İçeriğe geç

İstanbul Katili

Bölüm 2 · 11 dk okuma

İstanbul Katili

Bölüm 2

Özel Numara

Emniyetin önüne arabamı park edip indim. Güvenliğe kafa selamı verip içeriye girdim. Hızlıca koridorda ilerleyip beşinci kata çıktım. Sessiz ve boş koridorda ilerleyip Akif Bey'in odasının önüne geldim. Kendisi emniyet müdürüydü. Kapıyı çalıp içeriye girdiğimde oturduğu sandalyeden ayağa kalktı.

"Merhaba Verda."

"Merhaba Akif Bey."

Tokalaşıp ikimiz de oturduk.

"İstanbul hakkında bir kanıt bulmuşsundur umarım."

Sıkıntılı bir nefes verdim.

"Maalesef ki şuan için hayır. Ama muhtemelen yakın bir zamanda bulacağım."

Kaşlarını çatarak bana baktı.

"Ne demek istiyorsun?"

"İstanbul dün akşam bana bir not ve mp3 çalar gönderdi. Notta 'Bu bestem senin için dedektif. Umarım beğenirsin.' yazıyordu."

Akif Bey'in gözleri büyüdü. Heyecanla konuştu.

"Verda bu harika bir haber! Sonunda katil hakkında elde tutulur bir delil elde edeceğiz."

Ciddi misin, dercesine suratına baktım. Benim burada canım söz konusu canım!

"Harika gerçekten harika."

"Benim açımdan pek de harika değil ama neyse."

Mırıldanarak dediğimle Akif Bey sonunda olayı çakmıştı. Sahte bir üzgünlükle suratıma baktı.

"Çok üzgünüm Verda. Bir an çok odaklanmıştım. Fark edemedim olayın senin tarafından boyutunu."

"Her neyse, sorun değil. Ben sizi ek bilgilerde haberdar ederim. Sizin bana söyleyebileceğiniz bir şey yok sanırsam?"

"Maalesef."

"Görüşmek üzere."

Odadan çıktım. Aptal herif! Tamam sevin de bari bunu gözüme sokma.

Emniyetten çıkıp arabama ilerledim. Dün akşam aldığım notun üzerine arkadaşımla bir kafede buluşmak ne kadar mantıklıydı bilmiyorum. Aslında biliyorum. Mantığın 'm'si yoktu. Yine de çok da umurumda olduğu söylenemezdi.

Arabayı çalıştırıp Afra ile her zaman gittiğimiz kafeye sürdüm. Deniz kenarındaki bu kafeye ikimiz de bayılıyorduk. Kafeye vardığımda arabadan inip içeriye girdim. Afra'yı görür görmez hızlı adımlarla masasına doğru ilerledim. Yaklaştığımı görünce yüzündeki gülümseme ile ayağa kalktı.

"N'aber kız!"

İkimiz de birbirimize sarılıp oturduk.

"İyiyim canım, sen?"

"Ben de iyi gibiyim."

"İyi gibiyim derken?"

Sorgulayıcı ses tonumla omuzlarını silkti.

"Şu İstanbul moralimi bozuyor."

Ofladım. İşten kurtulmak için senin yanına gelmiştim oysa ki ben.

"Bir iz bulabildiniz mi? Artık dışarı çıkmaya korkuyorum. Şu etrafına bir bak, bu kafe her zaman dolu olurdu. Hiçbir masa boş kalmazdı."

Refleks olarak etrafa göz attım. Yedi ya da sekiz masa boştu. Diğer masalarda da iki üç kişi vardı.

"Biliyorum. Elimizden geleni yapıyoruz. Durum kontrolümüz altında." Ağzımdan çıkan yalanla derin bir nefes verdim. Kendi dediğime göz devirerek devam ettim. "Ne kontrolü ya? Herkese 'her şey yolunda' yalanını söylemekten ağzım alışmış. Daha bir saç teli bile bulamadık anasını satayım! Cinsiyetini bile bilmiyoruz. Nasıl yapıyor bilmiyorum ama arkasında asla iz bırakmıyor."

