İçeriğe geç

İstanbul Katili

Bölüm 51 · 14 dk okuma

İstanbul Katili

Bölüm 51

Gelgitli Kuzenler

"Gerçekten senden nefret ediyorum!"

"Nefretini de alıp siktir olabilirsin bebeğim." dedi Oktay rahatça sigarasını yakarken. Aysun sinirden gözü dönmüş bir şekilde eline kaptığı yastığı alıp Oktay'a fırlattı. Fakat Oktay elini kaldırıp yastığı havada yakaladı.

"Iskaladın. Şu nişan alma becerilerini geliştir artık kuzen."

"Geber!"

Aysun saçlarını çekiştirerek salonu terk etti. Oktay ise sırıtarak arkasından bakıyordu. Bense ikisinin de şizofren olduğuna inanmaya başlamıştım artık. Ayrıca bu kadar gelgitli olmaları normal değildi.

"Alışırsın Sinsirella, merak etme. Zaten bakma onun bana kızdığında. Çok sever beni. Yapamaz bensiz."

"Asıl sen bensiz beş dakika yaşayamazsın!" diye bağırdı Aysun. Sesi mutfaktan geliyordu. Oktay gür bir kahkaha attı.

"Bak, çekip gitmesine rağmen diyeceklerimi duymak için dikkat kesiliyor. Sen 'Seni seviyorum.' demesen de olur ay parçam!"

Aysun sinirle bağırıp homurdandı. Oktay da bir o kadar rahattı. Aysun'un tavsiyesine uyup içeri gelmiştim çünkü tek başıma kafayı yiyordum. Gerçek anlamda. Ama burada da ruh sağlığımı kaybediyordum.

"Ee Sinsirella, anlat biraz. Nasılsın, nasıl gidiyor, mutlu musun, kızgın mısın, neler düşünüyorsun?" Bana yandan bir bakış atarak devam etti. "Kaçmayı düşünüyor musun?"

Oktay bu soruyu her zamanki gevşekliği ve rahatlığı ile sormuş olsa da sorularının cevabını merak ettiği belliydi. Bense her zamanki tersliğimle konuştum.

"Neden sana bunları anlatayım?"

"Zorunda değilsin Sinsirella. Ama bence konuşmak iyi gelir."

Tek kaşımı kaldırdım.

"Nereden biliyorsun?"

"Çünkü eğer konuşmaya ihtiyacın olmasaydı odandan dışarı çıkmazdın." Alttan alttan bana imayla baktı. "Kafayı yediğin için odandan çıktın."

Öyle miymiş, der gibi baktım ama aslında doğru söylüyordu. Yine de onunla konuşma fikri pek cazip gelmiyordu.

"Hadi ama! Kuzenimden daha ilgi çekici olduğunu kanıtlar mısın?"

Telefonunu kenara bırakıp doğrudan yüzüme baktı. Şu anda ciddiyetsiz görünmüyordu. Aksine gözleri hafifçe kısılmış ve merakla bakıyordu. Eh, salak gibi görünmüyordu artık.

"Sana bir şey kanıtlamak zorunda değilim."

"Neden sürekli savunma halindesin?"

Tam ağzımı açmıştım ki tekrar konuştu.

"Karşı atak yapmıyorsun, sadece kendini savunuyorsun. Bizi savuşturduğunu sanıp içini rahatlatıyorsun." İşaret ve orta parmağını birleştirip kafasını gösterdi. "Ama farkında olmadan burayı daha çok dolduruyorsun."

"Peki sen neden şu anda benimle bu kadar ilgilisin?"

Umursamazca omuz silkti.

"Merak ediyorum sadece."

"Anlatmak zorunda değilsin, dedin ama anlatmam için baskı yapıyorsun."

"Ben çoğu şeyi nezaketen söylerim Sinsirella."

Onu baştan aşağıya süzdüm. Aysun bana onun ne kadar ciddi olabildiğini anlatmıştı. Şu an, o anlardan birindeydik galiba.

"Neden sana güveneyim? Dediklerimi İstanbul'a ya da Aysun'a yetiştirmeyeceğin ne malum?" diye açık açık sordum. O ise sırıttı.

