İçeriğe geç

İstanbul Katili

Bölüm 50 · 14 dk okuma

İstanbul Katili

Bölüm 50

Kadın Pazarlıkçıları

Kahvenin son yudumunu da kafaya dikip sehpaya koydum. Geri arkama yaslandığımda başımdaki ağrıyı görmezden gelmeye çalıştım. Saatlerce veterinerde beklemiştik. En sonunda kadının "Beklemenize gerek yok ben size haber veririm." demesiyle İstanbul beni zorla eve getirmişti.

İşaret ve orta parmağımı birleştirip şakağıma masaj yaptım. Ağrı geçmiyordu ve bu sinirlerimi bozuyordu. Üzerimde bir halsizlik de vardı ama uyuyamıyordum da.

"İyi misin dedektif?"

Kapanan gözlerimi aralayıp İstanbul'a baktım. Karşıma oturup kollarını göğsünde kavuşturmuştu.

"İyiyim diyelim."

"Mocha'yı düşünüyorsan..."

"İyiyim dedim."

Veterinerden çıkmadan önce kedinin erkek olduğunu öğrenmiştik. Bu yüzden anlaştığımız gibi ismini Mocha koymuştuk ama bu bana garip geliyordu. Veterinerde duygusal anlamda çöküntü yaşadığım için ne dediğimin ya da ne yaptığımın farkında değildim. Ama şimdi geriye dönüp olanları düşününce çok... garip ve saçma geliyor. İstanbul gibi bir seri katil resmen önümde diz çöküp beni teselli etmekle uğraşmıştı. Saçmalığın yanı sıra benim için gurur kırıcıydı.

Hoş, yavru kediye bakarken ki bakışları hiç bir katilinkine benzemiyordu. Ne kadar üzüldüğünü kendi gözlerimle görmüştüm.

Son dedikleri de aklımdan çıkmıyordu.

"Zamanında kimse benim hakkıma sahip çıkmadı dedektif."

"Yaşadığımı kimse yaşamasın diye bu kadar didiniyorum."

Bu dedikleri aklıma elindeki yanık izini de getiriyordu.

"Ben kötü bir adam değilim dedektif. Öldürmekten zevk almıyorum."

Sikeyim, bu adamın hiç ortası yok! Kana susamış, vahşi, insan dışı bir yaratık sanıyordum ben bu herifi. Ama görünen o ki hiç de öyle değilmiş.

O şerefsiz Aslan da İstanbul'un yanındaydı.

Medya her ne kadar işin dalgasında ve sapıklığında olsa da ciddi ciddi İstanbul'u savunanlar da vardı.

Oflamamak için kendimi zor tuttum. Ne olursa olsun, bir şeyler yanlıştı. Öldürmek çözüm olamazdı. Hem nereye kadar öldürebilirdi ki? Bir yerde durması gerekecekti. Şimdi cinayetler azalmış olsa bile İstanbul durduğunda yine artacaktı. Öldürmek kalıcı bir çözüm değildi. Ayrıca öldürmek benim için hala bir kurtuluş yoluydu. İstediği kadar işkenceye maruz bırakabilirdi. Fark etmez, o adamın dört duvar arasında kafayı yemesi gerekiyordu. İlla bir ceza verilecekse bu şekilde psikolojik bir ceza verilmesi belki daha acımasız ama daha doğru olurdu. Dört duvar arası kurtulabileceği bir yer değildi çünkü.

"Kafanı neyin kurcaladığını söylemek ister misin dedektif?" Başını omzuna doğru eğerek sırıttı. "Eğer iddiayı düşünüyorsan korkma dedektif. Senin için bu kadar sorunsa hiçbir şey istemem."

Kaşlarım çatıldı.

"Alakası yok. İddiayı ben kazanacağım."

"Göreceğiz."

"Keşke artık bir an önce görsek! Sen de rahatla ben de rahatlayayım."

"İddianın sonuçları seni pek rahatlatmayacak dedektif."

Göz devirdim. Bu herifin kendinden bu kadar emin olması sinir bozucuydu.

"Aynen, götüm."

