İçeriğe geç

İstiridye

Bölüm 5 · 14 dk okuma

İstiridye

Bölüm 5

M. Kül Ve Kum Dönüşüm

İNCİ

Kum tanesinin evrimi

PROLOG — KÜÇÜK BİR İSTİRİDYE

İnci.

Ne basit bir isimdi.

Bir çocuğun alnına konulmuş iki hecelik bir isim.

Ama bazı isimler, taşıyan kişinin başına gelenlerden sonra kendi anlamını değiştirirdi.

İnci de öyle oldu.

Çünkü İnci, yıllarca kendisini korumaya çalışan küçük bir istiridyenin içine kaçmış kum tanesiydi.

Canını acıtan şeyi dışarı atamamıştı.

Onunla yaşamayı öğrenmişti.

Kum tanesi her hareket ettiğinde canı yanmış, o da üstüne bir katman daha kaplamıştı.

Bir katman.

Bir katman daha.

Sonra bir tane daha.

İnsanlar büyüdüğünü sanmıştı.

Oysa İnci sadece kendisini kapatıyordu.

Kimse onun içinde ne olduğunu görmesin diye.

BİRİNCİ BÖLÜM

Ev

Küçükken evin seslerini öğrenmiştim.

Bazı çocuklar annelerinin sesini tanır.

Ben kapının açılma biçiminden babamın hangi ruh haliyle geldiğini anlardım.

Anahtar kilitte iki kere döndüyse başka.

Kapı sert kapandıysa başka.

Ayakkabılar yere fırlatıldıysa başka.

Mutfağın dolapları gereğinden sert kapandıysa daha başka.

Ben daha sekiz yaşındayken bir evin huzurunun ne kadar kırılgan olduğunu biliyordum.

Yemek yerken boğazım düğümlenirdi.

Annemin yüzüne bakardım.

Sonra kapıya.

Sonra tekrar anneme.

Çünkü annemi korumak için önce tehlikenin nereden geleceğini bilmem gerekiyordu.

Çocuk aklımla kendime görevler vermiştim.

Annem ağlarsa yanına gidecektim.

Babam bağırırsa kardeşimin odasına koşacaktım.

Sesler yükselirse kapıyı dinleyecektim.

Bir şey kırılırsa önce annemin iyi olup olmadığını kontrol edecektim.

Ve işler çok kötüleşirse…

Kendimi annemin önüne atacaktım.

Bunu kimse bana öğretmemişti.

Çocuklar bunları öğrenmemeliydi.

Ama ben öğrendim.

Çünkü bazı çocuklar oyun oynamayı öğrenmeden önce hayatta kalmayı öğrenir.

Ben annemi kurtaracağım diye büyüdüm.

Bir gün çok uzaklara gideceğimizi hayal ettim.

Annem, kardeşim ve ben.

Kimsenin bağırmadığı bir ev.

Kapıların korkuyla açılmadığı bir ev.

Gece yarısı kırılan bardak seslerinin olmadığı bir ev.

Annemin yüzünün akşamları değişmediği bir ev.

Benim balkondan kaçmak zorunda kalmadığım bir ev.

Bir ev.

Sadece bir ev.

Ama benim çocukluğumda ev dört duvar değildi.

Ev korkuydu.

Ev beklemekti.

Ev, birinin öfkesinin ne zaman patlayacağını bilmemekti.

Ev, mutlu olduğunda bile birazdan bunun bedelini ödeyeceğini düşünmekti.

Bu yüzden İnci büyüdüğünde mutluluktan korktu.

Çünkü mutluluk uzun sürerse bir şey olacak sanıyordu.

Her güzel günün sonunda bir bedel vardı.

Ve o bedeli çoğu zaman babası getiriyordu.

İKİNCİ BÖLÜM

Baba

Ben babamdan bir günde nefret etmedim.

Bir kere dışarı çıkma dedi diye de değil.

Bir söz söyledi diye de değil.

On yedi yıl boyunca azar azar oldu.

Her hakaret bir taş.

Her aşağılama başka bir taş.

Her korku başka bir taş.

Her gece annemin ağlaması başka bir taş.

Her sabah hiçbir şey olmamış gibi kahvaltıya oturmak başka bir taş.

Sonra bir gün baktım.

İçimde babamın sevgisini taşıyacak yer kalmamış.

Bazen ona bakıyordum.