"Bunun bana bir faydası olacak mı? Zannetmiyorum. Bir çıkarım yok."

"Çıkarın olmasını sağlarlar. Rüşvet?"

Cıkladı.

"En büyük rüşvet sırlardır."

Kaşlarım çatıldı.

"Ne demek şimdi bu?"

"Para ya da aklından geçen herhangi basit şey benim rüşvet anlayışıma uymuyor."

Samimi hatta sevecen bir şekilde gülümsedi.

"Hadi ama! Kaç dakikadır ısrar ediyorum. Sihirli kelime mi duymak istiyorsun? Lütfeeenn!" dedi son kelimenin harflerini uzatarak.

Emin olamamakla beraber konuştum.

"Ne duymak istiyorsun?"

"Ne düşündüğünü."

"Karışık."

"Yani İstanbul'u haklı bulmaya mı başladın?"

Kaşlarım çatıldı.

"Öyle bir şey söylemedim."

"O zaman niye kafan karışık?"

Bir süre sessiz kaldım. Neyi, nasıl diyeceğimi düşünüyordum ama Oktay beni bu zahmetten kurtardı.

"Kafandaki katil sıfatına uymuyor mu?" Alayla güldü. "İnan, onu gerçekten tanıdığın zaman ya da yıllarca yanında durduktan sonra 'katil'in yanından bile geçemediğini göreceksin."

"Yıllarca yanında duracağım ne malum?"

"Örnek canım. Kendime pay biçiyorum burada." Tek kaşını kaldırdı. "Ama böyle dediğine göre hala kaçmayı planlıyorsun anlaşılan?"

"Esir alınsan hoşuna gider mi?"

"Şöyle bir bakınca hiç de esir alınmış gibi değilsin Sinsirella."

"Ne yapması lazım? İşkence mi?"

"Eh, yapanı gördük."

Çok sıradan bir şeymiş gibi omuz silkti.

"O kadar da kötü değil Sinsirella. Emin ol, durumun sandığın kadar vahim değil."

"Beni ne için kaçırdı?"

"Kullanmak için."

"Neden? Hani her işi kendisi yapıyordu?"

"Dikkatine ihtiyacı varmış. Öyle söyledi. Ha, inandım mı, tabi ki hayır. Ama arkasında yatan nedeni ben de bilmiyorum."

"Bilsen de söylemezsin zaten."

Sırıttı.

"Haklısın ama o zaman lafı dolandırmam. 'Biliyorum ama sana söylemeyeceğim.' derim. Aysun böyle yapmaz mesela." dedi son cümlesini bir sır verir gibi fısıldayarak.

Gözlerimi devirdim.

"Hepiniz birbirinizden betersiniz."

"Gelgitli olduğumuzu kabul ediyorum ama özünde iyi insanlarız."

Ona tip bir bakış attım. Keyifle güldü ve ayağa kalktı.

"Sigara içer misin?"

Kafamı iki yana salladım.

"Yazık oldu."

Yanımdan geçip salondan çıktı. Bense oflayarak boynumu arkaya attım. Gözlerimi kapatıp öylece dinlenmeye çalıştım. Ama bu pek mümkün değildi.

"Gitti mi o habeş maymunu?"

"Gitti gitti!" dedim ters bir sesle. Yanım çökünce gözlerimi açıp Aysun'a baktım.

"Birazdan gelecekmiş. İşi tahmin ettiğinden kısa sürmüş. O gelene kadar benden istediğin bir şey var mı?" Sırıtarak göz kırptı. "Bir kereliğe mahsus senin için bir şeyler yapabilirim."

Bu dediği oturduğum yerde dikleşmemi sağladı.

"Gerçekten mi?"

"Kaçmana yardım etmeyeceğim tabi ki de! Daha makul düşün."

Kaçmama yardım etmeyeceğini zaten biliyordum. Benim aklım üst kattaki odalardaydı.

"Üst katta üç tane kilitli oda var. Anahtarların nerede olduğunu biliyor musun?"

"Hayır."

"Peki içeride ne olduğunu biliyor musun?"

Aysun kafasını çevirip kapıya baktı gelen giden var mı diye. Daha sonra bana doğru eğilip fısıldadı.