İstanbul küçük bir kahkaha atıp telefonunu çıkardı. Kendisi telefonda gezinirken bense boş kahve kupasına bakıyordum. Zihnim tonla düşünceyle meşguldü ama artık takip bile edemediğim için ne düşündüğümü de bilmiyordum.

Öte yandan iddianın sonucu beni korkutmuyor da değildi. İstanbul kendinden her zaman emindi ama yine de bu dik duruşu içimde şüphe uyandırıyordu. Pekala, Türkiye'de adalet yoktu ama İtalya'da da mı yoktu? O adam Türkiye'de değil, İtalya'da hapse girecekti. Ama eğer dediği kadar güçlü bir mafyaysa girmeye de bilirdi. O zaman ne bok yiyecektim? Daha benden ne istediğini bile söylememişti. Salaklık edip teklifini kabul etmiştim. Hayır, teklifi ona ben sunmuştum!

Şans, bir kereliğine de olsa yanımda duramaz mısın?

İyi düşünmek istiyorum. O adamın yakalanması benim tek umudumdu. İstanbul'dan kurtulabilirdim. Sonra da onu içeriye tıkardım.

Onu ters kelepçe ile hayal ettim. Fakat hemen sonrasında dedikleri aklıma geldi. Kendince bana anlatmaya çalıştıkları zihnime bir bir düşerken sıkıntılı bir nefes vermemek için kendimi tuttum.

Göz ucuyla İstanbul'a baktım. Yüzü ifadesiz olsa da gözünü telefonundan kaldırmıyordu. Mocha'ya nasıl baktığı geldi aklıma. Ya da çöpte bulduğumuz o zavallı kızın cesedine bakarken ki bakışları. Böyle zamanlarda bir katile benzemiyordu. Hele ki kafamdaki caniye hiç benzemiyordu.

Kafamı kaşıdım. Neden sürekli aynı yere dönüp duruyordum? Bir yanım içeriye tıkmak istiyordu. Bu mantıklı olandı. Ama bir yanımda buna karşı geliyordu. Ki karşı gelen yanımın geçerli bir sebebi de yoktu. Fakat beni huzursuz etmeye yetiyordu.

Kaçırdığı günü saymazsak bana bir kere bile kötü davranmamıştı. Ne kadar bunu yüzüme vurup dursa da dediği kadar vardı. Bana fazla iyi davranıyordu. Aysun ve Oktay da öyle. İstanbul'un iyi niyetini takıntıya vurabilirdim ama Aysun ve Oktay? Onları İstanbul mu zorluyordu yoksa gerçekten mi bana iyi davranıyorlardı?

Yalanı hemen anlardım. Asla gözümden kaçmazdı. Aysun ile olan küçük kahve sohbetimizde ne bir yalan ne de bir samimiyetsizlik hissetmiştim. İçten görünüyordu. Oktay zaten bambaşka bir alemdeydi.

Hay sikeyim, lanet olsun! Zihnimi sıfırlamak istiyorum!

"Gene neye kaşlarını çattın dedektif?"

İstanbul'un sorusuyla bakışlarımı kupadan çektim. Kendisi hala telefona bakıyordu.

"Benim tepkilerimi izleyeceğine işine bak!" diye patladım. O ise yine suratıma bile bakmadan sırıttı.

"Birçok şeyi aynı anda yapabiliyorum dedektif."

"Yapma o zaman zıkkım olası!"

"Gerçekten ağzın çok bozuk dedektif."

Oysa ben daha küfür bile etmemiştim!

"Niye benimle uğraşıp duruyorsun?"

"Eğlenceli."

Ne kadar basit, tek kelimelik bir cevap. Keşke benim için de eğlenceli olsa.

"Ben eğlenmiyorum."

"Senin eğlenmen önemli değil zaten. Benim eğlenmem yeterli."

"Siktir git eğlenceyi başka yerde ara!"

"Fazla agresifsin dedektif. Bu kadar sinir bünyene fazla."

"Yok mu lan senin bana verebileceğin görev mörev?"

Sorduğum soruyla İstanbul nihayet başını telefonundan kaldırdı.

"Henüz yok. Üstünde çalışıyorum daha."

"Ne bu? Denek mi?"

"Benzetme yeteneğine hayran olduğumu söylemiş miydim?"