Yüzüne.

Saatlerce.

Mimik bile vermeden.

O da buna kızıyordu.

“Niye öyle bakıyorsun?”

Çünkü artık ağlayamıyordum.

Çünkü çocukken ağlamanın da suç olduğunu öğrenmiştim.

Ağlarsam kızıyordu.

Susarsam kızıyordu.

Konuşursam kızıyordu.

Konuşmazsam yine kızıyordu.

Ben de sonunda hiçbir şey yapmamayı öğrendim.

İnsanın bazı duyguları öldürmesi gerekmiyordu.

Bazen onları o kadar uzun süre bastırıyordu ki zaten kendiliğinden susuyorlardı.

Ama o gün yemekten sonra kalkıp kütüphaneye gittiğimde…

Kapıdan çıkar çıkmaz ağlamaya başladım.

Çünkü insan bazen evinde ağlayamaz.

Benim evimde de ağlamak yasaktı.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

On Dört

İlk kez evden çıktığımda on dört yaşındaydım.

Cebimde altı yüz lira vardı.

Telefonum yoktu.

Planım yoktu.

Beni bekleyen güvenli bir yer yoktu.

Ama gitmiştim.

Çünkü bazen insanın cesareti gitmekten değil, artık kalacak hiçbir şeyinin kalmamasından doğar.

Otobüs camından dışarı bakarken kendime şunu söylemiştim:

“Her şeyi hallederim.”

Çocukken de böyleydim.

Bir şey bozulduğunda tamir etmeye çalışırdım.

İnsanlar dağıldığında toplamaya çalışırdım.

Birileri ağladığında susturmaya çalışırdım.

Kimse beni tutmadığında kendimi tutardım.

Büyüdükçe bu huyumun adına güçlü olmak dediler.

Ben ise bunun aslında ne olduğunu biliyordum.

Mecburiyetti.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Kırık Kız

On yedi yaşıma geldiğimde kendimi aynada tanımıyordum.

Bazen dünyaya kafa tutacak kadar serttim.

Bazen küçük bir sesle bile titriyordum.

İnsanlara göre yüzümü değiştirmeyi öğrenmiştim.

Nabız ölçüyordum.

Kim ne istiyorsa ona göre davranıyordum.

Kime ne kadar yaklaşacağımı, kimden ne kadar uzak duracağımı biliyordum.

Çünkü insanlar tehlikeliydi.

Bağlanmak tehlikeliydi.

Sevmek tehlikeliydi.

Aile tehlikeliydi.

Ev tehlikeliydi.

Aşk ise hepsinden tehlikeliydi.

Ben bütün bunları öğrenmişken Mustafa hayatıma girdi.

Öğle saatlerine yaklaşırken gelen sıradan bir mesajdı.

Öylesine.

Anlık.

Önemli görünmeyen bir şey.

Kalbimin etrafına iki bekçi diktiğimi sandığım günlerde geldi.

Ve ben henüz bilmiyordum.

Bazı insanlar kapıyı çalmaz.

Doğrudan eve dönüşür.

BEŞİNCİ BÖLÜM

Mustafa

Mustafa’yı ilk gördüğümde onda açıklayamadığım bir şey vardı.

Tanıdık değildi.

Ama yabancı da değildi.

İnsan bazen birine bakar ve beyninden önce başka bir yeri onu tanır.

Benim kalbim onu benden önce tanımıştı.

Bunu uzun süre anlayamadım.

Çünkü ben sevgiyi hep bir pazarlık sanmıştım.

Birini seversen karşılığında canın yanardı.

Birine bağlanırsan bir gün giderdi.

Birine güvenirsan eline bıçak verilmiş gibi olurdun.

Mustafa ise başka türlüydü.

Bana acımadan şefkat gösteriyordu.

Beni düzeltmeye çalışmadan yanımda duruyordu.

Ben bir şey anlatırken hemen çözüm bulmaya çalışmıyordu.

Bazen sadece sarılıyordu.

İlk başta bundan korktum.

Çünkü sarılmak benim için güven demekti.

Güven ise kaybetmek demekti.

Ama Mustafa sarıldığında içimdeki küçük kız ilk defa kaçmak istemedi.

ALTINCI BÖLÜM

Açık Yara

Bir gece babam yine her şeyi yerinden oynattığında Mustafa yanımdaydı.

Ben paramparçaydım.

