İçeriğe geç

İstanbul Katili

Bölüm 18 · 9 dk okuma

İstanbul Katili

Bölüm 18

Kâbus

Lev ile trafikte sıkışıp kalmıştık. Ne o konuşuyordu ne de ben. Hala üzerimdeki siniri atamamıştım. Bu sinirim hem İstanbul'a hem de Akif denen herifeydi.

Işıkta durduğumuzda gözlerimi kapatıp derin bir nefes verdim. Aptal şehir! Bu kadar kalabalık olmak zorunda mısın?

"Sanırım konuşmak için uzun bir zamanımız var Verda Hanım."

Lev'e döndüğümde bana baktığını gördüm.

"Ne konuşmak istiyorsanız konuşabiliriz Lev Bey."

"Açıkçası kafamı karıştıran bazı noktalar var."

Kafamı sallayarak devam etmesini bekledim.

"Neden İstanbul sadece size görünüyor? Neden sürekli sizin etrafınızda?"

Kaşlarım çatıldı. Evet,bu soruların cevaplarını ben de merak ediyordum ama Lev'in sorma şekli çok farklıydı. Sanki beni suçluyor ya da sorguluyor gibiydi.

"Bunu ben de bilmiyorum. Ama öğreneceğim."

"Bir an önce öğrensek iyi olur Verda Hanım. Sizden ricam hafızanızı yoklar mısınız? Sizin etrafınızda bu kadar dolaştığına göre belki de tanıdığınız biridir."

Önüme döndüğümde yeşil yandı. Lev arabayı çalıştırıp gaza basarken pencereden dışarıya baktım.

"Emin olun, eğer onun gibi birisini tanısaydım hatırlardım."

"İnsanlar kendilerini farklı tanıtabilirler Verda Hanım. Söylesenize, hiç mi yeşil gözlü biri hayatınıza girmedi?"

Lev böyle söyleyince düşünmeden edememiştim. Açıkçası gerçekten hatırlamıyordum. Elbette girmiş olma ihtimali çok yüksekti ama ben hatırlamıyordum.

"Dediğim gibi Lev Bey, hatırlamıyorum. Eğer birisinden şüphelenseydim bir şeylerden emin olmak için zaman kaybetmez, direkt size söylerdim merak etmeyin."

Alttan alttan soktuğum lafla tek kaşı havalandı. Fakat hemen yüzündeki ifadeyi değiştirip tekrar ifadesiz bir hale büründü.

"Anlıyorum Verda Hanım. Sadece düşünmenizi istiyorum. Belki de pek yakınınız değildi. Ya da siz onu tanımazken o sizi tanıyordu."

"Sanmıyorum."

"Demek istediğim..."

"Ne demek istediğini anladım Lev Bey. Fakat her zaman yalnız bir insan oldum. Kendimi herkesten soğuttum. Yani geçmişten birisinin bana aşık olup peşime düşmesi mümkün değil. Öyle bile olsa neden böyle bir yol izlesin? Neden bir seri katil olarak dikkatimi çekmek istesin? Kusura bakmayın ama epey saçmalıyorsunuz. Ya da kafanızda başka bir düşünce var ve o düşünceyi bu tarz sorularla ağzımdan laf almaya çalışıyorsunuz. Umarım yaptığınız şey her ne ise bu ikincisidir."

Lev ağzına kelimeleri tıkadığım için pek memnun olmamıştı. Fakat bu memnuniyetsizliği aynı zamanda ne yapmaya çalıştığını anladığım içindi. Sen giderken ben dönüyordum Lev.

"Yine de dediklerimi dikkate almanızı isterim."

Kafamı sallayarak geçiştirdim. Canım konuşmak istemiyordu. Moralim fazlasıyla bozuktu.

Aklıma Afra geldi. Onunla bir ara buluşmam gerekiyordu ama şu sıralar bu pek mümkün değildi. Öte yandan onunla konuşup kafa dağıtmaya da ihtiyacım vardı. En azından şimdilik böyle hissediyordum. Duygularımı her an değişebilirdi.

Eğer bu hafta sonu bir iş çıkmazsa onunla buluşacaktım. Şimdiden söylememeye karar verdim. Ne olacağı belli olmuyordu sonuçta. Akşam onu arayıp biraz laflardık. Bu bile bana yeterdi.

"Sosyal medyada dolaşan haberleri gördünüz mü?"

Lev'in sorusu ile dikkatimi ona verdim.

"Hayır. Ne oldu?"

"İstanbul Katili'nin hayranları artmış. Tabi hala nefret edenler de var ama onu savunanların sayısı artmış."

Göz devirdim. Şaşırmamıştım.