"Maalesef ki birçok kez."

"Harika!"

Gevşek gevşek gülerek ayağa kalktı.

"Benim çıkmam lazım dedektif. Aysun ve Oktay gelir birazdan."

"Nereye?"

Koltuktan kalkıp peşinden giderken o direkt kapıya yönelmişti. Kabanını giyerken bana göz kırptı.

"Bir katilin işleri bitmiyor dedektif."

Yüzümü buruşturarak göz devirdim. Kapıyı açtığında soğuk hava yüzüme hücum etti. Arkasından kapıyı kapatırken son kez bana baktı. Kapıyı üstüme kilitlediğinde tekrar göz devirdim. Kaçacak halim yoktu zaten!

Oflayarak şöyle bir etrafa baktım. Daha sonra aklıma gelenle hızla merdivenlere yöneldim. Yukarıya çıkıp karşımdaki kapılara baktım. Bir hevesle hepsini teker teker deneyip açmaya çalıştım. Ama becerememiştim. Kapılar kilitliydi.

"Hay soktuğumun göt lalesi!"

Sinirle geriye çekilip koridorun sonundaki İstanbul'un çalışma odasına baktım. Bu sefer oraya ilerledim ve kapıyı açmayı denedim. Hiç zorlanmadan açtığımda kaşlarım çatıldı.

Bütün planlarının olduğu çalışma odasını kilitlemiyor ama diğer üç kapıyı kilitliyordu öyle mi? O üç kapıda ne vardı da bu kadar önemliydi?

Çalışma odasına girdiğimde her zamanki gibi etrafın karanlık olduğunu gördüm. Ama bütün bilgisayarların ekranı açıktı. Işığı bulup lambanın odayı aydınlatmasını sağladım. İstanbul karanlıkta rahat ediyor olabilirdi ama benim gözlerimi bozmaya niyetim yoktu.

Masasına gidip dönen sandalyesine oturdum. Önümdeki tonlarca kağıt yığınına, dosyalara baktım. Bazı dosyalar tanıdıktı. Daha önce öldürdüğü kişilerin bilgileri de vardı.

"Bu adam hiç tertip düzen bilmez mi?"

Öldürdüğü adamın dosyasını niye hala tutuyordu ki? Ayrıca masası fazla dağınıktı. Yerlere bile taşıyordu.

Sırayla dosyalarını incelemeye başladım. Kurbanlar, öldürülecekleri yerler, fotoğraflar, şahsi bilgiler ve İstanbul'un önemsiz notlarından başka bir şey yoktu. Bunun üzerine kafamı kaldırıp bilgisayarlara baktım. Aklıma gelen şeyi neden daha önce düşünemediğim için kendime kızdım.

Bilgisayardan Afra'ya mesaj atabilirdim.

Afra ise koca bir ekibi toplayıp beni kurtarırdı. Buraya baskın yaparlardı.

Elim heyecanla klavyeye gittiğinde duyduğum telefon sesiyle hareket etmeyi bıraktım. Birkaç saniye telefonun sesini dinledim. Masaya baktığımda ortalıkta görünmüyordu. Kağıtları oradan oraya savurup telefonu buldum. Kaşlarım çatıldı. Telefon tuşluydu ve kimin aradığı belli değildi.

Açıp açmamak arasında kararsız kaldım. Belki de İstanbul beni şu anda deniyordu. Evden dışarı çıktığı gibi soluğu burada alacağımı biliyordu ve beni deniyordu.

Fakat bu düşünceyi fazla umursamadım. Siktir etsene! Madem bunu yapacağımı biliyordu o zaman sonuçlarına da katlanırdı. Ben güvenmesi gereken en son kişiydim sonuçta.

Telefonu açıp kulağıma götürdüm ve tanıdık sesin kulağıma dolmasıyla kaşlarım çatıldı.

"Alo? Dostum müsait misin değil misin bilmiyorum, hiç de umurumda değil, beni dinlemek zorundasın. Acil!"

Aslan'ın sesi telaşlı ama bir andan da heyecanlı geliyordu.

"Duyuyorsun musun lan beni? Konuşsana!"

Sesimi kalınlaştırıp boğazımı temizliyormuş gibi yaptım. Fakat Aslan bunu yanlış anlamıştı.