Ama ağlamıyordum.

Mustafa yanağımdan öptü.

Sonra boynumdan sarıldı.

Bana “Takma kafana” demedi sadece.

“Geçecek,” dedi.

“Az kaldı.”

Sanki kırılmış bir şeyi tamir etmeye çalışmıyordu.

Sadece daha fazla kırılmasın diye iki eliyle tutuyordu.

Kırıklarımın ellerine batacağını biliyordu.

Yine de çekmedi.

O gece ilk defa şunu düşündüm:

Belki sevgi insanın yarasına dokunup onu daha fazla kanatmak değildi.

Belki sevgi, yaranın yanında sessizce oturmaktı.

YEDİNCİ BÖLÜM

Bir Ay Beş Gün

5 Kasım 2025.

birlikteydik ne olursa olsun yanımdaydı kalbimin buzları çözülüyordu günden güne.

Günlüğüme şunu yazdım:

“O harika biri. Bana değer veriyor. Beni seviyor.”

Sonra uzun süre kalemi elimde tuttum.

Çünkü devamını yazmak daha zordu.

“Kafam karışık.”

Ama ilk defa kafamın karışması umurumda değildi.

Çünkü ilk defa biri için kötü bir şey olmasından korkuyordum.

Ayağına taş değmesin diye içim çıkacak gibi oluyordu.

Bu komikti.

Ben yıllarca kimseyi kaybetmekten korkmamıştım.

Çünkü kaybetmeye alışmıştım.

Ama Mustafa’yı kaybetme ihtimali…

Göğsümün tam ortasına oturuyordu.

Ben ilk kez birini kaybetmekten korkuyordum.

Ve ilk kez bu korkudan kaçmak istemiyordum.

SEKİZİNCİ BÖLÜM

Sevgişim

20 Ocak 2026.

Üç ay önce kırık bir kızdım.

Hayır.

Deli değildim.

Kırılmıştım.

Acıya acıya, kanaya kanaya kendimi dümdüz etmiştim.

Ailemden dönmüştüm.

Arkadaşlarımdan dönmüştüm.

İnsanlardan dönmüştüm.

Sevdiklerimden dönmüştüm.

Hatta kendimden bile dönmüştüm.

Mustafa ise açık yaralarımın üzerine bir öpücük kondurup:

“Artık geçti.”

demişti.

Sonra beni sakin sakin kucaklamıştı.

Kalbim bir yerden onu tanıyordu.

Nereden olduğunu bilmiyordum.

Ama onun yanında yıllardır ilk defa gelecek kelimesini korkmadan düşünüyordum.

“Bu kez olursa evleniriz.”

diyordum.

“Olmazsa ikimiz de darmadağın oluruz.”

Ve garip olan şuydu:

İlk defa sevmekten korkmuyordum.

Seni seviyorum, sevgilim.

DOKUZUNCU BÖLÜM

Oda

26 Ocak.

Bir sabah odamı toplamaya başladım.

Neden başladığımı bilmiyordum.

Bir anda.

Durmadan.

Yıllardır elimi bile sürmek istemediğim dağınıklığın içine girdim.

Bir bardak su almaya üşenen ben, saatlerce odamı topladım.

Sonra durdum.

Ve anladım.

Ben odamı değil, hayatımı toplamaya başlamıştım.

İlk kez kendim için gelecek düşünüyordum.

Kafamda iki dönem vardı artık.

Mustafa’dan önce.

Mustafa’dan sonra.

Bana sihirli bir değnek vermemişti.

Hayatımı benim yerime düzeltmemişti.

Sadece ilk adımı atabileceğime inandırmıştı.

Gerisini ben yaptım.

Ve o gün kendimden özür diledim.

“Kendimi bu kadar uzun süre ihmal ettiğim için özür dilerim.”

dedim.

Küçük İnci cevap vermedi.

Ama ilk kez kaçmadı.

ONUNCU BÖLÜM

Ev

Mustafa’nın yanında öğrendiğim en garip şey ev oldu.

Çünkü ben ev kelimesinden korkuyordum.

Ev benim için bağırıştı.

Korkuydu.

Kapı sesiydi.

Kırılan bardaktı.

Karanlık koridordu.

Ama bir gün Mustafa’ya baktım.

Ve aklımdan şu geçti:

“Sen benim evimsin.”