"Mümkün. Açıkçası pek şaşırmadım. Ama biliyorsunuz ki o sevenlerin birçoğu sırf gündeme gelebilmek için. Üç beş beğeni için."

Kafasını salladı.

"Elbette. Yine de üzücü ve şaşılası. Bir katile sempati beslemek pek akıllı bir insanın yapacağı bir şey değil."

"Tabi ki."

Konuşmayı kapattığımda yolun geri kalanı sessiz geçti. Otelin önüne geldiğimizde Lev arabayı park etti.

"Teşekkürler Lev Bey. Buraya kadar zahmet ettiniz."

"Rica ederim Verda Hanım. Görüşmek üzere."

Arabadan indiğimde Lev ben otele girene kadar bekledi. O gittiğinde derin bir nefes verdim. Lev benden şüpheleniyordu. İstanbul olmadığıma emin olmuştu ama onun için çalışan biri olmadığımdan emin değildi.

Otele girdiğimde hızlıca oyalanmadan odama çıktım. Kapıyı arkamdan kapattığımda içeriye bir göz gezdirdim. Burada daha ne kadar kalacaktım? İster istemez kendimi kötü hissediyordum. Ve bu yaşadığım durumu da saçma buluyordum. İstanbul ben nereye gidersem gideyim beni bir şekilde buluyordu. Evimde, Aslan'ın evinde, emniyette, kafede, otelde. Yer fark etmiyordu onun için. Her türlü beni bulacağından dolayı da sürekli kaçmama gerek yoktu. Kendi evimde de kalabilirdim.

Saçımdaki tokayı çıkarıp bileğime bağladım. Saçlarım omuzlarımdan aşağıya dökülürken yatağa oturup ellerimi kafama götürdüm. Saç diplerime masaj yapıp üstümü çıkardım. Pijamalarımı giyip makyajımı da sildikten sonra sırtımı yatak başlığına yaslayarak oturdum. Karşımdaki kapalı televizyonun siyah ekranını izlemeye başladım.

Böyle oturdukça kendimi yetersiz hissediyordum. Elimden hiçbir şey gelmiyordu ve ben ne yapacağımı bilmiyordum.

Odanın içindeki sessizliği telefonumun sesi bozdu. Hızlıca yataktan kalkıp telefonumu aldım. Arayanın kim olduğuna baktığımda yüzümde bir gülümseme oluştu. Aramayı cevaplayıp telefonu kulağıma götürdüm.

"Selam!"

Afra'nın enerjik sesine ayak uydurarak konuştum.

"Hayırdır? Sen öyle pek aramazsın beni."

"Hakkımı yiyorsun şu an. Asıl sen beni hiç aramıyorsun."

Gülerek tekrar yatağa oturdum.

"Aramanın bir sebebi var mı yoksa öylesine muhabbet mi etmek istedin?"

"Canım sıkıldı ya, bir arayayım seni dedim. Müsait misin?"

"Evet evet. Benim de sohbet etmeye ihtiyacım vardı. İyi oldu aradığın."

"Bir şey mi oldu?"

Sorgulayıcı sesine karşılık sıkıntıyla derin bir nefes verdim.

"İstanbul. Gene rahat durmuyor."

Afra da oflayarak konuştu.

"Şu caniyi bir bulabilsek her şey düzelecek. Anlamıyorum, nasıl bu kadar görünmez olabilir?"

"İnan bunu ben de bilmiyorum. Sadece görünmez değil hızlı da."

"Peki bir ipucu bulabildiniz mi?"

Gözümün önüne yüzük ve yanık izi gelirken kafamı iki yana sallayarak konuştum.

"Hayır. Keşke."

"Bir an önce bulunmalı. Sokağa çıkmaya korkar olduk. Biliyorum, sen elinden gelenin en iyisini yapıyorsun ama hala bulunmaması şaşırtıcı."

Kafamı aşağı yukarı salladım bu sefer. Afra tekrar konuştu.

"Biliyor musun? Bence onun bir sürü düşmanı vardır. Hani sadece polis kuvvetleri değil. Bence yerlatındaki mafyaların da düşmanı olabilir. Sonuçta mafyaları da öldürüyor. İlla ki bir tanesinin dostunu, yakınını öldürmüştür. Onlar nasıl bulamıyor acaba?"

Afra'nın dediği mantıklı gelirken kaşlarım çatıldı.

"Haklısın. Doğru söylüyorsun. Onların bile ulaşamayacağı biri."

Kaşlarım daha da çatıldı. İstanbul sürekli bana görünüyordu ve en son konuşmamızda dışarı çıktığında simsiyah dolaşmadığını söylemişti. Yani kendini bir yere de kapatmıyordu. Öyleyse nasıl oluyor da onu kimse bulamıyordu? Hadi biz bulamıyoruz. Peki yeraltında çalışan mafyalar, ajanlar, katiller; onlar nasıl bulamıyor?

