Gözlerimi açtığımda karşımda küçük bir kız çocuğunu görmeyi beklemiyordum. Uzun ağaçların bulunduğu bir ormandaydım. Buraya nasıl geldiğimi bilmiyordum. Karşımda ki küçük kız bana gülümseyerek bakıyordu. Farkettiğim şey ise kızın bana çok benzemesiydi. Elini bana uzatarak kalkmamda yardımcı oldu. Konuşmak istiyordum ama bir şey bana engel oluyor dudaklarımı bile oynatamıyordum. Elimi bırakmadan beni biryere sürüklüyordu.
Biraz yürüdükten sonra işaret parmağıyla bir yeri işaret etti. Gözlerim işaret ettiği yere döndüğünde zorda olsa konuşabildim.
"Anne?" Küçük kız elimi bırakıp anneme doğru koştu. Ama artık yüzü gülmüyordu. Annem beni duymadı. Onun yanına gitmek isterken gidemedim. Karşımda ikiside yere oturup ağlamaya başlarken bile hiç bir şey yapamadım.
"Anne? Anne lütfen gelmesin." Küçük kız bendim. Ve şuan olan şeyleri yaşamıştım. Birazdan olacakları bilmek içimin acımasına neden oldu. Engel olmam lazımdı. Hemde hemen. Ama kıpırdayamıyordum ve bu hiç iyi değil.
"Neredesiniz?!" Ve babamın sesi tüm ormanı inletecek şekilde kendini belli etti. Küçük kız daha şiddetli ağlayarak kendisini belli etti.
"Buldum sizi!" O gür sesi duyduğum zaman artık çok geçti. Gözlerimden durmadan akan yaşlar çaresizliğimin bir göstergesiydi. Hiç görmek istemediğim o yüz gözlerimin önünde annem ve küçük bana doğru hızla yürüdü.
"Kızı rahat bırak bana istediğin her şeyi yapabilirsin!"
"Hayır anne! Git buradan baba, istemiyoruz seni! Bize zarar veremezsin!" Kelimesi kelimesine hatırladığım sözcükleri kendi içimde tekrarladım.
Babam küçük beni dinlemedi. Annemle üzerimize gelerek beni yakamdan tutup kenara attı ve annemi saçlarından tutarak bıçağı karnına soktu. Tam on üç kez bıçak annemin vücuduna girip çıktı. On dördüncü bıçak darbesi ise annemi kurtarmaya çalışırken bana denk gelmişti. Küçük ben kanlar içinde acıyla canlı halinden eser kalmamış annemin yanında yatıyordum. Dizlerimin bağı çözülmüş şekilde kendimi yerde ağlayarak buldum.
"Anne!" Yaşadıklarım tekrar gerçekleşiyordu.
"Anne kalk ordan anne!"
Yüzümde hissettiğim soğuklukla yerimden sıçradım. Yattığım yatakta başımda viperanın beklediğini görememle kalkmaya çalıştım.
"Kabus mu gördün?" Oturmayı beceremeyince boşverip geri yattım.
"Seni görünce ben zaten kabusu yaşıyorum!" Bileğimdeki acıyla ellerimi kendime çektim. Sağ bileğime bağlanmış serum görmeyi tabii ki beklemiyordum. Etrafıma dikkatlice baktım.
"Beni nereye getirdin? Daha doğrusu bana ne yaptın?" Gözleri acır gibi bana bakıyordu. Siyahın en koyusu olan gözleri şuan bana sinirle değil acıyla bakıyordu.
"Biraz fazla darbe aldın benden. Bu yüzden seni evime getirdim."
"Ne kadar da düşüncelisin(!)"
"Evet düşünceliyim!"
"Çok sağol ama gerek yoktu!" Bir hırsla serumu çıkardım. Ama çıkarmaz olaydım. Biraz hızlı davranmış olmalıyım ki serumun çıktığı yer kanadı.
"Kendine bu şekilde davranma!" Yatağın yanında duran peçeteyi alıp bileğime tampon yaptı.
"Sen bana istediğin gibi davranabiliyorsun ama?"
"Sinirden gözüm dönmüştü." Sinirli hali beni yatağa düşürüyorsa sakin halini düşünemiyordum.
"Tabii canım!" Kalkmak için tekrar bir direniş gösterdiğimde ayak bileklerimin zincirlenmiş olduğunu farkettim.
"Ciddi misin?"
"Küçük bir önlem sadece?" Sinirle güldüm. Aldığı önlemin saçmalığı gerçekten göz yaşartıyordu.
"Bu halde kaçamayacağıma göre?" Kaçardım.
"Sana güvenebileceğimi nereden çıkardın?" Haklıydı. Ben olsam bende güvenmezdim. Yanımda duran komidinden telefonumu alıp bana uzattı.