Bu cümle beni korkuttu.

Çünkü ev dediğim şey bir zamanlar insanlardan ibaretti.

Ve insanlar giderdi.

Ama Mustafa bana başka bir şey öğretiyordu.

Ev bazen bir adres değildi.

Bazen birinin yanında bedeninin alarm vermeyi bırakmasıydı.

Birinin yanında uyurken kapıyı dinlememekti.

Bir şey olduğunda kaçmak yerine sarılmaktı.

Ağladığında utanmamaktı.

Ve belki de en önemlisi:

Birinin sevgisini hak etmek için mükemmel olmak zorunda olmadığını anlamaktı.

ON BİRİNCİ BÖLÜM

Son Kurşun

24 Nisan.

Arabada oturuyorduk.

Ben onun kucağındaydım.

Ayaklarım koltuğa uzanmıştı.

Konuşmaya başladığımda ağlayacağımı biliyordum.

Ama anlatıyordum.

Çünkü kendimden bile sakladığım ne varsa artık onun yüzüne baka baka anlatabiliyordum.

Son kurşunumdu.

Bunu söylediğimde sesim titredi.

Vazgeçecektim eğer bu seferde herşey boka sararsa vazgeçecektim sen benim hayata verdiğim son şans son kurşundun özür dilerim.

Bir damla yaş sağ gözümden aşağı süzüldü.

Mustafa yüzüme baktı.

Öyle uzun baktı ki…

Sanki yüzümün her çizgisini hafızasına kazıyordu.

Sonra:

“Ölmeyeceksin.”

dedi.

Bu bir teklif değildi.

Bir emir gibiydi.

“Bana söz ver.”

Kulağıma eğildi.

“Kendinden de benden de asla vazgeçmeyeceksin. Söz ver.”

Başımı salladım.

“Hıhı.”

“Duymadım.”

“Söz.”

Sonra beni öptü.

Sarıldı.

“Ağlamak yok.”

Ben yine ona inandım.

Ama aslında o gün yalnızca Mustafa’ya inanmadım.

Kendime de biraz inandım.

ON İKİNCİ BÖLÜM

Yalanlar

30 Nisan.

İnsanlar yalan söyledi.

Tik tak.

Tik tak.

Zaman geçiyordu.

Ben ise yine aynı şeyi düşünüyordum.

Bir gün giderse ne yaparım?

Bir gün biterse?

Bir gün o da diğerleri gibi arkasını dönerse?

Kendimi buna hazırlamaya çalıştım.

Olmadı.

Çünkü insan sevdiği kişiyi kaybetmeye hazırlanırken aslında onunla geçireceği zamanı da kaybetmeye başlıyordu.

Ben bunu yapmak istemedim.

Korktuğum halde bağlandım.

Aşık oldum.

Ve kendime şunu söyledim:

“Acısa bile yaşa.”

Çünkü hayatım boyunca acıdan kaçmaya çalışmıştım.

Bu kez acının yanında mutluluğu da tutmak istedim.

Kendime bir söz verdim.

Aldatmayacaktım.

Güvenini kırmayacaktım.

Yalan söylemeyecektim.

Çünkü güneşli havada bile titremek nedir biliyordum.

Ben güvenin kıymetini, güvensiz büyüdüğüm için biliyordum.

ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Dans

23 Haziran.

İlk dansımızı ettik.

Ben düğün salonlarında dans eden çiftlere bakıp hep merak ederdim.

Nasıl olurdu?

Bir insanın karşısında durup müziğin içinde yalnızca ikinizin var olduğunu hissetmek nasıl bir şeydi?

Meğer mümkünmüş.

Sevildiğin bir kalbin karşısında durup birkaç kelime etmek bile bazen insanın bütün geçmişini susturabiliyormuş.

O gece yüksek topukluların beni boğmasıyla onun yüzüme 1 saniye bakışı herşeyi anladı

hadi gel arabada spor ayakkabıların var dedi elini uzattı tamam dedim salondan çıkmamızla beni kucagına alması bir oldu sarhoştum içten şekilde gülüyordum o ise yanaklarımı öpüp duruyordu

Beni arka koltuğa yatırdı ayakkabılarımı değiştirdi.

Sonra birkaç küçük öpücük bıraktı.

Elimi tuttu.

Devam ettik.

Ben o anda çocukken kurduğum bir hayali hatırladım.

