
BÖLÜM 15 — MİRAS
Sabah olduğunda kar yağışı hâlâ devam ediyordu.
Günlerdir gökyüzü açılmamıştı.
Kurşuni bulutlar Drogomir Krallığı’nın üzerinde ağır bir örtü gibi duruyordu.
Sarayın kuleleri beyaz karlarla kaplanmıştı.
Bahçedeki meşe ağacının dalları bile karın ağırlığıyla eğilmişti.
Jade pencerenin önünde durmuş dışarıyı izliyordu.
İçindeki huzursuzluk son günlerde hiç olmadığı kadar büyümüştü.
Ay Kapısı.
Mortharyn.
Kehanetler.
Alaric’in araştırmaları.
Ve hepsinden önemlisi…
Liz.
Küçük kız derin bir nefes aldı.
Son yıllarda fark ettiği bir şey vardı.
Başka insanların yanında hissettiği şeyleri Liz’in yanında hissedemiyordu.
Victor’un yanında sevgi hissediyordu.
Vilma’nın yanında sıcaklık.
Alaric’in yanında bilgelik ve koruma.
Ama Liz…
Hiçbir şey.
Sanki kadının zihni görünmez duvarlarla çevriliydi.
Bu durum Jade’i korkutuyordu.
Çünkü hayatında ilk kez bir insanı hissedemiyordu.
Ve o insan artık kraliçeydi.
Aşağıdaki avluda hareketlilik vardı.
Siyah atların çektiği kraliyet arabası hazırlanıyordu.
Muhafızlar sıraya dizilmişti.
Hizmetkârlar son hazırlıkları tamamlıyordu.
Victor ve Liz birkaç günlüğüne saraydan ayrılacaktı.
Yeni evli kral ve kraliçe kuzeydeki vampir yerleşimlerini ziyaret edecekti.
Jade sessizce onları izledi.
Victor arabaya binmeden önce son kez saraya baktı.
Yüzünde uzun zamandır görülmeyen bir mutluluk vardı.
İşte bu yüzden düğüne karşı çıkmamıştı.
Çünkü Victor’un en büyük zayıflığı taht değildi.
Krallık değildi.
Jade’di.
Eğer Jade düğünden önce karşısına çıkıp,
“Onunla evlenmeni istemiyorum.”
deseydi…
Victor bunu bir an bile düşünmezdi.
Liz’den vazgeçerdi.
Bunu biliyordu.
Ama babasının mutlu olmasını istemişti.
Yıllardır yalnızdı.
Valeria’nın ölümünden sonra ilk kez yeniden gülümsüyordu.
Bu yüzden sessiz kalmıştı.
Fakat şimdi…
Şimdi bunun doğru karar olup olmadığını sorguluyordu.
Kraliyet arabası ağır ağır hareket etti.
Kar taneleri havada dönüyordu.
Atların nefesleri beyaz buharlar oluşturuyordu.
Jade onları gözden kaybolana kadar izledi.
Sonra odadan ayrıldı.
Kalbi hızlanıyordu.
Bugün bir şey yapacaktı.
Uzun zamandır düşündüğü şeyi.
Koridorlar sessizdi.
Sarayın büyük bölümü günlük işlerle meşguldü.
Kimse Jade’in nereye gittiğine dikkat etmiyordu.
Küçük kız üst kulelere çıktı.
Sonunda Liz’in odasının önünde durdu.
Kapıya baktı.
Birkaç saniye tereddüt etti.
Sonra içeri girdi.
Oda boştu.
Sessizdi.
Ve kusursuz görünüyordu.
Yatak dümdüzdü.
Masa tertemizdi.
Pencereler kapalıydı.
Ama Jade’in içindeki his değişmedi.
Burada bir sır vardı.
Bunu hissedebiliyordu.
Yavaşça odanın içinde dolaşmaya başladı.
Ellerini taş duvarların üzerinde gezdirdi.
Ve aniden…
Bir görüntü zihnine çarptı.
Liz.
Yıllar önce.
Tam burada duruyordu.
Elini belirli bir taşın üzerine koyuyordu.
Bir tık sesi.
Sonra…
Duvar açılıyordu.
Jade nefesini tuttu.
