başladım, sabrımı zorlayarak. “Bunun sırası değil, anlıyor musun? Şu an gerçekten çok ciddi şeylerle uğraşıyorum. Hayatım karmakarışık ve bu yüzden sana geri dönüş yapmadım. Seninle ilgilenmediğim için özür dilerim ama benim de sorunlarım var. Sürekli sana mesaj atacak zamanı bulamıyor olabilirim.”
Sude’nin sesi titredi. “Sorunlarım var diyorsun ama bu sorunlarını ne zaman anlatacaksın? Ben sana açılıyorum, sana güveniyorum ama sen beni hep tersliyorsun. Bu arkadaşlık böyle mi olacak? Ben hep senin ilgini mi bekleyeceğim?”
Gözlerimi kapattım. İçimde bir yorgunluk vardı. Evet, haklıydı. Bu sıralar ona karşı hep mesafeliydim, onu çok ihmal ettim ama kendi hayatımı düzene sokmam lazım. Daha sabah Asil’in ailem hakkında dediği cümle aklımdan çıkmıyordu. İzel’in attığı fotoğrafları ortaya çıkması olasılığı, yangın olayı… Bunca derdim varken bir de Sude bana sırt mı çevirecekti?
“Sude.” dedim derin bir nefes alarak “Bana güvenmeni anlıyorum. Seni kendimden birçok seviyorum, sen benim ailem gibi oldun fakat kendi hayatımda yeterince büyük dertler var. Şu an sana istediğin ilgiyi veremeyeceğim.”
Sude’nin sesi kırılgandı. “Yani artık bana ihtiyaç duymadığında beni unutacak mısın?” diye sordu. İsyanı ve kırgınlığı duyuluyordu ama ben buna daha fazla izin veremem.
“Hayır, Sude seni unutmadım. Sadece büyük sorunlarım var ve beni anlamanı istiyorum. Zamanı gelince sana açıklama yapacağım ama lütfen o zamana kadar benim sana yazmamı bekle.”
Telefonun diğer ucunda sessizlik oldu. Sude birkaç saniye hiçbir şey söylemedi, ardından içini çekti. “Peki Elis.” dedi sessizce. “Sanırım beni daha fazla rahatsız etmemeliyim. Kendine iyi bak.” Sesi kırgındı ama sonunda pes etmişti.
Telefonu kapattım ve derin bir nefes aldım. Sude’yi kırmak istememiştim, o benim çocukluğum…
Telefonu cebime koyup toplantı odasına geri döndüm. Asil ve diğerleri hâlâ ciddi bir şekilde meseleleri tartışıyorlardı. İzel’e baktığımda sessizce ağladığını gördüm. “İzel biz dışarıda bekleyelim mi?” diye sordum. İzel başını salladı ve benimle beraber ayağa kalktı. Toplantı odasından tekrardan çıktım ama bu sefer yanımda İzel vardı.
İçimde bir huzursuzluk vardı ama bu huzursuzluk artık kendi dertlerimden kaynaklanmıyordu. İzel’in durumunu gördükçe ona yardımcı olma isteğim baskın hâle geliyordu. Sude’nin telefonuyla açılan yaralar bir yana şimdi önceliğim İzel’di.
İzel’in omzuna hafifçe dokundum ve başımla dışarıyı işaret ettim. Sessizce başını sallayarak beni takip etti.
Dışarı çıktığımızda şirketin geniş bahçesine doğru yürümeye başladık. Hava biraz daha serinlemiş gökyüzü turuncu ve pembe tonlara bürünmüştü. “İzel.” dedim sessizce, onu konuşmaya teşvik etmek için konuşmaya devam ettim: “Hâlâ bir çıkış yolu olabilir. Her şey bu kadar kötüye gitmek zorunda değil.”
O boğazına düğümlenen kelimeleri zorlayarak çıkardı. “Elis… Görkem’in yaptıkları mahkemeye taşınacak. Herkes öğrenirse ailemle nasıl yüzleşirim bilmiyorum. Hayatım boyunca onlara böyle bir şeyle utanç yaşatmak istememiştim.” Gözleri dolmuştu ama gözyaşlarını tutmak için direniyordu. Derin bir iç çekti ardından titreyen bir sesle devam etti: “Babam hep beni korumaya çalıştı, annem de öyle. Onlar benim böyle bir şeye karışmamı asla hayal etmezlerdi.”