Sessiz bir mutfak.

Akşam.

Salonda insanlar.

Birlikte gülmek.

Kimsenin korkmadığı bir ev.

Belki mutluluk gerçekten buydu.

Büyük şeyler değil.

Birinin ayakkabını giymene yardım etmesi.

Elini tutması.

Sana bakması.

Ve hiçbir yere gitmemesi.

ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Temmuz

Sonra hayat tekrar ağırlaştı.

Çünkü aşk yaraları iyileştirse bile dünyanın geri kalanını susturamıyordu.

Üniversite.

Para.

Yurt.

Gelecek.

Babam.

Aile.

Belirsizlik.

Ben hayatım boyunca geleceği bilmek istemiştim.

Çünkü ne olacağını bilirsem kendimi koruyabileceğimi sanıyordum.

Ama şimdi ilk kez hiçbir şey bilmiyordum.

Nereye gideceğimi bilmiyordum.

Nasıl yaşayacağımı bilmiyordum.

Kim yardım edecekti bilmiyordum.

Babam yine kendi hayatını bizim hayatımızın önüne koymuştu.

Ben yine tek başıma kalmış gibi hissettim.

Ama mustafa tüm ailesini arkadaşlarını bırakıp seninle geliyorum bursaya evi ayarladım gidiyoruz de gidelim dedi.

Onun böyle kararlı oluşu beni ona daha çok çekiyordu ben ondan böyle bişey istememişken onun peşimden gelmesi…

Bi gün babama benzerse ? sorusu beynimi kemirmeyi o an için bırakmıştı

Çünkü hayatımda en çok korktuğum şeylerden biri buydu.

Bir gün sevdiğim adamın gözlerinde babamın yüzünü görmek.

ON BEŞİNCİ BÖLÜM

Sokak Kedisi

Bir keresinde kendimi sokak kedisine benzettim.

Evi vardı.

Sıcak yatağı vardı.

Yemeği vardı.

Ama yine de yağmur altında yürüyordum buz gibi havada şapkamı kapatmadan önümdeki fermuarı çekmeden ağır adımlarla sel gibi yağan yağmurun altında yürüyorum peki neden?

hissetmek için hâlâ ıslanabildiğim bi gökyüzünün altında olduğumu hissetmek için elimden gelse soğuk asvalta bile yatardım.

ON ALTINCI BÖLÜM

18

7 Ağustos 2026.

On sekiz.

Yıllarca bu günü beklemiştim.

Özgür olacağımı sanmıştım.

Yaşım büyüyünce her şeyin düzeleceğini düşünmüştüm.

Ama yaşım büyümüş, dertlerim de büyümüştü.

18 yaşımda 18 kat dert

Bazen bir sayı değildi.

Bir mahkeme kararı gibiydi.

“Artık kendin sorumlusun.”

diyordu hayat.

Ben zaten yıllardır kendimden sorumluydum.

Ama bu kez başka bir şey vardı.

Artık çocuk değildim.

Ve çocuk olduğum günleri özlemek için çok fazla sebebim vardı.

Başımı hangi yöne çevirsem küçük İnci’yi görüyordum.

Babasıyla arasındaki bağı anlamaya çalışan.

Babası tarafından sevilmek isteyen.

Sonra sevilmediğini anlayıp kendisinden nefret etmek zorunda kalan küçük bir kız.

Ama ben artık onun gözlerinin içine bakabiliyordum.

Ve ona şunu söyleyebiliyordum:

“Senin suçun değildi.”

ON YEDİNCİ BÖLÜM

Sonunda Söyledin Baba

12 Ağustos.

Sonunda söyledin.

Yıllardır içimde duran bir şüphenin adını koydun.

“Keşke doğmasaydın.”

Bunu duymayı beklemiyordum.

Ama şaşırmadım.

Çünkü bazı cümleler söylenmeden önce insanın içinde yıllarca yankılanır.

Ben zaten hissetmiştim.

Defne’ye farklı.

Bana farklı.

Yıllardır.

Ama bugün ilk defa kelimelere döküldü.

Ve biliyor musun?

Üzülmedim.

Beni şaşırtan buydu.

Çünkü eskiden babamın beni sevmesini istiyordum.

Bugün ise artık onun sevgisine ihtiyacım olmadığını anladım.

Ben yıllarca bir özür beklemiştim.