Afra sıkıntılı bir nefes verse de alayla güldü.

"Düşünsene; onu bir gün yakalıyorsunuz, mahkemeye çıkıyor ve onun avukatı benim."

Güldüm.

"Hayatımın şokunu yaşardım."

"Ben de. Zaten muhtemelen beni zorla tutuyordur. Hemen oracıkta ihbar edebilirsin."

"Hafızamın iyi olduğunu biliyorsun. Bunu aklımda tutacağım."

Sohbet akıcı bir şekilde ilerledi. Afra ile ne zaman buluşsak nefes almadan konuşuyorduk.

"Ay hadi biraz dolaşalım ya! Yürüyüş falan yapalım. Canım sıkıldı otur otur."

Elimi kaldırıp garsondan hesap istedim. Garson hesabı getirdiğinde tam elimi atmıştım ki Afra benden önce davrandı.

"Bugün bendensin."

"Olmaz öyle, yarı yarıya bölüşelim."

"Hayır."

"Sen bilirsin."

Hiç ısrar edemezdim. Kendi bilir. Afra sırıtarak cüzdanını çıkardı. Adisyonu açıp içine kartı koydu. Garson gittiğinde başka bir garson daha geldi. Bu sefer getirdiği adisyonu direkt önüme koymuştu. Kaşlarımı çattım.

"Beyefendi..."

"Bu sizin hesabınız."

Dedi ve ağzımı açmama izin vermeden hızlıca yanımdan uzaklaştı. Ben arkasından şaşkınlıkla bakarken Afra'nın sesiyle kafamı ona çevirdim.

"Sizin hesabınız, derken ne demek istedi?"

Ona cevap vermek yerine adisyonu açtım. İçinde katlanmış bir kağıt vardı. Kağıdı alıp açtım. Bu el yazısını tanıyordum.

Dedektif, bestemi beğendiğini umuyorum. Bütün bestelerime özenirim ama seninkine ayrı bir özendim. Umarım değerini bilir ve o besteyi her gün dinlersin. Hesabına gelecek olursak merak etme, insaflı biriyimdir. Vakti geldiğinde yavaş yavaş ödeyeceksin :)

Kaşlarım çatıldı. Notu okuduğum gibi kafamı kaldırıp etrafıma baktım. Herkes kendi halindeydi. Gözlerim garsonu aradı ama ortalıkta gözükmüyordu. Kahretsin! Ne ara toz oldu bu?

"Verda ne oldu? Ne yazıyor o kağıdın içinde?"

"Bekle."

Hızlıca ayağa kalkıp gördüğüm ilk garsonu durdurdum.

"Merhaba. Erkek, sarışın, kıvırcık saçlı ve ela gözlü bir garson burada çalışıyor mu? Burnu bir domuzunkine benziyor. Dudakları ince."

Ani çıkışım yüzünden garsonun şaşırdığı belliydi. Zar zor yutkundu. Eli ayağına dolanmıştı. Kekeleyerek konuştu.

"H-hayır. Burada öyle biri çalışmıyor. Siz kime bakmıştınız?"

Cebimden kimliğimi çıkarıp gösterdim.

"Dedektif Verda Atay. Size az önce anlattığım kriterlerde birini görmediğinize emin misiniz?"

"Hayır gerçekten görmedim."

Adam daha da paniklemişti. Fakat bunun nedeni muhtemelen ilk sorguya çekilişiydi. Gerçi buna sorgu da denmezdi.

"Pekala. Bu konuşma aramızda kalırsa çok sevinirim."

"T-tabi tabi."

Geri tekrar masaya döndüm. Afra endişeyle bana bakıyordu.

"Verda ne olduğunu anlatacak mısın artık?"

"Toparlan, arabada anlatırım. Kartını aldın dimi?"

"Evet."