"Arkadaşların aradı. Şimdi onları arayacağım ve hiç bir şeyi belli etmeyeceksin." Bana güvenmiyordu ama konuşmamı isterken sesi benim onlara her şeyi anlatmayacağımı biliyor gibiydi.
"Eğer ki söylemeye kalkışırsan arkadaşlarından biri hayata veda eder." Sesi bu yüzden öyle çıkıyormuş. Beni tehdit ediyor ve ben onun dediklerini yapmak zorundayım.
Telefonu elinden çekerek aldım. Şifreyi girerek Oliver ı aradım. Tek çalışta açıldı ve sorgulayıcı sesi konuşmaya başladı.
"Sen neredesin Eva? Seni ne kadar beklediğimizin farkında mısın? Hiç bir şekilde haber vermeden ortadan kayboluyorsun. Seni ne kadar merak ettiğimizi biliyor musun? Seni arıyoruz ve bir çocuk, çocuk denmeyecek kadar büyük biri ve çok seksi bir sesi var, telefonu açıyor ve senin onun yanında olduğunu söylüyor?"
Gözlerim açılarak viperaya döndüm. Ciddi olamazsın dercesine bakıyordum ona. Omuz silkerek ilgilenmiyormuş gibi davrandı.
"Ne zamandan beri sevgilisiniz ve bunu bizden neden gizledin?" Vipera onu duymuş gibi kaşlarını çattı.
"Ne sevgilisi gerizekalı! Saçma sapan konuşup beni deli etme!"
"Ne işin var o zaman seksi sesli adamın yanında?" Vipera gülmemek için zor tutarken bacağına tırnaklarımı geçirdim ve var gücümle sıktım. Hiç bir şey etki etmemiş gibi bir bana birde bacağındaki elime bakıyordu. Yüzünde sinsi bir gülüş oluştuğunda ne düşündüğünü anlamak istemesemde anladım. Hızla elimi bacağından çekip konuşmaya başladım.
"Ben... iş için görüşüyorum onunla. Beni uyandırmamak için telefonu o açmış. Yoksa sadece arkadaşız. Birbirini öldürmek isteyen iki arkadaş." Son cümlemi telefonu kulağımdan ayırarak sadece viperanın duyabileceği şekilde söylemiştim. 'Öyle mi?' der gibi tek kaşını havaya kaldırdı. Bende başımı salladım.
"Uyuyordun yani?"
"Evet."
"İyi o zaman uyuyun siz. İyi uykular." Telefonu yüzüme kapattığında sinirle telefonu viperanın suratına fırlattım. Fakat o yüzüne gelmeden havada yakaladı.
"Hiç akıllanmıyorsun." Sinirden gözüm dönmüş halde ne yaptığımı, ne halde olduğumu düşünmeden üzerine atlamıştım. O dizlerimin üzerinde sırt üstü yatarken ben onu parçalıyordum. Tırnaklarımı neredeyse tüm vücuduna batırdım. Ama bu yaptıklarım ona hiç bir şekilde etki etmiyordu. Aksine kahkaha atmaya başladı.
"Ruh hastası! Pislik! Şerefsiz!" Söylediklerimle daha fazla kahkaha atarken bileklerimi tek eliyle tutup beni yatağa yatırdı ve üzerime çıktı.
"Ruh hastası?" Gülmemek için kendini zor tutuyordu.
"Bırak!" Bileklerimi ondan kurtarmaya çalışıyordum. Ama ne bileğimi ne de altında olan vücudumu hareket ettiremiyordum. Altında kıvranırken aklıma çok saçma şeyler gelirken sanki düşündüğüm şeyi anlamış gibi gülüşü yüzünde soldu ve hemen ayağa kalktı.
Boğazını temizleyip aç olup olmadığımı sordu fakat aç olmama rağmen söylemedim çünkü zehir katabilirdi. Önlem almak lazımdı.
"Benim bir yere gitmem gerekiyor. Bir kaç saate gelirim."
"Nereye?" Onun yaptıkları beni hiç ilgilendirmezken sorduğum bu soru karşısında yüzünde kışkırtıcı bir gülümseme oluştu.
"Çok mu merak ediyorsun?"
"Hayır!" Elbette merak ediyordum ama bunu ona söylemezdim.
"Pekala, çok uzun sürmez." Odadan çıkar çıkmaz yatakta oturur pozisyona geçtim ve evin içinde olan sesleri dinledim. Bir kaç dakika sonra kapının kapanma sesini duyduğumda üzerimdeki çarşafı kaldırıp ayak bileklerime bağlı olan zincirlere bir göz attım. Pekala çözülmesi zor duruyordu. Ama yatağa bağlı oldukları için belki yataktan sökebilirdim. Zincir yatağın ucuna asma kilitle bağlıydı. Saçıma bağlı olan saç tokasını alıp içinde saklı olan tel tokaya benzer ucu sivri şeyi asma kilidin deliğinden içeri geçirdim. Eğer kızsanız bunları bilmeniz gerekiyordu. Daha fazlasını da öğrenebilirsiniz tabii ki.