"Birisi yatak odası, diğeri enstrümanlarının olduğu bir oda, diğeri de kaçırdığı insanları tutmak için kullandığı bir oda."

"Orada işkence mi yapıyor?"

"Hayır. Sadece kaçmamaları için orada tutuyor."

"Peki işkenceyi nerede yapıyor?"

"Bir soru hakkın vardı."

"Saçmalık!"

"Bir kereliğine mahsus demiştim."

Oflayarak göz devirdim.

"Enstrümanlarının olduğu oda dedin. Müzik odası gibi bir şey mi? Sadece enstrümanlar mı var?"

"Bütün odalarla yalıtım var ama özellikle o odanın dışarıya ses geçirmemesi için üzerine düştü. Sadece enstrüman çalmıyor, şarkı da söylüyor. Bestelerini de orada yapıyor."

"Daha önce onun şarkı söylediğini duydun mu?"

"Tabi ki! İnan bana, sesi korkunç güzel."

Yüzümü buruşturdum.

"Nasıl bir ikileme bu?"

"Onun farkı bebeğim." diyerek göz kırptı.

"Niye ses yalıtımına ekstra özen göstermiş?"

"Duyulmasın diye?" dedi sanki çok basit bir şeymiş de ben malmışım gibi.

"Tamam da niye? Kendi evi değil mi?"

"Vardır bir bildiği."

Oflayarak arkama yaslandım.

"Bu kadar basitse niye kilitli?"

"Kendisine sorsana."

"Sordum zaten! Benim için önemli olmadığını söyledi."

"Doğru da söylemiş. Ne yapacaksın adamın yatak odasını? Irzına almak istemiyorsan gereksiz. Müzik odasında beste yapıyor, illa bir sır olacaksa orada bu. Diğer oda zaten bomboş! Bir tane sandalye ve halat, o kadar. Onun için asıl önemli olan oda çalışma odası."

Kaşlarım çatıldı. Bana mantıklı gelmeyen de buydu zaten.

"Neden önemsiz olanları kilitleyip en önemli olanı açık bırakıyor?"

"Öncelikle senin için önemsiz ama O'nun özel hayatı. Yani o odaları görmen ya da araştırman O'na karşı kullanabileceğin bir silah vermez eline. Asıl önemli olanı açık bırakıyor, diyorsun ama aslında o kadar da önemli değil. Zaten çoğu cinayeti biliyorsun. Bunu saklamıyor, saklamasına da gerek yok."

Sesim gittikçe kısılıyordu.

"Her şey fazla basit görünüyor."

"Basit zaten. Farkında değilsin ama asıl işleri zorlaştıran sensin."

Dediği ile anında ters bakışlarım onu buldu. Ağzımı açacaktım ki buna izin vermedi.

"Yanlış anlama, bunu seni yargılamak için söylemiyorum. Sadece dışarıdan bir göz olarak." Gülümseyerek hafifçe omzuma vurdu. "Bir de dostun olarak söylüyorum. Sen buraya ilk geldiğinde kafanda türlü türlü düşünce vardı. Bunların çoğu da vahşice hatta ilkeldi. Ama hiçbir şey umduğun gibi olmayınca boşluğa düştün. Aslında olmayan şeyler üzerine o kadar beklentiye girdin ki şimdi hiçbiri birbirini tutmayınca her şey yanlış gibi geliyor."

Cevap vermek yerine sessizce dinledim. Herkes bir şey söylüyordu ama benim kafamın içi bambaşka bir şey söylüyordu.

"Kendini bu kadar kapatma. Sana zarar vermek isteseydi emin ol bunu çoktan beş bin beş yüz elli beş kere yapardı."

"Zarar vermesi için illa fiziksel şiddet uygulamasına gerek yok."

Dediğim cümle ile Aysun kaşlarını çattı. Yüzündeki ifade aniden ciddiyete büründüğünde bu ani değişiminin nedenini merak ettim.

"Bir şey mi oldu?"

Sorgulayıcı ses tonu ile tek kaşımı kaldırdım.

"Ne gibi?"

"Sen söyle."

