İçeriğe geç

İz: Ruh Yankısı

Bölüm 2 · 5 dk okuma

İz: Ruh Yankısı

Bölüm 2

1.Bölüm: GÖLGE VE GURBET.

Yıllarca düşünsem, her karışına, her tozuna, her rüzgarına bin canla bağlandığım vatanımdan böyle ayrı düşeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Bu, hayatın bana hazırladığı en büyük adaletsizlikti ve ben henüz hikayenin çok başındaydım. Bir insanı sadece bir tayin kağıdının, mühürlü bir zarfın yurdundan söküp alabileceğini sanmıyordum. Ama alıyormuş. Ruhumun dikiş yerlerini, oradaki köklerimin ne kadar derine indiğini umursamadan koparıp atıyordu. Gurbet dedikleri o koyu mürekkep, meğer bir kağıt parçasının üzerinde, babamın isminin yanına iliştirilmiş basit bir adres değişikliğinden ibaretmiş. Lakin o adres, benim kalbimin mahşerinde henüz karşılığı olmayan saf bir boşluktuydu.

​Şimdi neryedeydim? Odamdaydım. Duvarlara baktıkça daralıyorum, sanki üstüme geliyorlardı. Yatağın ortasında, dizlerimi göğsüme çekmiş bir halde ortadaki o küçük kutunun boşluğuna —bavula— bakıyordum. Ben bu boşluğun içine neyi sığdırabilirdim ki? Evimi mi, yoksa topyekûn geçmişimi mi? Birkaç parça kıyafeti tıkıştırıverdim içeri; ama o kumaşlar ruhumdaki o derin ve kimsesiz hissettiren yeri örtmeye yetmeyecekti. Bilmiyorum, belki insanlara —size— çocukça gelecek ama dünyası yıkılırken bile insan en masum sığınaklarından vazgeçemiyor. Evimiz koca koca ayıcıklarla doluydu; çocukluğumun en sessiz ve masum şahitleriydi onlar. Zaman hepimizi aşındırır, eskitir, kirletirdi ama onlar ilk günkü kadar masum ve temiz kalmışlardı. Her neyse, uzun lafın kısası içlerinde bir tanesi vardı ki, rengi tıpkı o insanların saçlarındaki koyu kumral tondaydı. Onu o bavulun dar köşesine sıkıştırmaya kıyamıyordum; sanki canı yanacakmış gibi geliyordu. Ama yanıma almasam, gurbetin o yabancı odalarında nefesim kesilir, gider gelmezdi. Onu en güvenli köşeye, henüz kirlenmemiş hatıralarımın yanına koydum.

​Zorla da olsa ayağa kalktım. İçimde Hazar’ın en hırçın fırtınaları kopuyordu. Küçük bir çantaya parfümlerimi, odaya sinen kokumu hapsedercesine doldurdum. Hazırlanırken sinirden ve aceleden elimi yaralamıştım; sızlıyordu. Kanarsa sorun çıkarırlardı, oysa kalbimdeki o derin sızıntının yanında elimin acısı devede kulaktı. Siyah gömleğimi giyip mavi pantolonumu çektim üzerime. Saçlarımı tepede sıkı bir topuz yaptım; sanki zihnimde dağılan her şeyi o tokayla zapt etmek ister gibi. Aynadaki aksime baktım; orada gördüğüm kızın gözlerinde, o ana kadar hiç tanımadığım bir sertlik vardı. O an anladım: Artık çocuk kalamazdım.

​Bahçeye çıktığımda zaman durdu sanki. Paşa… Benim aslan oğlum. Herkese taş duvar olan ben, derdimi anlattığım tek canlıyı burada nasıl bırakacaktım? Götüremedim oğlum. Yanına gittiğimde, sanki her şeyi anlamış gibi gelip ayağımın dibine yattı. Gel de bu sadakate anlat şimdi; "Ben gidiyorum Paşa, artık bu başı okşayacak el olmayacak," diyebilirsen de… Belki o sarı ite —it dediğime bakmayın, sınıf arkadaşım olur kendisi— emanet etseydim? Ama onda emanete sahip çıkacak ruhun zerresi yoktu; dirisini verir, ölüsünü alırdınız. Çevremde insan kılığında gezen onca kalabalığın içinde, Paşa’nın dilsiz vefası hepsinden gerçekti. Zaten okul olmasa yüzlerine bile bakmayacağım siluetlerdi hepsi.

​Paşa’nın o yumuşak tüylerini son kez okşayıp, avucumda sıcaklığını saklayarak arabaya yürüdüm. Kapı kapandığında, vatanımın kokusu dışarıda kaldı. Kulaklıklarımı takıp arkama yaslandım. Acı bir gülümseme belirdi dudaklarımda. "Hodri meydan," dedim kendi kendime. "Savaşabiliyorsan savaş şimdi bu yeni hayatınla." Gözlerim kapandı, zihnim vatan toprağının ağırlığıyla uykuya daldı. Uyandığımda havaalanındaydık; o kokusundan vazgeçemediğim yerlerden artık adım adım uzaklaşıyordum.

