İçeriğe geç

İz: Ruh Yankısı

Bölüm 3 · 4 dk okuma

İz: Ruh Yankısı

Bölüm 3

2. Bölüm: Sahte Tebessüm.

Evden çıkar çıkmaz aklıma gelen şeyle çantamı yeniden kontrol ettim. Bir şey unutmadığımı fark edince rahatça derin bir nefes aldım. Ardından adımlarımı hızlandırarak otobüs durağına doğru ilerledim.

Durakta oturup otobüsün gelmesini beklerken saatimi kontrol ettim. Dersin başlamasına yarım saatten fazla bir süre vardı. Beklerken çantamın kenarıyla oynamaya başladım. Parmaklarım aynı hareketi tekrar tekrar yaparken gözlerim ara sıra yoldan geçen araçlara kayıyordu.

Yaklaşık yirmi dakika sonra otobüsün uzaktan göründüğünü fark edince ayağa kalktım. Yavaş adımlarla durağın kenarına ilerleyip otobüsün yanaşmasını bekledim.

Tam o sırada omzuma birinin çarpmasıyla aniden geriye doğru sendeledim.

Kendimi toparlayıp bakışlarımı bana çarpan ve yere düşen çocuğa çevirdim.

Karşımda uzun boylu, genç bir delikanlı duruyordu. Kumral saçları, sonbahar güneşinde parlayan kuru buğday tarlalarını andırıyordu. Gözleri de saçlarının taşıdığı o sıcaklığı yansıtıyordu; ışığa vurdukça bal rengine çalan açık kahverengi gözler...

Saçlarıyla ahenk içindeki gözlerinin yanı sıra keskin ve hoş yüz hatlarına da sahipti.

Kısa süreli, dikkatli bir incelemenin ardından kaşlarımı çatarak bakışlarımı onun gözlerine diktim.

— Neden yürürken önünüze bakmıyorsunuz? — diyerek kalkmasına yardım etmek için elimi uzattım.

Bileğimden tutarak ayağa kalktı. Ardından eğilip yere düşen çantasını aldı, üzerindeki tozu silkeleyip bana döndü.

— Kusura bakmayın, dalmışım.

Yüzünde beliren gülümsemeyi görünce kaşlarımın arasındaki çizgi biraz daha derinleşti. Gülümsemesinde tarif edemediğim, beni onu sorgulamaya iten bir şey vardı.

Yine de bunu belli etmedim.

Nezaket gereği dudaklarımı belli belirsiz kıvırarak karşılık verdim.

— Sorun değil, sadece daha dikkatli olun.

Otobüs durağa yanaşınca bindim ve ulaşım kartımı validatöre bastım. Cihazdan gelen kısa “bip” sesiyle birlikte otobüsün içerisine ilerleyip arka taraflardaki cam kenarı ikili koltuklardan birine geçtim. Sırtımdaki okul çantasını dizimle cam kenarı arasına sıkıştırdım.

Başımı hafifçe pencereye yasladım. Şoförün aracı çalıştırmasını beklerken yan koltuğa birinin yerleştiğini hissettim.

Başımı o tarafa çevirdiğimde gördüğüm manzarayla sağ kaşımı hafifçe kaldırdım.

Bu, az önce bana çarpan çocuk değil miydi?

Evet, oydu.

Onu rahatsız etmemek için tekrar önüme döndüm. Telefonumu çıkarıp galerimde gezinmeye başladım. Gereksiz olduğunu ve yalnızca yer kapladığını düşündüğüm görselleri tek tek siliyordum.

Bir süre sonra yakınımda yeniden bir hareketlilik hissettim.

Ardından birden elimdeki telefon aşağı doğru indirildi.

Şaşkınlıkla başımı kaldırdığımda, kendi telefonunu önüme doğru uzattığını gördüm.

Telefonun ekranında not uygulaması açıktı. Ekrana gözlerimi indirip yazılanları okumaya başladım.

Yalnızca tek bir kelime vardı:

“Merhaba.”

Parmaklarımı yavaşça onun klavyesine dokundurup:

“Merhaba?”

yazdım.

Bir süre sonra telefonu kendi önüne çekti ve yazmaya başladı. Ardından yeniden bana doğru uzattığında ekranda birkaç cümle gördüm:

“İlk olarak sizden tekrar özür dilerim. Benim ismim Tolga. Sizi tanımak isterim, tanışabilir miyiz?”

Okuduklarım karşısında istemsizce gözlerimi devirdim.