Aysun kararsızmış gibi görünüyordu. Neyden bahsettiğini bilmiyordum ama bu rolü oynamaya karar verdim.

"Aranızda bir şey mi oldu?"

"Sürekli beraberiz. Ne gibi bir şeyden bahsediyorsun?"

"Sana şiddet uyguladı mı?"

Aklıma birbirimize bağırdığımız zaman geldi. Ailesine burnumu soktuğum için fena sinirlenmişti.

"Psikolojik şiddet mi? Burada kaldığım her an..."

"Verda ciddiyim."

Hafifçe kaşları çatılmış ve ciddiyetin ötesinde hafif bir endişeyle bana bakıyordu. Gerilmeye başladım. İşin rengi değişiyordu.

"Sana zarar vermeye kalktı mı?"

"Böyle bir ihtimal mi var?"

"Soruma soruyla yanıt verme!"

"Niye bu kadar gerildin birden bire? Güvenmiyor musun arkadaşına?"

"Konu bu değil!"

"O zaman?"

Aysun rahatsızca yerinde kıpırdandı. Derin bir nefes verirken gözleri odanın her yerinde geziniyordu.

"Onun psikiyatrı olduğumu biliyorsun, değil mi? Eğer sana karşı anormal bir davranışı varsa bunu bilmem gerek."

Aysun'u baştan aşağı süzdüm. Yansıtmamaya çalışsa da endişeli bir hali vardı ama bu endişesi benim için mi yoksa İstanbul için mi çözemiyordum. Çok büyük ihtimalle İstanbul içindi.

"Kendisi zaten normal biri değil. Ama bana davranışlarında bir gariplik var mı diye soracak olursan daha olmadı. Fakat hareketlerine bakılırsa olma ihtimali de yüksekmiş."

Beceriksizce sırıttı.

"Sanmıyorum. Sen onun hakkından gelirsin."

Daha fazla konuşmak yerine ayağa kalktım. Salondan çıkıp odama ilerledim. İçeriye girdiğimde Aysun'un dedikleri kafamı kurcalamıştı. İstanbul'un normal olmadığını biliyordum ama Aysun'un dedikleri, o tepkisi ve yüz ifadesi gerilmeme sebep olmuştu.

Ayrıca Oktay'ın söyledikleri ile de çelişiyordu biraz. Katil ile alakası yok demişti Oktay ama Aysun onun bana zarar verebilme ihtimaline inanıyordu. Ama bir yandan ikisine de güvenemiyordum çünkü ikisi de gelgitli insanlardı. Ki bunu Oktay da kabul etmişti.

"Hay sıçayım ya!"

Acaba Aslan ne düşünüyordu? Sonuçta İstanbul ile daha önceden tanışıyorlardı. Ve diğerlerine nazaran daha aklı başında duruyordu.

Ben odanın içinde volta atarken kapım çalındı.

"Gel!"

İçeriye Aysun ve Oktay girdi.

"Biz gidiyoruz Sinsirella! Gel bir veda sarılması yapalım."

Oktay bir anda bana sarılıp geri çekildi. Aysun da bana sarılıp geri çekildiğinde üstümdeki şaşkınlığı yeni atabiliyordum.

"Benim bildiğim sarılmalar genellikle karşılıklı olur."

"Hadi defolun gidin artık!"

Kapıdan gelen sesle hafifçe kafamı eğip baktım. İstanbul bıkkınca kapının eşiğine yaslanmış somurtuyordu.

"Ne oldu, kıskandın mı genco?"

"Neyini kıskanayım lan senin?"

"Bak diyorum bu bizi sevmiyor. İstemiyor bizi."

Oktay, Aysun'a fısır fısır konuşurken Aysun elini yüzünü bastırıp kendinden uzaklaştırdı.

"Ağzın kokuyor, git sakız çiğne. Görüşürüz cano!"

Aysun gülerek odadan çıkarken Oktay söylenerek peşinden gidiyordu. Bir yandan da elini ağzına götürüp hohluyordu.

"Nasıl kokuyor be? Hiç de kokmuyor! Yalan söylüyorsun!"

İstanbul bana kısa bir bakış atıp göz devirdi.

"Seni şu iki salakla bırakmayı gerçekten istemezdim dedektif."