"Homurdanma it! Sana yardımcı olmaya çalışıyoruz şurada! Dinle beni, hani sana milyon kere Lev'den şüphelendiğimi söylemiştim ya. Haklıymışım! Herif bir Rus ajanı!"

Gözlerim büyüdü. Lev'in bir dedektif olmadığını seziyordum zaten ama bir ajan? Aklıma emniyetin en altında konuştuğu kişi geldi. Devlete mi çalışıyordu yoksa o da mafyalarla beraber miydi?

"Niye tepki vermiyorsun lan? Adam ajan diyorum, ajan! Henüz kim için çalıştığını bile bilmiyoruz. Ne için çalıştığını da bilmiyoruz. Emniyette niye çalışıyor onu da bilmiyoruz. Neredeyse hiçbir sik bilmiyoruz!"

Aslan'ın sesi öfkeli çıkıyordu. Aynı zamanda telaşlı. Arada bağırıyor sonra emniyette olduğunu hatırlayıp sesini alçaltıyordu. Ama Lev'in ajan olduğunu nasıl anlamıştı?

"Orada mısın götünü siktiğim? Cevap versene!"

Yüzümü buruşturdum. Aslan benim yanımdayken nadiren küfrederdi ama İstanbul'un yanındayken hiç de kelimelerini sakınmıyordu anlaşılan. Konuştuğundan beri organ morgan hiçbir şey bırakmamıştı.

"Alo!?"

Telefonu suratına kapattım. İstanbul bunu elbet öğrenecekti. Ama bu şu an düşüneceğim en son şeydi. Kafamın içinde sadece Lev dönüyordu. Lev... gerçek ismi Lev bile olmayabilirdi.

Peki amacı ne olabilirdi? İstanbul'u bulmak mı? Koskoca Ruslar, İstanbul'u bulmak için bir ajanı basit bir emniyete mi göndermişti? İstanbul'u bulduktan sonra ne yapacaktı? Kaçırıp Rusya'ya götürmeyi mi planlıyordu yoksa hemen işini bitirmeyi mi?

Kafamı iki yana salladım. Şu anda bunu düşünmenin sırası değildi. Afra'ya mesaj atmam gerekiyordu. Fakat Aslan ile değil başka bir ekiple gelmesi gerekecekti. Ve bunun gizli olması gerekiyordu. Eğer Aslan'ın kulağına giderse hemen soluğu İstanbul'da alırdı. Ya da kendi de engel olabilirdi.

Tekrar bilgisayarın başına oturdum ve açık sayfayı kapatmak için tıkladım. Ama sayfa kapanmamıştı. Kaşlarım çatıldı. Üst üste sertçe bastım. Fakat bir işe yaramıyordu. Sayfa kapanmıyordu.

"Bu ne lan?"

Sayfayı kapatmadan Google'a girmeye çalıştım ama açılmadı. Hızlı hızlı onun da üstüne bastım ama gene hiçbir şey olmadı.

"Siktir!" Ekranı mı kilitlemişti? Bilgisayarda böyle bir şey yapmak mümkün müydü?

Sırayla bütün bilgisayarları denedim. Ama hiçbiri çalışmadı. Hatta bazılarında fare imlecini bile hareket ettirememiştim.

"Vay orospu çocuğu!"

Sinirle bilgisayarı bıraktım. Demek bu yüzden kapıyı kilitleme gereği duymamıştı. İt oğlu it! Zeki puşt!

Oflayarak odaya şöyle bir bakış attım. Aslan'ı bu odada ilk gördüğüm yere takıldı gözüm. Duvara ilerledim. Ellerimle duvara dokunup kapıya benzer herhangi bir işaret aradım. Ama yoktu. Dümdüz duvar vardı sadece.

Kaşlarım çatıldı. Yanlış yere mi bakıyordum? Hayır, burası doğru yerdi. Başka bir sırrı mı vardı?

Yere eğildim ve duvarın dibini incelemeye başladım. Normal, sıradan bir duvar gibiydi. Ama buradan Aslan'ın geçtiğini biliyordum. Ellerimi hem duvarda hem de yerde gezdiriyordum. Belki açılmasını sağlayacak anahtar, düğme, tuş ya da her ne ise, başka bir yerdeydi.