"Onlar zaten İstanbul Katili'ne ulaşırsa artık serbestsin demektir. Çünkü İstanbul Katili ölmüştür."

Bütün ülke onun peşindeydi. Hatta yabancı ülkeler de. Lev'in buraya gelmesinin özel bir sebebi olamazdı. Türkiye'deki bir seri katil bir Rus'u neden ilgilendirsin? Demek ki İstanbul Rusya'da da cinayet işlemişti. Ama yurt dışında cinayet işlediğine dair bir haber duymamıştım. Belki de burada olduğu gibi kurbanların üzerine nota ve mp3 çalar bırakmıyordu.

"Orada mısın?"

Afra'nın bana seslenmesiyle kendime geldim.

"Buradayım buradayım."

"Heh tamam. Diyorum ki, bu konuyu kapatalım. İçimizi daha fazla karartmaya gerek yok."

Ne kadar Afra ile aynı fikirde olsam da bir yandan kafama düşen düşüncelerin üstünde durmak istiyordum.

"Aynen ya. Ee, var mı bana anlatacak bir şeylerin?"

"Aslında bir şey var."

Sesinden sırıttığını ama aynı zamanda utandığını anladım. Yüzümde bir sırıtış oluştu.

"Ne oldu? Yine kime aşık oldun?"

"Ya Verda!"

İsyanıyla gür bir kahkaha attım.

"Yalan mı kızım? Her yıl bir başkasına aşık oluyorsun."

"Ya of! Evet ama bu farklı. Aşırı yakışıklı ve işinde de çok iyi! Bir duruşu, bir karizması var anlatamam sana Verda."

Afra kendinden geçercesine anlatırken gülerek göz devirdim.

"Öyle bir konuşuyorsun ki sanki 30 yaşında değil de 16 yaşındasın."

Afra benden üç yaş büyüktü ama ben ondan daha olgundum. Buna şaşırmamak gerekirdi. Çünkü yaşadığımız hayatlar aynı değildi. O gerçek anlamda el bebek gül bebek büyümüştü. Fakat ben öyle değildim. Bu yüzden Afra çok sosyal ve dışa dönükken ben daha asosyal ve içe dönüktüm. Elbette bunun için en yakın arkadaşımı kıskanıp hasetlenecek değildim. Ama bazen insanlar erkenden olgunlaşıyordu.

"Benim ruhum genç kızım! Kıskanma!"

"Ne kıskanacağım seni be?"

"Üf iyi sus tamam! Bak sana bugün neler oldu onu anlatacağım. Onunla baya bir sohbet ettik ve daha ilk konuşmamızdan onun hakkında bir sürü şey öğrendim. Çok nazik, çok saygılı, güler yüzlü, enerjik ama bir o kadar da ağır."

Afra heyecanla anlatmaya devam ederken bense onu gülerek dinliyor ve arada sırada da laf atıyordum.

Neredeyse iki buçuk saat Afra ile konuştuktan sonra telefonu kapattım. Yanımda duran şarj aletini alıp telefonu şarja taktım. Daha sonra sırtımı yatak başlığından kaydırarak tamamen yatağa uzandım. Tavanı seyrederken aklıma İstanbul'un gelmesiyle yüzümdeki gülümseme yavaş yavaş silindi. Afra'nın sözleri kulaklarımı çınlatırken ona hak veriyordum.

Lev'in Rusya'dan buraya gelmesi kafamda sürekli bir soru işaretiydi ama hep arka plana atıyordum. Fakat atmamam gerekiyordu. Bu da benim için bir ipucuydu. Yarın yapacağım ilk iş Lev ile konuşmak olacaktı. Onu biraz sorgulasam iyi olurdu.

Telefonumdan Rusya ve İstanbul hakkında küçük bir araştırma yaptım ama hiçbir şey yoktu. İstanbul'un Rusya'da cinayet işlediği haberlerde yazmıyordu. Belki de Rusya bunu saklıyordu. Ki bunun olma ihtimali çok yüksek.

Ama ne olursa olsun artık emindim. Lev, kendi ülkesindeki cinayet ya da cinayetler için buraya gelmişti. Ve bu şekilde İstanbul'un sadece İstanbul'da cinayet işlemediği ortaya çıkmıştı.

Heyecanlanırken yüzümde bir gülümseme oluştu. Bir şeyi bulduktan sonra diğeri çorap söküğü gibi geliyordu. Bulacaktım. Bulabilirdim. Ben işinde gayet iyi bir dedektiftim ve İstanbul'u bulacaktım.