Yolcu etmek için peşlerinden gitmemişti. Ben de bunu fırsat bildim.

"Eee, son durum ne?"

Kapıya yaslanmayı bırakıp içeriye girdi. Bir yandan da çenesini ovuşturuyordu.

"İki gün sonra baskın yapacağız, son durum bu."

"Daha bir hafta olmadı."

"İşleri erkene aldım."

Pis pis sırıttı.

"Hazır mısın iddianın sonuçlarına?"

Ben de onun gibi pis pis gülümsedim.

"En başından beri. Sen hazır mısın?"

"En başından beri."

Gözlerimi devirdim.

"Aysun biraz bahsetti. Detayını sen anlatacakmışsın."

"Bence öğrendiklerin sana yeter dedektif. Sen asıl bana şu telefon konuşmasını anlatsana." dedi üzerime doğru gelip. Hangi telefon konuşması olduğunu elbette biliyordum, bunu öğreneceğini de biliyordum. Beni geren şey üzerime üzerime doğru gelmesiydi ve ben geri adım atmamak için zor duruyordum.

"Bence öğrendiklerin sana yeter İstanbul."

Verdiğim yanıta gülüp elini kaldırdı. Saçıma dokunacağı sırada elini tutup ittirdim ve bu bahaneyle de bir adım geriye gittim.

"Saçıma dokunma demiştim."

O ise ben açtığım aralığı kapattı.

"Ne bulmayı umuyordun dedektif?"

"Aradığım bir şey olmadığı için bulmak istediğim bir şey de yoktu."

"Bilgisayarları kurcalamışsın."

"Masanın üzerindeki kağıtları da kurcaladım." dedim omuz silkerek. Önemsiz bir şey gibi davranırsam sorun olmazdı. "Ayrıca kapıyı açık bırakan sensin. Ne bekliyordun? Diğer odaları kilitlediğin gibi onu da kilitleseydin."

Tek kaşını kaldırdı.

"Açmak için epey uğraştın anlaşılan."

"E tabi. Baya oluyor gerçi ama uğraştım."

Yine güldü.

"Orada sana göre bir şey yok demiştim dedektif."

"O zaman niye kilitli?"

"Özel diye bir kelime hiç duydun mu dedektif?"

"Özel alan gibi mi? Ben duydum ama sen hiç duymamışsın galiba." dedim aramızdaki az mesafeyi kastederek.

"Ne de güzel konu değiştirirmiş." dedi daha çok yaklaşarak. Yüzündeki alaycı sırıtma sinirlerimi daha çok geriyordu.

"Evet, çok güzel konu değiştiririm. Şimdi de bir daha değiştiriyorum. Lev tahmin ettiğim gibi dedektif değil. Ne düşünüyorsun? Aklında ne var?"

İstanbul şaşırmış gibi yapıp bir elini kalbine koydu.

"Sen az önce beni mi düşündün? Ah, heyecandan kalbim çok hızlı atıyor!"

Yüzümü buruşturdum.

"Senin ne bok yediğin umurumda değil. Ben hala o Büyük Gün'deyim. Kim bana suikast düzenledi? Eğer Lev ajansa pekala bu kişi o olabilir. Birileri DNA testinin sonucunu değiştirdiği için bir anda şüpheli konumuna düşmüştüm çünkü!" dedim son cümleyi imayla söyleyerek.

İstanbul bu sefer gülmedi. Bir eli yine çenesine gitti.

"Sana suikast düzenleyenin Lev olduğunu zannetmiyorum. Bir Rus ajanı o kadar aptal olamaz."

"Kim o zaman? Tahmin ettiğin kişi kim?"

"Seni kafeye çağıran adamı hatırlıyor musun?"

Kaşlarım çatıldı. Hafızamı yokladığımda aklıma ilk gelen aynadan gördüğüm bana silah doğrultan korumaydı. Sonra o mafyanın yüzü de gözlerimin önüne geldi. Siktir! Bunu nasıl düşünememiştim?

"O mu yaptı? Sırf ona yardım etmedim diye benden intikam mı aldı?"