Bir gün gelip:

“Ben yanlış yaptım.”

demesini.

“Senin suçun değildi.”

demesini.

“Ben baba olamadım.”

demesini.

Ama artık o özür gelmese de yaşayabilirdim.

Çünkü benim hayatım onun ağzından çıkacak bir cümleye bağlı değildi.

Ben kendime başka bir hayat kurabilirdim.

Annem için.

Kardeşim için.

Küçük İnci için.

Ve belki bir gün…

Mustafa’yla kuracağımız o küçük ev için.

ON SEKİZİNCİ BÖLÜM

Gelecek

Bazen geleceği düşünüyorum.

Mutfakta kurabiyeler var.

Fırının kapağı açılıyor.

İçerisi sıcak.

Bir odadan müzik geliyor.

Salonda biri gülüyor.

Kimse kapıyı korkuyla açmıyor.

Kimse birinin ayak sesinden ruh halini anlamaya çalışmıyor.

Çocuklar uyuyor.

Biz mutfakta birbirimize bakıyoruz.

Belki Mustafa yorgun.

Belki ben de.

Belki ev dağınık.

Belki faturalar birikmiş.

Belki hayat hâlâ zor.

Ama kimse birbirine korku vermiyor.

Ve ben bir anda çocukluğumdaki İnci’yi görüyorum.

Masada oturuyor.

Küçük elleri dizlerinin üzerinde.

Kapıyı dinlemiyor.

İlk defa.

Ona yaklaşıyorum.

Dizlerinin önüne çöküyorum.

“Artık beklemene gerek yok.”

diyorum.

“Ne?”

“Birinin bizi kurtarmasını.”

Küçük kız bana bakıyor.

“Kim kurtardı?”

Gülümsüyorum.

“Biz.”

ON DOKUZUNCU BÖLÜM

Mustafa ve İnci

Aşkımız hiçbir zaman kusursuz değildi.

Çünkü iki insan kusursuz değildi.

İnci’nin içinde yıllarca susmuş bir savaş vardı.

Mustafa’nın da kendi sessizlikleri.

Bazen birbirimizi yanlış anladık.

Bazen birbirimizi kırdık.

Bazen aynı odada iki yabancı gibi oturduk.

Bazen konuşmak yerine duvara yaslanıp ağladık.

Ama sonra birimiz diğerine uzandı.

Çünkü aşk yalnızca güzel günlerde el ele tutuşmak değildi.

Aşk bazen:

“Şu an sana kızgınım ama buradayım.”

demekti.

“Canımı yaktın ama seni dinleyeceğim.”

demekti.

“Ben korkuyorum.”

diyebilmekti.

“Ben de.”

cevabını alabilmekti.

İnci’nin en büyük korkusu terk edilmekti.

Mustafa’nın en büyük sınavı ise onun korkularının içine girmeden yanında kalabilmekti.

İnci de zamanla öğrendi:

Bir insanın sevgisini korumak için kendini kaybetmek zorunda değildi.

Aşk, kendinden vazgeçmek değildi.

İki insanın kendileri olarak kalıp yan yana durabilmesiydi.

YİRMİNCİ BÖLÜM

Kader

Kaderi hiçbir zaman sevmedim.

“Kader böyleymiş.”

deyip susmak bana göre değildi.

Ben hep neden diye sorardım.

Neden?

Neden ben?

Neden çocukken?

Neden annem?

Neden kardeşim?

Neden bu ev?

Neden bu insanlar?

Neden bu kadar erken büyümek zorundaydım?

Sonra Mustafa geldi.

Ve kaderi ilk kez başka bir şekilde düşündüm.

Belki kader, başımıza gelen her şeyin önceden yazılması değildi.

Belki bazı insanların hayatımıza gelişiydi.

Bazı yolların bizi değiştirmesiydi.

Bazı kapıların kapanmasıydı.

Bazı insanların gitmesi.

Bazılarının kalması.

Mustafa’nın hayatıma girmesi kader miydi bilmiyorum.

Ama kaderse bile onu sevebilirdim.

Çünkü ilk defa kader kelimesi bana çaresizlik değil, ihtimal gibi gelmişti.

YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM

İnci

Ben artık o küçük kız değilim.

Ama o küçük kız hâlâ benim.

Onu öldürmedim.

Susturmadım.

Unutmadım.

Onu yanıma aldım.