İzel’i yakından tanıdığım kadarıyla hayatı altın bir kafes içindeydi. Dışarıya çıkmasına izin verilmiyordu ve ilk defa dışarıya kendi başına çıktığında ise kötü bir yola düşmüştü. Eğer ailesini bunu öğrenirse utancı bir yana, o kafesi daha küçük bir hâle getireceklerdi.
Bahçedeki bir bankın yanına geldik ve sessizce oturduk. İzel başını eğdi, gözlerini yerdeki çimenlerden ayırmıyordu. Hafifçe omzuna dokundum, ona destek olmak istediğimi hissettirmeye çalıştım.
“Biliyorum, kolay değil.” dedim usulca. “Ama şu an en iyi yapabileceğin şey kendini biraz daha güçlü tutmak. Görkem gibi insanlar başkalarının zayıflıklarından beslenir. Eğer ona boyun eğersen, seni daha çok kırmaya çalışacak. Senin de güçlü durman lazım İzel.”
Gözlerindeki çaresizliği görebiliyordum. “Ama nasıl?” diye fısıldadı. “Her şey üst üste geldiğinde nasıl dayanabilirim ki?”
Bir an duraksadım.
İzel’in bu halini görünce ben de ne diyeceğimi bilemedim.
“Seni yalnız bırakmayacağım, kuzenim.” dedim. İzel’e sıkıca sarıldım. İzel sarılmama karşılık veremeyecek kadar güçsüzdü. Geriye çekildiğimde İzel yanağında olan gözyaşını elinin tersiyle sildi. “İlk başlarda seni hiç sevmedim demiştim ya… Çok kıskanıyordum seni.” diye konuşmaya başladı: “Dedemin yanına Sarp abiden başka kimse oturamadı, diğer yanı her zaman sana rezerveydi. Sen bizim sülaleye gelmeden önce bile sen vardın. Sarp abi sürekli seni anlatırdı…”
Asil beni tanıyor muydu? Aslında tanıdığını az çok anlamıştım ama kafamda oluşan yapboz asla birleşmiyordu. “Ben… Sizin sülaleye neden geldiğimi öğrenmek istiyorum.” dedim kısık sesle.
İzel kafasını salladı ve kendine gelmiş gibi önüne döndü. “Bunu sana ben anlatamam. Sarp abiyi ve seni alakadar ediyor. Bu olayı ondan öğrenmelisin.” dedi, ardından bana döndü ve gözlerimin içine baktı. “Buraya neden geldiğini öğrendikten sonra bana sırtını dönme olur mu? Ben seni kuzenim olarak görüyorum ve bu bağımızın bozulmasını istemem.”
“Kötü bir olayla geldim galiba?” diye mırıldandım.
İzel gözlerini ovuşturdu ve derin bir nefes alarak toparlanmaya çalıştı. “Sarp abiyle konuşman daha iyi olur.”
İçimdeki merak duygusu daha çok arttı. Ben bu sülaleye neden geldim? Beni Asil biliyorsa, neden barda karşı koymadı? İkimizi ilgilendiren ne olabilir?
İzel’in bu olayından sonra ilk işim Asil ile konuşmak.
Gün batımının son ışıkları bahçeyi kızıla boyarken ikimiz de susmuş ve derin düşüncelere dalmıştık. Ben sırları nasıl açacağımı düşünürken o sırlarını nasıl kapatacağını düşünüyordu.
Güneş batmaya yüz tutmuşken arka bahçedeki sessizliğimiz Asil, Arda ve Melih'in yanımıza doğru gelmesiyle bozuldu. Yüz ifadelerinden önemli bir şeyler olduğunu anlamak zor değildi. Asil hızlı ve kararlı adımlarla bize doğru yürüyordu. Melih biraz daha sakin, Arda ise sanki her an patlayacak bir bomba gibi görünüyordu.
Asil’in gözleri bir an İzel’le buluştu sonra bana döndü. Yüzünde hâlâ o sert ifadesi vardı ama altındaki endişeyi de hissedebiliyordum. “Elis, İzel.” dedi kısa bir duraksamadan sonra. “Dava yarın sabah alındı.”
“Nasıl bu kadar erken olabiliyor?” diye sordum.
“Torpil.” diye cevap verdi Melih.
İzel’in yüzü soldu. Sanki vücudundaki tüm kan çekilmiş gibiydi. Gözleri büyüdü ve dudakları titredi. “Yarın mı?” diye fısıldadı, sesinde keskin bir korku ve şaşkınlık vardı.