İkimiz de kafeden hızlıca çıktık. Arabama binip karakola doğru sürmeye başladım. Kucağımda adisyon vardı.

"Ne yazıyordu o kağıtta?"

Ne yazdığını söylemektense direk kimden geldiğini söyledim.

"İstanbul'dan."

"Ne!?"

Afra korkuyla bana baktı. Sormaktan çekindiği belliydi. Kabullenmek istemiyordu.

"Lütfen bana sıradaki kurbanının sen olduğunu söyleme."

"Bilmiyorum. Ama araştırmalarıma göre kurbanlarını öldürmeden önce onlara bu tarz kağıtlar göndermiyor. Onları habersiz öldürüyor."

"Teşekkürler ya, içime su serpildi!"

Ters çıkan sesiyle alayla güldüm. Dün geceki olayı söylesem kalp krizi geçirecekti muhtemelen.

"Sakin ol. En fazla ölürüm."

"Sendeki bu rahatlık iyi ki bende yok."

"Bendeki bu rahatlık kimsede olmamalı zaten. Fazla tehlikeli bir rahatlığım var."

Emniyete kadar daha fazla konuşmadık. Afra durmadan bacağını titretmişti. Kendisi bunu yaptığının farkında değildi ama her strese girdiğinde bacağını titretiyordu.

Emniyete geldiğimizde arabadan indik. İçeriye girip merdivenlere yöneldim. Üç kat yukarıya çıktık.

"Nereye gidiyoruz?"

"Bir arkadaşıma."

Uzun koridorda ilerleyip Aslan Soysal yazan kapının önünde durduk. Kendisi bu emniyetin baş komiseriydi. Yaşına rağmen fazlasıyla iyi işler başarmış ve kısa sürede yükselmişti. Onunla kısa sürede anlaşmıştık ve kariyerinde yükselmek için neler yaptığını anlatmıştı. Pek temiz yükselmemişti elbette. Bazı arkadaşlarına ihanet etmesi gerekmişti. Ona bu yaptığından pişmanlık duyup duymadığını sorduğumda 'Yapmasam daha iyi olurdu elbet. Ama pişman mıyım, hayır. Yine de kimseye bu yolu tavsiye etmem.' yanıtını vermişti.

"Sen burada bekle."

Afra kafasını salladığında kapıyı çalıp içeriye girdim. Aslan beni gördüğüne memnun olmuş bir şekilde ayağa kalktı.

"Ooo, kimler gelmiş kimler! Nasılsın Verda?"

"Her zamanki gibi ne olursa olsun süperim."

"O da ne demek?"

Elimdeki kağıdı ve adisyonu önüne koydum.

"İstanbul'dan."

"Ne?"

Şaşırdığı belliydi. Yine de göz devirmemek için kendimi tuttum. Hiçbir zaman şu 'Ne?' soru kipini sevememiştim. Bana insanların cevaplamaktan kaçmak için kullandığı bir kalıpmış gibi geliyordu. Saçma belki ama yine de sinir oluyordum.

Öte yandan Aslan'ın tepkisi Akif Bey'in ki kadar sahte değildi. O gerçekten endişelenmişti.

"Bu adisyonu arkadaşımla kafede otururken bir garson bıraktı. Elinde şeffaf eldiven vardı ama yine de her ihtimale karşı bir parmak izi taraması yapılsın."

"Nereden biliyorsun elinde eldiven olduğunu, diye soracağım ama aklıma ne kadar dikkatli oluşun geliyor. Meslek sırrı galiba. Her şeyi tek bir bakışınla kavrayıp hafızana kaydediyorsun."

Sırıtarak saçımı savurdum.

"Her dedektif de yapamaz şimdi, hakkımı yeme."

"Doğru. Bu kadar mükemmellik zor."

"Evet ya. Bir süre sonra yoruyor. İnsan diyor, keşke azıcık kusurum olsa."

Aslan gülerek göz devirdi.