İstanbul düşünceli bir şekilde kafasını iki yana salladı. Bana değil yere odaklanmıştı.

"Bu kadar basit bir adam değil. Eğer intikam isteseydi seni daha önce öldürürdü."

"O zaman neden ondan şüpheleniyorsun? Ve o değilse kim?"

"Şüphelenmekten ziyade suçlayabileceğim tek kişi o dedektif."

Gözlerimi kısıldı.

"Bence bunu pek de detaylı araştırmadın."

Gözlerini nihayet bana çevirdi.

"Detaylı araştırmadım, doğru. Çünkü gerek yok. Uzun süre misafirimsin ve ben yanımda sana zarar gelme olasılığı yok kadar az."

Tek kaşımı kaldırarak konuştum.

"İddiayı unutuyorsun."

"İddianın kazananı belli."

"İddia olmasa bile sonsuza kadar yanında kalacak halim yok."

İstanbul bu dediğime cevap vermedi. Onun yerine bakışlarını yine yere sabitleyip düşüncelerine daldı.

"Lev'in aslında kim olduğunu bilmiyorum ama bulurum. Amacı muhtemelen beni yakalamak ama neden? Bu emri kimden aldı? Yeraltı için mi çalışıyor yoksa devlet için mi?"

Kendi kendine mırıldanarak konuşuyordu. Eli ise bir türlü çenesinden düşmüyordu.

"Neyse, hallederiz. Şu iddiayı bir kazanalım da." diye sırıtmaya başladığında sinirle omzuna yumruk attım.

"Bıktım senin sırıtmalarından!"

Aşağılanmaya tahammülüm yoktu.

"Yüz ifademe kadar karıştığına göre bu iş tamamdır dedektif."

"Ne işinden bahsediyorsun lan? Kafada kurma konusunda üstüne yok!"

"Papatya çayı yapacağım, ister misin?"

"Bir tarafına sok o papatya çayını!"

Kahkaha attı. Adama küfür ediyoruz hoşuna gidiyor resmen anasını satayım!

"Bana yardım etmek ister misin dedektif?"

"Papatya çayı yapmana mı yardım edeceğim?"

Bu sefer daha yüksek sesle kahkaha attı.

"Ben Riccardo'dan bahsediyordum ama seninle papatya çayı yapmaya da tamamım dedektif."

Yüzümü buruşturdum. Nasıl bu kadar aptal ve saf olabilirdim? Salak Verda, mal Verda!

"Ne yapacağım?"

"Benim söylediklerimi not alabilirsin, önemli gördüğün yerleri söylersin, planı öğrenirsin."

"Neyim ben, asistanın mı?"

"Keyfin bilir dedektif."

Arkasını dönüp odadan çıkarken gururum kırıla kırıla tıpış tıpış peşinden gittim. Amacım sadece planını öğrenmek değildi. İstanbul'un ne kadar yakınında olursam onu o kadar iyi gözlemlemiş olurdum. Hem belki hiç aklıma gelmeyecek bir şey de öğrenebilirdim.

Merdivenlerden yukarı çıkarken aklıma kilitli üç oda geldi. İstanbul hiçbirine göz ucuyla bile bakmadan çalışma odasına ilerlerken benim adımlarım yavaşlamıştı.

"Bir tanesi yatak odan."

Kurduğum cümle ile durup bana baktı.

"Bir tanesi işkence odan olsa diğeri ne?"

Üç odanın içinde neler olduğunu aslında Aysun söylemeden önce de tahmin ediyordum ama artık kesinleşmişti.

"İşkence odası yok dedektif."

Kaşlarımı çattım.

"Nasıl yok? İşkenceyi nerede yapıyorsun o zaman?"

"Başka bir yerde."

"Vay anasını, harbi mi?" dedim yapmacık bir şekilde. O ise bana aldırmadan gözlerini odalarda gezindirdi.

"Neden bu kadar meraklısın?"

"Mesleki deformasyon olabilir, bilemiyorum."

Konuşmadığını görünce devam ettim.

"Niye söylemiyorsun? Bir şey saklamıyor olsan söylersin."

"Saklamadığımı söylemedim."

Tek kaşımı kaldırdım.

"Katil olmandan daha büyük sırrın mı var?"