Asil başıyla onayladı. “Evet, yarın sabah. Bu iş daha fazla ertelenmeyecek. Avukatlarımız hazırlanıyor ama kötü bir haber daha var.”
İzel ona şaşkın gözlerle baktı ardından Melih’in kaşlarını çatmış haline döndü. “Ne kötü haberi? Daha kötü ne olabilir ki?” diye sordu, sesinde panik belirginleşiyordu.
Melih araya girerek konuştu, sesi gergindi. “Olay magazine düştü İzel. Şu anda sosyal medyada ve bazı gazetelerde haberler çıkmaya başladı. Görkem’in okulu yakması, senin ona fotoğraf atman… Hepsi açığa çıktı.”
İzel duyduklarına inanamayarak geriledi. Ellerini yüzüne götürüp kapattı ve iç çekerek yere çöktü. Şimdi daha da büyük bir yıkımla karşı karşıya olduğunu anlıyordu. Magazine düşmek demek artık bu olayın sadece bir dava meselesi olmaktan çıkıp herkesin konuşacağı bir skandala dönüşmesi anlamına geliyordu. Ailesinin bunu öğrenmesi kaçınılmaz bir durum oldu.
Arda sessizce yanına yaklaşıp İzel’in omzuna hafifçe dokundu. “Her şey kontrol altında.” dedi, sesinde sakinleştirici bir tını vardı ama İzel ona inanmıyordu. “Biz bu işi çözeceğiz. Avukatlar güçlü ayrıca sosyal medyada paylaşılanları anında sildirdik, atılanlar da siliniyor.”
Asil hızla araya girdi: “Sosyal medyaya yayın yasağı gelmesi için dilekçe yazdık ama bugün pazar. En erken yarın işleme alırlar. Bu nedenle sosyal medyanın karanlık tarafından biriyle anlaştık. Birer paylaşım atıldığı an siliyor.”
İzel ellerini yavaşça yüzünden indirip başını iki yana salladı. “Bu, her şeyin sonu demek.” diye fısıldadı. “Annem ve babam bunu duyacak… Onlara ne diyeceğim? Babam beni asla affetmeyecek.”
Asil onun önüne geçti, gözlerinin içine bakarak diz çöktü. “İzel bu işin içinde sadece sen yoksun. Görkem’in ailesi de skandala bulaşmış durumda. Onlar da bu işten kurtulamayacak. Şu an yapılması gereken tek şey, davayı kazanmak. Medyayı kontrol etmek bizim işimiz ama senin şu anda güçlü durman lazım.”
Melih eline telefonu aldı ve telefona bakmaya başladı. İzel başını eğdi, gözyaşlarını tutmaya çalışıyordu ama başaramıyordu. Gözlerinden yaşlar süzülürken titrek bir sesle konuştu. “Babam hayalindeki gibi bir kız olmadığımı artık kesinlikle anlayacak. Beni hep bir prenses gibi büyüttü ama şimdi...”
“İzel.” dedim sessizce. “Kimse bir şey öğrenmeyecek.”
İzel onlardan biraz olsun cesaret alarak toparlanmaya çalıştı. Ama gözlerindeki hüzün ve korku geçmiyordu. “Dava… Peki nasıl olacak? Ne söyleyeceğiz?” diye fısıldadı, sanki her şeyin üzerinde bir yük varmış gibi konuşuyordu.
Asil kararlı bir şekilde ayağa kalktı. “Avukatlar savunmamızı hazırlıyor. Senin Görkem’e atmış olduğun fotoğrafların yanlış anlaşılmasını önleyecek bir açıklama yapacağız. Bu işin bir iftira kampanyası olduğunu kanıtlayacağız.”
Arda ise hemen ekledi. “Ayrıca Görkem’in ailesi de bu işin içinde, onları da dava edeceğiz.” dedi.
İzel bir şey demeden başını eğdi.
Melih hızla ayağa kalktı. “Magazine açıklama yapmanız gerekiyor ve yarım saat sonra açıklama yapmanız için magazinciler kapının önüne gelecek. Ayrıca ne konuşacağınızı da ayarladık, sizlere mesaj atıyorum şimdiden ezberlemeye başlasanız iyi olacak.”
İç çekerek hepimize bakındım.
Bir de bu eksikti.