"Enerjine hayranım. Ben bunu bizim çocuklara teslim edeyim. Sen de istersen otur, bir kahve içelim."

"Teşekkürler ama arkadaşım dışarıda bekliyor şuan. Benim de eve gitmem gerek. Şu İstanbul hakkında daha detaylı araştırma yapmamız gerekiyor. Panoma yeni bilgiler ekleyeceğim."

"Sen nasıl istersen. Öğrendiğin her bilgiyi bana rapor et. Olmadı peşine ekip takarız."

Yüzümü buruşturup kafamı iki yana salladım. Daha önce peşime ekip takılmıştı ve fazlasıyla rahatsız olmuştum. Özel alanım kalmamıştı. Bunun bir daha tekrarlanmasına asla müsaade etmezdim.

"Durumum o kadar ciddi değil henüz. Hadi görüşürüz Baş Komiser Aslan."

"Akif Bey'in anlattıklarını düşünürsek durumun gayet de ciddi Dedektif Verda."

Oflayarak nefesimi verdim. Bütün karakola dün akşamki yaşadığım olay yayılmıştı anlaşılan. Aslında olması gereken buydu ama bunun bu kadar hızlı olmasını beklemiyordum.

"Boş ver. En iyi yerlerde eğitim aldım ben. Başımın çaresine bakabilirim. Görüşürüz Baş Komiser Aslan."

"Öyle olsun. Görüşürüz Dedektif Verda."

Gülerek odadan çıktım. Birbirimize mesleğimizle seslenmeyi seviyorduk. İlk tanıştığımızdan beri bu böyleydi.

Kapıyı kapatıp merdivenlere yöneldim. Afra hemen merdivenin yanındaki duvara yaslanmış dudağını dişliyordu.

"Hadi gidelim. Seni eve bırakacağım ve bir süre evden çıkmayacaksın. Zaten şu aralar ilgilenebileceğin bir dava da yok."

"Evet yok. İşime gelir."

Emniyetten çıkıp tekrar arabaya bindik. Dejavu olmuştum resmen. Her gün her gün, her gün her gün aynı yere gelip duruyordum. Yeter yav gına geldi! Şu İstanbul işi bir bitsin uzun bir süre emniyetin önünden bile geçmeyeceğim.

"Verda ben endişeleniyorum. Bu katil sana zarar vermeyecek olsa not göndermezdi."

"Elbette zarar verecek. Bu yüzden tetikte olmalıyız. Bir süre birbirimizden uzak duralım. Muhtemelen yakın arkadaş olduğumuzu biliyor, hatta belki de on iki senedir yediğimizin içtiğimizin ayrı gitmediğini bile biliyordur. Ama yine de tedbir amaçlı telefondan telefona görüşelim. O da önemli bir şey olduğu sürece."

"Öyle bir konuşuyorsun ki sanki ülkece ünlü bir katil peşinde değil."

"Canım için endişelenmeyi çok uzun zaman önce bıraktım. Yaşasam da olur ölsem de. Artık bir önemi yok benim için."

Kaşlarını çattığını hissedebiliyordum.

"Bazen şaka mı yapıyorsun yoksa ciddi misin çözemiyorum."

Sessiz kaldım. Ama dediğim şaka değildi. Gerçekten de canım için endişelenmeyi uzun zaman önce bırakmıştım. Zaten bu tarz mesleklere başvuran herkes canını gözardı ederek başlıyordu. Tek sıkıntı, ben mesleğe başlamadan önce de böyleydim. Hiçbir zaman canım için endişelenmemişti. Yaşamak ve ölmek bende bir duygu uyandırmıyordu.

Aynı zamanda canımın yanması da umurumda değildi. Hatta bazen canımın acıması hoşuma bile gidiyordu. Bu yüzden çocukken hiç kimsenin cesaret edemediği şeyleri yapıp azar işitiyordum.

Afra'yı nasihatlerinden sonra eve bıraktım. Üşenmeden saymıştım. Tam altı kere 'Dikkatli ol.' demişti.