Yerde resmen emekliyordum. Başka zaman olsa bunu küçük düşürücü bile bulabilirdim ama şu an umurumda değildi. O kapıyı açmam gerekiyordu. İstanbul kaçsam dahi beni bulacaktı ama en azından vakit kazanabilirdim. Yüzünü biliyordum, arkadaşlarını biliyordum, yaşadığı yeri biliyordum, arabasını biliyordum.

Gözümün önüne buradan kaçtığım ve İstanbul'u ters kelepçe yakaladığım geldi. Ve peşi sıra içimdeki o garip pişmanlık. Ya da başka bir şey. Adını bile koyamıyordum ama bu lanet tarafım beni huzursuz ediyordu.

Umursamamaya çalıştım. Yerde emeklemeye devam ederken bir anda çalışma odasının kapısı açıldı. Kafamı kaldırdığımda karşımda dikilen Aysun ve Oktay'ı gördüm. Oktay bana sırıtırken Aysun'un inanamıyormuş gibi bir hali vardı.

"Ne oldu Sinsirella? Külkedisi olmaya mı karar verdin?" dedi beni süzerek. Sinirle ayağa kalktım. Aysun anında yanıma gelip kolumdan tutmuştu.

"Gerçekten seni çok iyi tanıyor."

Kimden bahsettiğini anlamamak için geri zekalı olmak gerekiyordu. Hışımla kolumu çektim. Ağzıma bir sürü şey geldi ama hepsini yutup odadan çıktım. Ne yararı vardı ki? Yakalanmıştım işte.

"Gerçekten seni çok iyi tanıyor."

Siktirsin gitsin.

Merdivenlerden inerken ayaklarımı yere vuruyordum. İstemsiz oluyordu. Hepsi sinirimdendi.

"Yavaş yavaş. Arkandan seri katil koşturmuyor."

Aysun'a en ters bakışımı atıp salona geçtim.

"Ne işiniz var sizin burada?"

"Gördüğün üzere seni kontrol etmeye geldik Sinsirella." dedi Oktay koltuğa rahatça yayılırken. Aysun da yanında yerini alırken omuz silkti.

"Açıkçası O bunu söylediğinde buna gerek olmayacağını ve çok saçma olduğunu söylemiştim. Ki öyle de. Ama şimdi anlıyorum, gerçekten sana arkanı dönemiyorsun."

Aysun'un dedikleri ile kaşlarım havalandı.

"Öyle mi? Beni kaçırıp bu eve hapseden sizsiniz, beni alıkoyan, bana istediğinizi yaptırmaya çalışan sizsiniz. Ama ben bu kapandan kaçmaya çalıştığımda güvenilmez mi oluyorum?"

"Bu kadın niye sürekli aynı şeyleri tekrarlıyor?" dedi Oktay göz devirerek.

"Çünkü seninle ne zaman konuşsam oturuyorsun ve beynin de götünde olduğu için ne demek istediğimi bir türlü anlayamıyorsun!"

Aysun bu dediğime başını arkaya atarak gür bir kahkaha patlattı.

"Harikaymış bu, bayıldım! Artık meşhur hakaretim bu olacak!"

Göz devirdim. Hepsi birbirinden anormaldi.

"Ne bok yiyorsanız yiyin. Sadece beni yalnız bırakın."

Yanlarından geçip salondan çıktım. Kendi odama girip kapıyı kapattım. Oflayarak ellerimi saçlarımdan geçirdim. Lanet olsun ya, lanet olsun!

Acaba Aslan mı söylemişti? Aysun ve Oktay zaten gelecekti ama İstanbul'un beni çok iyi tanıdığını söylemesi kafamı karıştırmıştı.

Odada volta atmaya başladım. Biliyorsa da biliyordu. Umurumda değildi. Zaten en sonunda öğrenecekti. Ki yanlış bir şey de yapmamıştım. Telefonu çalmıştı ve ben de açmıştım. Hem Lev konusu beni de ilgilendiriyordu. O adamla kısa süre de olsa beraber çalışmıştım ve işkillenmiştim.