Bir eli ensesini buldu. Kararsız görünüyordu.

"Hadi ya! Senden kapıyı açmanı istemiyorum. Yani en azından şimdilik. Sadece içeride ne var onu merak ediyorum. Niye bu kadar düşündün ki?"

Oflayarak göz devirdi.

"Sen değil de başkası bu soruyu sorsaydı çoktan başımdan savmıştım dedektif."

Gülümseyerek cevabını bekledim. Bu cümlenin ne anlama geldiğini sonra düşünecektim. Ya da düşünmeyecektim. Her zamanki gibi sulanıyordu işte.

"Şu yatak odam." dedi sağdaki odayı göstererek. "O odada enstrümanlarım var. Tahmin edersin ki bestelerimi orada yapıyorum. Diğer odada suçluları öldürmeden önce sakladığım kişiler var. Şu an boş tabi. Sadece bir sandalye var."

Ortadaki müzik odasıydı. Ve şu anda en çok ilgimi çeken bu odaydı.

"En çok müzik odasında vakit geçiriyorsundur herhalde?"

Kafasını salladı. Bakışları müzik odasından başka bir yeri bulmuyordu.

"Ben senin hiç şarkı söylediğini duymadım."

"Arabadayken söylemiştim."

"Rastgele söyledin. Gerçekten sesini hiç duymadım." dediğimde bakışlarını bana çevirip sırıttı.

"Çok mu merak ettin sesimi?"

Aysun'un korkunç güzel benzetmesini merak ediyordum daha doğrusu.

"Meraklı olduğumu söylemiştim." dedim omuz silkerek.

"Müzikten hoşlanmıyorsun ki."

Bunu gerçekten üzülerek hatta sanki hayal kırıklığına uğrayarak söylemişti ve bu şaşırmama neden oldu.

"Müzikten hoşlanmıyorum değil. Sadece sık sık şarkı dinlemiyorum."

Hem vaktim olmuyordu hem de pek müzik zevkim de yoktu. Afra'nın ısrarı üzerine arada sırada arabadan radyoyu açardım ama kendim bir kulaklık alıp şarkı dinlemezdim.

"Aynı şey." dedi omuz silkerek.

"Tamam, ne olursa olsun merak ediyorum." Tek kaşımı kaldırıp küçümseyici bir bakış attım. "Sesin kötü de söylememek için bahane mi arıyorsun sen?"

Kaşları çatıldı.

"Sesim gayet güzel."

Burun kıvırdım.

"Yaşlısın sen. En fazla ne kadar güzel sesin olabilir?"

Ağzı hafifçe açıldı ve yeşil gözleri büyüdü. İnanamayarak bana bakıyordu ve şu anda fazla komik görünüyordu.

"Sen ciddi misin?"

"Evet, şaka yapar gibi bir halim mi var?"

Kafasını iki yana salladı.

"İnanılmaz. Gerçekten inanılmaz ve dayanılmaz."

"Hala bahane üretmeye çalışıyorsun."

"Hiç de bile!"

"Kanıtla o zaman." dedim kışkırtmaya çalışarak. O ise boynunu arkaya atıp ofladı.

"Bana oynadığını bilmeme rağmen..." Gözlerini kapatıp işaret ile baş parmağını burun kemiğine bastırdı.

"Alt tarafı şarkı söyleyeceksin. Eğer sesin güzelse bu senin bir sorun olmamalı."

Gözlerini açıp bana baktı. Kısa bir an sessiz kalıp konuştu.

"Bir gün söyleyeceğim. Gerçekten bir gün sana şarkı söyleyeceğim dedektif. Ama o gün bugün değil."

Gözlerimi devirdim.

"Aynı şeyi ismin için de söylemiştin."

"Şarkıyı söylediğim gün ismimi de söyleyeceğim."

"Yani çıkmaz ayın son çarşambası."

"Söz veriyorum."

Arkasını döndü ve çalışma odasına ilerledi. Bense derin bir nefes verip arkamdaki odaya baktım. Pekala, bence yeterince ileriye gidebilmiştim. Sonra daha fazlası için uğraşırdım.

𝄢𝄢𝄢

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.