Yataktan kalkıp banyoya girdim. Dişimi fırçalayıp terasa çıktım. Soğuk havayla titredim. Artık sonbahar resmen gelmişti. Kazak mevsimine az kalmıştı.

Terastaki armut koltuklardan birine oturdum. Aşağıdaki manzaraya baktım. Havuzun içindeki sütunları aydınlatmışlardı. Havuzun üstüne Ay'ın yansıması düşüyordu. Yıldızları ise ilk defa bu kadar fazla görüyordum. Buranın sabah manzarası ayrı, gün batımı manzarası ayrı, gece manzarası ayrı bir güzeldi. Günün her saati çok güzeldi.

Bir süre gökyüzünü seyrettikten sonra üşüdüğüm için içeriye girdim. Terasın kapısını kapatıp hızlıca yorganın altına girdim. Yorganı sadece burnum dışarıda kalacak şekilde kafama kadar çektim. Birkaç yere yorganın için hohlayıp cenin pozisyonunu aldım. Gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştım. Birkaç dakika sonra bilincim kendiliğinden kapanmıştı.

𝄡

Büyük bir salondaydım. Fakat bir evin salonu değildi burası. Sanki bir kutlama vardı. Ya da bir parti. Üzerimde siyah bir elbise vardı. Elimdeki şarap bardağını dudaklarıma götürdüm ve büyük bir yudum aldım. Yanımda benimle konuşup gülen insanlarla konuşurken keyfim gayet yerindeydi.

Yanımdaki adama gülümseyerek baktım. O da yüzündeki kocaman gülümsemeyle ve yeşil gözlerindeki ışıltıyla bana baktı.

Etrafta yavaş bir müzik çalmaya başladığında adam elini bana uzattı. Gülümseyerek elini tutup ayağa kalktım. Beni dans pistinin ortasına götürdü ve bir elini belime koydu. Ben de bir elimi omzuna ve diğer elimi de avucunun içine koydum.

İkimiz de gülümseyerek dans ettik. Alnını alnıma yasladı. Diğer çiftler de bize eşlik ediyordu. Her şey çok güzeldi. Kendimi gayet huzurlu hissediyordum.

Fakat bir anda etrafta bir gürültü koptu. Herkes çığlık atarak kaçışmaya başladı. Bunlar silah sesleriydi. Korkuyla karşımdaki yeşil gözlü adama baktım. Onun da gözlerinde korku ve şaşkınlık vardı.

Herkes çığlık çığlığa ortalarda koşarken adam beni bir masanın altına soktu. Benim yanaklarımdan yaşlar süzülürken yüzümü avuçları arasına aldı.

"Hiçbir şey olmayacak. Sakin ol."

Silah sesleri artmaya başladığında ağzımdan bir hıçkırık koptu. Adam beni bir anda kendine çekti. Kafam onun göğsüne gömüldüğünde hıçkırıklarım arttı.

"Şşş, bana güveniyor musun dedektif?"

Kaşlarım çatıldı. Bir anda adamdan ayrıldım.

"Sen İstanbulsun!"

Bağırmamla altına girdiğimiz masa havalandı. Kafamı çevirdiğimde maskeli bir adam gördüm. Elindeki kocaman silahını bana doğrultmuştu. Silahı göğsüme dayayıp ateş ettiğinde büyük bir acı hissettim. Bedenim geriye düşerken bir bağırış koptu.

"Hayır!"

Sıçrayarak yerimden kalktım. Derin derin nefesler alırken göğsüm hızlı hızlı inip kalkıyordu. Elimi terleyen alnıma götürdüm. Nerede olduğuma baktım. Otel odasındaydım. Hala geceydi. Kabus görmüştüm. Kaşlarım çatıldı. Son kez derin bir nefes aldım.

"Rüyama bile giriyor artık psikopat herif!"

Rüyamı hatırlamaya çalıştım. Fazla bir şey hatırlamıyordum. Sadece İstanbul'u ve vurulduğum anı hatırlıyordum. Çok kopuk kopuktu.

"Bari rüyamda beni rahat bırak ruh hastası!"

Tekrar kafamı yastığa koyup yorganı üstüme çektim. Yüzümü terasa döndüm. Dışarıyı seyrederken uyumaya çalıştım. Fakat yapamayacağımı biliyordum. Gördüğüm kabus beni etkilemişti.

Telefonumdan saate baktım. Saat üçe geliyordu. Tekrar yatıp yüzümü terasa döndüm. Kendimi uyumaya zorladım. Yarın uzun bir gün olacaktı ve ben aptal bir kabus yüzünden sabahlayıp uykusuz kalmak istemiyordum.

𝄢𝄢𝄢

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.