Kilidi bir kaç zorlamayla açtığımda mutluluktan ağlamak üzereydim. Hızla bileklerimden zinciri çıkartıp ayağa kalktım. Odanın içindeki dolapta giyebileceğim şeyler varmı diye kontrol etmek isterken başım döndü ve yere düştüm.
"O kadar darbe aldıktan sonra normal şeyler bunlar. Sakin ol." Kendimi avuturken derin nefes alıp vererek yerden kalkıp yavaş ama sakin adımlarla dolabın kapağını açtım. Boş olduğunu bilsem buraya kadar gelmezdim. Seri adımlarla kapıyı açıp karşıma çıkan merdivenlerden aşağıya indim. Küçük bir evde ve sanırım şuan burayı aramak için zamanım yoktu. Koşarak kapıya ilerledim ama daha sonra bundan vazgeçip en yakın cama geçip aşağıya baktım. Zemin kattaydım ve ayaklarımı uzatsam yere deyecek kadar zemin yakındı. Pencereyi açıp atladım. Etrafımda her yerin ağaçlarla dolu olması benim şanssızlığımdı.
"Tamam kendime güvenme zamanı. Şuan buradan uzaklaşabilirim." Derin bir nefes alıp yürümeye başladım. Sanırım öğleden sonra üç veya dört saatlerindeydik. Yeni girdiğimiz kış mevsiminde bu saatler ılık oluyordu. Güneşi karşıma alıp sola doğru yürümeye başladım. Eğer kuzeye doğru gidersem bir yer bulurdum. Yani umarım.
...
Ne kadar yürüdüm bilmiyordum ama hava kararmaya başlıyordu ve gökyüzündeki kara bulutlar yağmurun habercisiydi. Üzerime bir şey almadığım için neredeyse donmak üzereydim ve kaçtığıma pişman olmuştum.
"Daha ne kadar yürümem gerek?!" Sanki daha fazla pişman olayım diye yağmur yağmaya başladı.
"Lütfen şimşek çakmasın!" Ve gökyüzünü aydınlatan şimşek yüksek ses çıkardı. Küçüklüğümden travma olan gök gürültüsü korkum hiç bir korkumun önüne geçemiyordu. Ölmekten korkmayan ben gök gürültüsünden korkuyordum. Ağaçlardan uzaklaşmaya başladım. Artık hava tamamen zifiri karanlıktı. Gökyüzündeki ay kara bulutlardan dolayı gözükmüyor, Güneşten aldığı ışığı yeryüzünü aydınlatmıyordu. Soğuktan titrerken daha fazla yürümek yerine bir yere oturmaya karar verdim. Her şimşek çaktığında aydınlanan ormanda bir ağacın altına kollarımı kendime sarıp ısınmaya çalıştım.
Bir süre sonra uyumuş olmalıyım ki sıçrayarak uyandım. Yağmur dinmişti ama hâlâ kara bulutlar gökyüzündeydi.
"JARAGUA!" Uzaktan gelen ses kaşlarımı çatmama neden oldu. Eğer rüya değilse bana seslenen viperaydı.
"JARAGUA!" Rüya değildi. Ayağa kalkıp bana seslendiği yere doğru ilerlemeye başladım. Kaçtığım adama kendi ayaklarımla gidiyordum.
"Vipera! Buradayım!" İsmini bilmediğim adama kendi verdiğim lakabıyla seslenmem ona nasıl etki etti bilmiyorum ama benim hoşuma gitmişti.
"Fazla uzaklaşma, bulacağım seni!" Sesi yakınlaştıkça bende ona yaklaşmaya başladım ama işler yolunda gitmedi. Ayağım bir taşa takıldı ve ben daha ne olduğunu anlamadan çığlık atarak yuvarlanmaya başladım. Yuvarlanan vücüdum yerdeki sert ve keskin cisimler tarafından kesiliyordu. Bir süre sonra sırt üstü yere uzanarak buldum kendimi. Başımda hissettiğim ağrı çok şiddetliydi.
Etrafımda duyduğum adım sesleri sanırım viperaya aitti. Birisi yanımda diz çöktüğünde onun yüzüne bakamadım ama rüzgarın esintisiyle burnuma gelen ferah kokudan vipera olduğunu anlamıştım. Uyuşan beynim birazdan bayılacağımı belli ederken viperadan duyduğum son şey o kalın sesine yakışan Fransızca küfürüydü.
"Putain!"
'Siktir!'
...
Bölümü nasıl buldunuz?