Çünkü geçmişi silmek iyileşmek değildi.

Geçmişe dönüp:

“Artık seni ben koruyacağım.”

demekti.

Ben yıllarca annemi korumaya çalıştım.

Kardeşimi korumaya çalıştım.

İnsanları korudum.

Mustafa’yı korumaya çalıştım.

Ama en son kendimi korumayı öğrendim.

Ve kendimi korumak kimseyi sevmemek değildi.

Tam tersine.

İlk defa sevdiğim insanları kaybetme korkusundan değil, onları gerçekten sevebilmek için kendimi de sevmem gerektiğini anladım.

EPİLOG

Evrim

Bir istiridyenin içine kum tanesi girer.

Canı yanar.

Onu çıkaramaz.

Sonra üstünü sedefle kaplamaya başlar.

Bir katman.

Bir katman daha.

Her katman acının üzerine gelir.

Dışarıdan bakıldığında yalnızca bir kabuk görülür.

İçeride ne olduğunu kimse bilmez.

Yıllar sonra istiridye açılır.

İçinden bir inci çıkar.

İnci, kum tanesinin unutulmuş hali değildir.

Onun dönüşmüş halidir.

Ben de öyleydim.

Bana olanları silemedim.

Babamın yaptıklarını geri alamadım.

Çocukluğumu geri getiremedim.

Annemin ağladığı geceleri silemedim.

Küçük İnci’nin korktuğu kapıları kapatamadım.

Ama bütün bunların üzerine başka şeyler koydum.

Bir gün odamı topladım.

Bir gün geleceği düşünmeye başladım.

Bir gün aşık oldum.

Bir gün dans ettim.

Bir gün biri beni kucağında taşıdı.

Bir gün ağladığımda biri gözyaşımı sildi.

Bir gün biri bana:

“Buradayım.”

dedi.

Bir gün ben kendime:

“Ben de buradayım.”

dedim.

Ve belki bütün hikâyenin en önemli cümlesi buydu.

Mustafa benim yaralarımı iyileştiren mucize değildi.

Ben de onun kurtarıcısı değildim.

Biz birbirimizin hayatına girip birbirimizi kurtarmak için değil…

Yaşarken birbirimize eşlik etmek için geldik.

Çünkü aşk bazen bir insanın seni karanlıktan çıkarması değildir.

Karanlıkta yanında oturup sabahı birlikte beklemesidir.

Ben yıllarca ev aradım.

Sonra evin bir yer değil, bir his olduğunu öğrendim.

Ve yıllarca yaşamaktan korktum.

Sonra bir gün…

yaşamaya razı oldum.

Şimdi on sekiz yaşındayım.

Hâlâ korkuyorum.

Hâlâ bazen geçmişin seslerini duyuyorum.

Hâlâ bazı geceler küçük İnci kapının önünde bekliyor.

Ama artık kapıyı ben açıyorum.

Ona elimi uzatıyorum.

Ve diyorum ki:

“Gel.”

“Artık eve gidiyoruz.”

Küçük kız elimi tutuyor.

İlk defa arkasına bakmıyor.

Çünkü artık arkasında onu takip eden bir hayat değil,

önünde yaşayacağı bir hayat var.

Ve ben ilk defa biliyorum:

Bu hikâyenin sonu henüz yazılmadı.

Belki bir gün gerçekten küçük, sıcak bir evimiz olacak.

Mutfakta kurabiyeler pişecek.

Salonda kahkahalar olacak.

Belki çocuklar koşacak.

Belki Mustafa mutfaktan bana seslenecek.

Belki ben yine ona kızacağım.

Belki o yine beni güldürecek.

Belki hayat yine zor olacak.

Ama kapıdan içeri giren adamın ayak sesini duyduğumda artık korkuyla anneme bakmayacağım.

Çünkü sevgiyle gelen birinin sesini tanıyor olacağım.

Ve bir gün, çok uzun yıllar sonra, aynaya baktığımda küçük İnci yine orada olacak.

Ama bu kez ağlamıyor olacak.

Ona bakıp gülümseyeceğim.

Çünkü anlayacağım:

Ben hiçbir zaman kırık bir kız değildim.

Ben dönüşmekte olan bir kızdım.

Bir kum tanesiydim.

Canım yandı.

Kendimi kapattım.

Katman katman büyüdüm.

Ve sonunda…

İnci oldum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.