Ben odada volta atmaya devam ederken kapım çalındı. Oflayarak bıkkınca nefesimi verdim.

"Ne var?"

Bağırışımla kapı açıldı. Aysun kocaman bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Elinde de iki tane tabak vardı.

"Sana tatlı getirdim!"

Neşeli sesi odayı doldururken bir tabağı elime tutuşturdu ve kendisi yatağıma atladı. Yatağımda yarı oturur pozisyonda tatlısını yerken ben kısa süren şaşkınlığımı üzerimden attım. Tiramisu getirmişti. Severdim.

"O bana tiramisu sevdiğini söyleyince ne kadar sevindim anlatamam. Benim en sevdiğim tatlı çünkü!"

Aysun heyecanla konuşurken İstanbul'un lafı geçmesiyle tekrar suratım asıldı. Nereden biliyordu ki anasını satayım! Ki tiramisuyu sevsem de en sevdiğim tatlı değildi.

"Hoş, senin en sevdiğin tatlı değilmiş. Ama olsun, sevmen yeter." dedi sanki içimden geçenleri duymuş gibi.

"Ayakta niye dikiliyorsun? Otursana." deyip koca yatakta bana yer açtı. Uğraşmak istemediğimden yanına oturdum ama tatlıyı yemedim. Sadece tabağı kucağımda tutuyordum. Aysun ise tatlının hiçbir yerini ziyan etmemek için çatalın her yerini yalıyordu.

"Kaç dilim yedin bugün?"

Aysun sorduğum soruyla afalladı. Sonra masumca sırıttı.

"Bu dördüncü."

Gözlerim büyüdü. Bende bile o kadar mide yoktu.

"Hiç bakma bana öyle. Seviyorum işte, ne yapayım?"

Bir çatal daha alıp keyifle ağzına götürdü. Bense hala çatalımı tatlıya sürmemiştim.

"Seni son görüşüm değil ama uzun bir süre birbirimizi göremeyeceğiz. O yüzden sana arkadaşlık yapmaya geldim." Göz devirdi. "Oktay ile baş başa yeterince kalacağım zaten."

Kaşlarım çatıldı.

"Niye uzun süre birbirimizi göremeyecekmişiz? Ve neden yeterince Oktay ile baş başa kalacaksın?"

Omuz silkti.

"O sana detayını anlatır. Ama kabataslak bahsetmek gerekirse bu sefer büyük bir şeyin peşinde."

Kafasını tatlıdan kaldırıp bana baktığında ciddiyete büründüğünü gördüm.

"Riccardo'yu biliyorsun, İtalyan mafyası, O'nunla iddiaya girdiğiniz adam."

"Aramızda geçen her şeyi size yetiştiriyor anlaşılan." dedim göz devirerek.

"Her şeyi değil, sadece bu çünkü önemli. Riccardo ve birkaç ortağı İstanbul'da garip bir yerleşke kurmuş. Yeraltı şehri gibi. Hatta gibisi az kalabilir. Bu yerleşkede kadınları pazarlıyorlarmış."

Cümlesinin sonlarına doğru sesi sinirli çıkmıştı.

"Neredeyse sekiz aydır bunu devam ettiriyorlar. Çalışmayan, işsiz, güçsüz kadınları kandırıp pazarlıyorlar. Adiler!"

Çatalını hırsla tatlısına batırdı. Bense kaşlarımı çatmış onu dinliyordum.

"Tehdit, şiddet, şantaj. Hepsi var. Orospu çocukları bunu kendi ülkelerinde de değil, burada yapıyorlar. Muhtemelen dikkat çekmemek için. Ortaklardan birinin dosyası kabarmaya başlamış. O'nun tahminine göre ekipten biri kuyusunu kazıyormuş ve adam batmaya başlamış. Bunun bahanesiyle önce İstanbul sonra Rusya diye planlamışlar. Amaçları aslında daha çok açılmak yani."

Yüzümü buruşturmadan edemedim. Bu gerçekten iğrençti.

"O ise bu yerleşkeyi patlatmak istiyor."

"Ne?"

Ağzımdan dökülen tek kelime ile Aysun alayla güldü.