Gördüğü taşı buldu.
Parmaklarını üzerine bastırdı.
İlk başta hiçbir şey olmadı.
Sonra…
Tık.
Mekanik bir ses duyuldu.
Ve duvar hareket etmeye başladı.
Küçük kızın gözleri büyüdü.
Arkasında gizli bir oda vardı.
Tam da yıllar önce gördüğü görülerdeki gibi.
İçeri girdiğinde eski kitap kokusu burnuna çarptı.
Duvarlar boyunca raflar uzanıyordu.
Yüzlerce yıllık kitaplar.
Parşömenler.
Kırmızı semboller.
Kadim haritalar.
Ve odanın merkezinde büyük bir masa.
Masanın üzerinde Drogomir Krallığı’nın haritası duruyordu.
Taht şehri kırmızı mürekkeple işaretlenmişti.
Jade’in içi ürperdi.
Raflara yaklaşınca bir kitap dikkatini çekti.
Siyah deriyle kaplanmıştı.
Kapağında tek bir kelime vardı.
MİRAS
Jade donup kaldı.
Bu ismi biliyordu.
Alaric yıllar önce bundan bahsetmişti.
Ama detaylarını asla anlatmamıştı.
Titreyen elleriyle kitabı açtı.
İlk sayfada bir çizim vardı.
Yaklaşık on iki yaşlarında bir çocuk.
Siyah saçlı.
Gri gözlü.
Jade’in nefesi kesildi.
Çünkü çocuk ona benziyordu.
Hayır.
Benzemiyordu.
Sanki aynaya bakıyordu.
Sayfanın altındaki tarih dört yüz yıl öncesini gösteriyordu.
Bu mümkün değildi.
Jade’in elleri titremeye başladı.
Sayfaları çevirmeye devam etti.
Eski dilde yazılmış satırlar gözlerinin önünden geçti.
Ve sonunda bir cümlede durdu.
“Kapıyı açacak çocuk geri dönecek.”
Jade’in kalbi hızlandı.
Bu sözleri daha önce duymuştu.
Alaric’in arşivlerde bulduğu kitapta.
Aynı cümle.
Aynı kehanet.
Tam o anda…
O sesi yeniden duydu.
“Bul beni…”
Jade dondu.
Oda sessizdi.
Ama ses açıktı.
Gerçekti.
“Bul beni Jade…”
Bu kez daha yakından gelmişti.
Daha güçlü.
Daha net.
Odadaki mumlar titremeye başladı.
Raflardaki kitaplar hafifçe sarsıldı.
Kırmızı semboller soluk bir ışıkla parladı.
Ve Jade’in gözlerinin önüne yeni bir görü düştü.
Karanlık bir mağara.
Yüzlerce mum.
Kadim semboller.
Ay Kapısı.
Devasa taş kapı.
Üzerindeki hilal işareti.
Ve kapının önünde duran Liz.
Ama bu kez farklı bir şey vardı.
Kapının önünde yalnızca Liz durmuyordu.
Onun yanında bir çocuk silueti de vardı.
Siyah saçlı.
Gri gözlü.
Jade.
Kapının arkasından korkunç bir ses yükseldi.
Yer sarsıldı.
Taşlar çatladı.
Ve o ses yeniden konuştu.
“VARİS…”
“GERİ DÖNDÜ…”
Jade korkuyla geri çekildi.
Görüntü parçalandı.
Oda yeniden sessizleşti.
Küçük kız nefes nefeseydi.
Kalbi göğsünü parçalayacak gibi atıyordu.
Artık emindi.
Miras kitabındaki çocuk…
Ay Kapısı…
“Bul beni” diye fısıldayan ses…
Ve kendisi…
Hepsi birbirine bağlıydı.
Ama aklına gelen son düşünce bütün diğerlerinden daha korkutucuydu.
Ya herkes kehaneti yanlış yorumladıysa?
Ya onun görevi Ay Kapısı’nı sonsuza kadar mühürlemek değilse?
Ya kehanetteki “Kapıyı açacak çocuk” gerçekten kendisiyse?
Ve eğer öyleyse…
Liz onu bulmaya çalışmıyordu.
Onu hazırlıyordu.
Devam edecek…