“Siz bilirsiniz.”

diye cevap yazıp telefonu ona geri uzattım.

Tam o sırada otobüsün okulun yanındaki durağa vardığını fark ettim ve ayağa kalktım. Benim ayağa kalkmamla birlikte Tolga da çantasını alıp yerinden kalktı.

“Bir süre çabalayıp sonunda usanacaktır.”

diye düşünerek otobüsten indim ve okulun giriş kapısına doğru yöneldim.

Temkinli adımlarla içeri girdim.

Her tarafta Türkler vardı.

Ne güzel ve eşsiz bir manzara, değil mi?

Kendi yaptığım kinayeye gülümserken burada vatan hasreti çekeceğim her dakika, her saniye biraz daha netleşiyordu. Bu düşünceler eşliğinde derin bir iç çektim.

Okulun giriş kapısından içeri girdiğim anda babamla buraya geldiğimiz gün kaydettirildiğim sınıf aklıma geldi.

9-A sınıfı... Koridorun sonunda, sağ taraftaki ikinci oda.

Zilin çalmasına az kaldığı için hızlı adımlarla sınıfıma doğru ilerledim. Sınıfın kapısına vardığım anda zil çaldı.

Yavaşça kapıyı tıklattım.

İçeriden gelen “Gel.” sesiyle kapıyı açıp içeri girdim.

Kapının biraz ilerisinde durarak öğretmene baktım.

— Hocam, bu okula yeni geldim. İsmim Firuze İsmayılova. Rica ediyorum, geciktiğim için beni mazur görün. Müsaadenizle yerime geçebilir miyim?

Kürsünün arkasında duran orta yaşlı öğretmen başını kaldırıp gözlüklerinin üzerinden bana baktı. Yüzündeki otoriter ama anlayışlı ifade, yıllar öncesinden kalan bazı hatıralarla zihnimi bir anlığına bulandırdı.

— Geç kalışının sebebini duymak istemiyorum, Firuze. Ama ilk günden yok yazılmak istemiyorsan hızlıca yerine geç, dedi hafif bir tebessümle.

Başımı sallayıp hızlı ama kontrollü adımlarla sınıfın sıra aralarından süzüldüm.

Tam yerime geçecekken arkamdan gelen fısıltılar kulağıma çalındı.

— Demek Azeriymiş ha?

— Nereden biliyorsunuz? Belki Türkmen'dir.

Adımlarım bir anlığına yavaşladı.

Duyduklarıma aldırış etmemeye çalışsam da yüzümde oluşan rahatsızlığı engelleyemedim. Bakışlarımı yere indirip hiçbir şey duymamış gibi yerime ilerledim.

Çantamı masaya bırakıp cam kenarındaki yerime oturdum.

İçimdeki yabancılık hissini bastırmaya çalıştım.

Lakin ne kadar çabalasam da zihnimde dolaşan düşünceleri susturmayı başaramadım. Bir süre sonra dersten geri kalmamak için kendimi toparlayıp dikkatimi öğretmene verdim.

Sağ elimi elmacık kemiğime yaslayıp sol kolumu sıranın üzerine bıraktım. Ardından hocayı dinlemeye koyuldum.

Zaman, ağır temposuyla akıp gitti.

Nihayet okul çıkış zili çaldı.

Öğrencilerin koridorları dolduran neşeli uğultusuna karışarak sınıftan çıktım. Okulun bahçesinden çıkıp sabah indiğim otobüs durağına doğru adımlarımı yönlendirdim.

Havadaki hafif serin sonbahar esintisi yüzüme çarptıkça sabahki o küçük karşılaşma zihnimde yeniden canlandı.

Bal rengi gözler...

Sahte bir tebessüm...

Kaşlarımı hafifçe çatarak başımı iki yana salladım.

“Ne düşünüyorsun sen?”

Kendi kendime kızıp bu düşünceyi zihnimden uzaklaştırmaya çalıştım.

Durakta çok beklemeden gelen otobüse bindim. Kartımı okutup yine her zamanki gibi arka taraflarda, cam kenarındaki bir koltuğa yerleştim. Başımı hafifçe cama yaslayıp dışarıdan akıp giden manzarayı izlemeye başladım.

Günün bütün yorgunluğu üzerime çökerken eve, o güvenli alanıma dönme düşüncesi içimdeki gerginliği yavaş yavaş hafifletiyordu.

Otobüs mahallemizin durağına yanaştığında ayağa kalkıp indim.

Ardından adımlarımı evimize doğru hızlandırdım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.