Evime geldiğimde hızlıca elimi yıkayıp üstümü bile değiştirmeden panomun başına geçtim. Tam o sırada telefonum çaldı.

"Efendim Aslan?"

"Verda bana şu garsonu tarif edebilir misin?"

"Erkek, sarışın ve ela gözlü. Kıvırcık ama bonus değil. Domuz gibi bir burnu ve ince dudakları var. Tahminen otuz iki yaşında."

"Bu adam hangi kafede garsondu?"

"Melody Cafe'nin."

"Tamamdır teşekkürler."

"Kolay gelsin."

Telefonu kenara koyup panoya baktım. Tam yedi ay üç haftadır bu katilin peşindeydim ama bir türlü bulamıyordum. Sırf bu katil için gelen bütün davaları reddetmek zorunda kalmıştım. Bütün birikimimi bu katili bulmak için kullanıyordum. Ama her geçen gün hayal kırıklığından başka bir sonuç elde edemiyordum.

"Kimsin sen İstanbul?"

Kendisi hakkında hiçbir bilgi yoktu. Kendini çok iyi gizliyordu. Başlarda İstanbul'un bir grup olduğunu düşünenler vardı. Bu düşünceyi altı ay önce ben çürütmüştüm.

Boş boş panoya baktığımı hissettim. Farklı hiçbir şey yoktu. Panoya bakmamın bir anlamı yoktu. Odanın içinde volta atmaya başladım. İlk defa çaresiz hissediyordum. Kendisi hakkında ufacık bir bilgi verse en azından! Tabi bunu niye yapsın?

Telefonumun tekrar çalması ile masama döndüm. Özel numara mı?

"İstanbul, lütfen sen arıyor ol."

Her ihtimale karşı ses kaydını açıp telefonu kulağıma götürdüm.

"Alo?"

Ses gelmedi. Birkaç saniye bekledim. Hala ses yoktu. Pekala, keşke elli milyon dolar dileseymişim.

"Sen olduğunu biliyorum İstanbul. Konuş, ne istiyorsun?"

Hırıltılı bir ses geldi. Muhtemelen gülüyordu ama ses değiştirme cihazından dolayı sesi sanki öğürüyormuş gibi çıkıyordu.

"Doğru tahmin dedektif."

Tabi ki doğru olacak.

"Yeni kurbanınla yakınlık kurasın mı geldi, hayırdır?"

Tekrar hırıltı.

"Ben kurbanlarıma öleceklerinin haberini vermem dedektif. Sen kurbanım değilsin. Henüz."

İçim nasıl rahatladı anlatamam. Utanmadan bir de henüz değil diyor! Sessizce derin bir nefes aldım. Kendi içimde rahatlamaya çalışsam da stres olmuştum. Tabi bunu belli edip İstanbul'a istediğini vermeyecektim.

"Biliyorum biliyorum. Ama dedim şu besten gibi acaba bu da mı bana özel."

"Sevdin mi?"

Düşündüğüme dair mırıldandım. Gerçekten de düşünüyordum aslında. Fena değildi ama ürkütücüydü. Ve bu yüzden sevmiştim aslında. Değişik şeyler hoşuma gidiyordu.

"İlk dinlediğimde korku filmlerin müziğine benzetmiştim. Ama şuan bir daha düşününce pek bir benzerliği yok. Ürkütücü ama fena değil. Sevdim denilebilir. Zaten senin tarzın da bu değil mi İstanbul?"

Bu mesleğe başlamadan önce bana gelip 'Ülkece aranan bir katille normal günlük yaşantında ki gibi sohbet edeceksin.' deseler deli gibi gülerdim. Hatta aksiyon delisi olduğumdan umarım falan derdim. Ama iş ciddiyete binince benim bile tuhafıma gitmişti.

"Her neyse. Sen onu bunu bırak da, bana neyin peşinde olduğunu söyle."