"Ben de aynı tepkiyi verdim. Ama koydu kafasına bir kere. Patlatacak orayı. Ama önce nerede olduğunu bulması lazım. O yüzden de burada değil zaten. Araştırıyor. Bulduğunda," İki avucunu açıp etrafa savurdu. "BAM!"

Kaşlarımı çattım.

"Ama içerideki kadınlar? Ya da suçsuz çalışanlar?"

"Birincisi, içerideki çalışanların ne olduğundan haberi var ve hiçbiri masum değil. İkincisi, yerleşkeyi patlatmadan önce kadınları oradan çıkaracağız zaten."

"Riccardo'yu hapse tıkacağını söylemişti."

Kafasını sallayarak beni onayladı.

"Tıkacak zaten. Ama yerleşkeyi patlattıktan sonra. Hoş, iddiayı kazanacağına dair zerre umudum yok."

Dediklerine göre fazla şirin ve sevimli konuşmuştu. Karşımda oturmuş masum masum gülümserken içimi tedirgin etmişti. Aysun da kaybedeceğimi düşünüyordu. Oktay da kesin öyle düşünüyordur o zaman.

Kahretsin! Bir yeri mi kaçırıyordum? Herkes Riccardo'nun hapisten çıkacağına emindi ama ben değildim. Hapiste kalacağını düşünüyordum, fazla mı safça düşünüyordum?

Tanrım, lütfen iddiayı kaybetmeyeyim! Daha İstanbul'un ne isteyeceğini bile bilmiyorum!

"Neyse, ben daha moralini bozmayayım. Zaten yeterince bozulacak."

"Sağ ol ya!" dedim ters çıkan sesimle. Yine masumca gülümsedi.

"Bizde görüşemeyeceğiz çünkü plan yapıyoruz. Yerleşkeyi patlatmakla alakalı ki kendisi ilk defa bizden yardım istedi. Ama aynı zamanda hiçbir kadına zarar da gelmemeli. Aralarında çocuklar bile var! Onları sağ salim çıkarmalıyız. Ayrıca diğer ortaklar umurumuzda değil ama Riccardo'yu da sırf sizin girdiğiniz bu saçma iddia yüzünden korumak zorundayız." Son cümlesini söylerken göz devirmişti.

"Elimizde adamı öldürecek fırsat var, aptal bir iddia için kaybediyoruz. Ne kadar çocuksunuz!"

"Bunu senden İstanbul mu istedi?"

"Evet! Neymiş efendim, kendini kanıtlayacakmış. Ulan bu dünyada kötü biter mi sence? Başka kanıtlayabileceğin hiç mi bir şey yok? Yok, illa da iddiaya girdik kaybedemem de kaybedemem. Ağzında bu laf dönüp duruyor."

Kucağımdaki tatlıya baktı.

"Niye yemiyorsun? O kadar uğraşıp senin için yaptım."

"İştahım kalmadı."

Gerçekten de kalmamıştı.

"Haklısın. Şu güzelim tatlıyı yerken konuşulacak konular değil bunlar. Aptal kafam!"

Aysun ayaklandı. Bana tekrar gülümseyerek baktı.

"Sinirli olabilirsin ama içeriye gelsen güzel olur bence. Hem beni Oktay ile de yalnız bırakmamış olursun."

Arkasını dönüp odadan çıktı. Kapıyı arkasından kapattığında tatlıyı komodine bıraktım. Oflayarak avuç içlerimi gözlerime bastırdım.

Oyunu adil oynuyordu.

Kadınları kurtarmaya çalışıyordu.

Mafyaları öldürmeye çalışıyordu.

Tecavüzcüleri öldürmeye çalışıyordu.

Hayvanları katledenleri öldürmeye çalışıyordu.

Hiç tanımadığı gençlere, çocuklara sahip çıkıyordu.

Bin bir türlü pis işin döndüğü ve adaletin sağlanmadığı bu dünyada tek başına savaşıyordu.

Ve ben hala bu herifi hapse tıkmak istiyordum.

Böyle düşününce bir tarafımın neden beni huzursuz ettiğini anlamış oldum.

Çünkü içten içe onu haklı bulmaya başlıyordum.

𝄢 𝄢 𝄢

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.