​Uçağın gürültüsü, hayatımın üzerine çekilen keskin bir fermuar gibiydi. Bulutların üzerine çıktığımızda, altımızda kalan sadece coğrafi bir sınır değil, benim geride bıraktığım hayatımdı. Ben o uçağın dar koltuğunda, içimdeki o zırhı ilk defa bu kadar sıkı kuşanmıştım.

​Türkiye’ye indiğimizde, İstanbul’un o nemli ve kalabalık havası yüzüme bir yabancı gibi çarptı. Bakü’nün o keskin, insanı dinç tutan ayazını şimdiden özlemiştim. Buranın havası bile insana burada bir 'misafir' olduğunu hatırlatıyordu. Yeni bir ev, yeni bir sokak… Taşındığımız ev, eşyalarıyla bile bana ait olmadığını bağırıyordu. Bavullarımı odanın ortasına bıraktım. Onları açmak demek, bu hayata teslim olmak demekti; ben ise o fermuarı kapalı tutarak vatanımı içinde hapsetmek istiyordum.

​Ertesi günler bürokrasinin gri çarkları arasında geçti. Babamın tayin işlemleri, resmi evraklar ve bitmek bilmeyen okul kaydı telaşı… Her imza beni Bakü’den biraz daha koparıyordu. Yeni okulun kayıt formuna ismimi yazarken kalemimin ucu titredi: Firuze İsmayılova. Burada sadece bir isimden ibarettim; bir dosya kağıdı. Kimse benim Paşa’yı hangi ruh haliyle bıraktığımı, odamdaki kumral ayıcığın sırrını bilmiyordu. Onlar için ben sadece "yeni gelen o kız" olacaktım. Bu etiket üzerime giydirilmek istenen bir üniforma gibiydi; ama ben o üniformanın altına zırhımı çoktan giymiştim.

​Okul binasını ilk kez görmeye gittiğimizde bahçedeki kalabalığa karışmadım. Uzaktan izledim o beton kütlesini. Babam müdür odasındayken, ben koridordaki o ruhsuz banklardan birine oturdum. İnsanlar yanımdan geçiyor, bilmediğim şakalara gülüyorlardı. O an anladım ki; gurbet sadece mesafelerle ölçülmüyormuş. Gurbet, yüzlerce insanın arasında olup da tek bir kalbin seninle aynı tonda atmadığını fark etmekmiş.

​Zırhım artık tamdı. Üzerimdeki siyah gömleğin her düğmesi, dış dünyaya karşı çekilmiş birer sürgüydü. Kimseyi içeri almayacak, kimseye zayıflık göstermeyecektim. Bakü'de bıraktığım o yumuşak kalpli kız çocuğu geride kalmıştı. Elimin yarası yavaş yavaş kabuk bağlıyordu ama içimdeki o gurbet yarası her geçen gün daha da derinleşiyordu.

​Akşam o yabancı odanın tavanına bakarken, odadaki o boğucu sessizliği dağıtmak için ayıcığımı bavuldan çıkardım. Yastığımın yanına koyduğumda, odaya anlık da olsa evimizin kokusu yayıldı. Gözlerimi kapattığımda kendime sessiz bir yemin ettim: Bu yabancı şehir ve bu okul beni yutamayacaktı. Ben Firuze İsmayılova’ydım. Bir gün dönecektim ama dönene kadar bu topraklar benim duruşumun ne kadar inatçı olduğunu öğrenecekti.

​Ertesi sabah okulun ilk günüydü. Zırhımı son kez aynada kontrol ettim. Yüzümde hiçbir duygunun izi yoktu; tam istediğim gibi, sessiz ve yıkılmaz. Kapıdan dışarı adımımı attığımda, İstanbul’un sabah pusunun içinde içimdeki o büyük meydan okumayla baş başaydım. Kaderin bana ne hazırladığını bilmiyordum ama ben, her türlü fırtınaya karşı ayağa kalkmaya hazırdım.

​Şimdi, hayatımın en uzun yolculuğunun o sessiz başlangıcındaydım. Sayfayı çevirmeye hazırdım; ama o sayfanın ne kadar ağır olduğunu henüz tahmin bile edemiyordum. Daha ne kadar kanayacağını bilmediğim bir romanın ilk sayfasındaydım. Dağ sarsılsa sarsılmayacak biriydim ama bu romanın başında beni neyin sarsacağını, neyin yıkacağını bilmeyecek kadar daha çocuktum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.