"Bilmem. Neyin peşindeyim sence?"

"Bir tahminim olsa sana sormam zaten zeki! Sanki kendin hakkında çok bilgi veriyormuşsun gibi boş boş konuşma benimle."

Muhtemelen ülkece her yerde kırmızı alarm ile aranan bir katille hiç kimse bu şekilde konuşmazdı. Kimse o kadar cesur değildi. Ama işte, ben istisnayım. İstanbul beni diğerlerini korkuttuğu kadar korkutmayı başaramamıştı henüz.

"Ne kadar cesursun dedektif. Benimle böyle konuşmaya korkmuyor musun? Her an evini basıp seni uykunda öldürebilirim. Hatta kim bilir, belki de şuan zaten evindeyimdir."

Üstümdeki rahatlık anında kayboldu. Nefes alış verişlerim değişirken hızlıca çantamdaki silahımı elime aldım. Odamın kapısına doğru namluyu doğrulturken bir andan da yavaş yavaş kapıya doğru yürüyordum.

"Bu basit blöfüne inanacağımı düşünmüyorsundur herhalde İstanbul?"

Hırıltı. Bu sefer fazla gülmüştü.

"Elindeki silaha bakılınca pek de inanmamış gözükmüyorsun dedektif."

Gözlerim büyüdü. Ayaklarım buz kesti. Olduğum yerde durdum. Bakışlarım odamın içerisinde gezindi. Pencerede gözlerim biraz fazla oyalanmıştı ama odamın penceresini gören ev fazlasıyla uzaktaydı. Ve kapıya yakınlığımı düşünürsek dürbünle bile beni göremiyor olması gerekiyordu.

"Şaşırdın dimi?" Güldü. Artık bu hırıltı sinirimi bozmaya başlamıştı.

"Rahatla dedektif, evin içinde değilim. Ama bu olamayacağım anlamına gelmez."

Nefes alış verişlerimi düzeltip aldığım pozisyonu bıraktım. Silahlı elim aşağıya düşerken daha dik durdum.

"Benimle oynama İstanbul. Senin bu eve bir girişin olursa çıkışın anca cesedinle olur."

O kadar büyük bir hırıltı geldi ki telefonu kulağımdan uzaklaştırmak zorunda kaldım. Bu kişi her kimse kesinlikle fazlasıyla itici biriydi.

"Kendim hakkında bilgi vermemem seni rahatsız ediyor galiba?"

Konuyu ne ara buraya getirmişti? Göz devirdim.

"Hoşuma gidecek hali yok. En uzun davam sensin. Bıktım seninle uğraşmaktan."

Her ne kadar hala stresli olsam da terslemeden duramıyordum. O ise gittikçe daha çok keyifleniyordu. Onu terslememden zevk alıyordu resmen.

"Hakkımda hiçbir şey öğrenemeyeceksin dedektif. Seni tekrar arayacağım. Şuanda da olduğu gibi o zaman da sesimi kaydedeceksin. Ama sana söyleyeyim, yine hiçbir sonuç elde edemeyeceksin."

Ben daha cümlesini sindiremeden telefon yüzüme kapandı. Birkaç saniye telefona ağzı açık baktıktan sonra çıkan kelimelere hakim olamadım.

"Hassiktir!"

Sesini kaydettiğimi tahmin mi etmişti yoksa biliyor muydu? Telefonumun sistemini ele geçirmiş olabilirdi. Ya da mesleğimden dolayı basit bir tahminde de bulunmuş olabilirdi. Peki odanın içerisinde silahımı aldığımı nereden biliyordu? Onu da mı tahmin etmişti?

"Senin gibi katilin ağzına sıçayım! Ne vardı da sanki katil oldun?"

Bir yandan söyleniyordum bir yandan da numarayı ve ses kaydını Aslan'a atıyordum. İşe yaramayacağını biliyordum ama yine de şansımı deneyecektim.

𝄢 𝄢 𝄢

Bölüm sonu

32 yorum