İçeriğe geç

İstanbul Katili

Bölüm 16 · 12 dk okuma

İstanbul Katili

Bölüm 16

Kapalı Dükkandan Alınan Sipariş

Gözlerimi tanıdık baş ağrısıyla açtım. Yüzümü buruşturarak yatakta doğruldum. Dün gece aklıma gelince sinirle yastığı odanın bir köşesine fırlattım.

"Lanet olsun!"

Geri zekalı, aptal, salak, öküz, cani, ruh hastası, katil, psikopat, pezevenk!

"Seni bir elime geçireyim, sorgu odasında Aslan'dan önce ben seni döve döve öldüreceğim!"

Kendimi yatağa attım. Tavanı seyrederken aldığım bütün eğitimleri düşündüm. Hepsini boşuna mı almıştım? Neden hiçbirini kullanamıyordum? Neden hiçbiri işe yaramıyordu? Aynı eğitimleri İstanbul da almıştı. Ama bu ne kadar doğruydu ki? Eğitim aldığım yerlerde genelde kimseyle samimi olmazdım. Bira utangaçlığımdan biraz da istememden. Sadece bir kişiyle çok yakın olmuştum. Onunla da sevgili olmuştum zaten. Bir süre takıldıktan sonra ayrılmıştım.

Kaşlarım çatıldı. Sevgili olmuştuk ama ben o çocuğun adını bile hatırlamıyordum. Yüzü hayal meyal gözlerimin önüne geliyordu.

Kısa bir anlığına onun İstanbul olabilme ihtimalini düşündüm. Fakat bu sıfır bile değildi. Yüzünü net olarak hatırlamasam da yeşil olmadığını biliyordum. Ayrıca İstanbul kadar uzun değildi. Türk de değildi. Yabancıydı. İstanbul'un Türkçesini düşünecek olursak kesinlikle Türk'tü.

Derin bir nefes verim avuç içlerimi gözlerime bastırdım.

"Kafayı yememe çok az kaldı!"

Lev'in tahmini emniyetin içinde ajan olması yönündeydi. Ama koskoca şehri geçtim, koskoca ülkede tek bir tane emniyet yoktu. Başka emniyette de olabilirdi bu ajan. Ama ükedeki bütün emniyetlerin içine ajan koyması mantıklı değildi. Bütün ülke onu araştırsa da o sadece İstanbul'da cinayet işliyordu. Neden bütün emniyetlere ajan koysun ki? Gerek yoktu. Zaten bu kadarını istese de yapamazdı. İlla ki yakalanırdı. Ne kadar çok yayılırsa yakalanma ihtimali o kadar artardı sonuçta.

Lev'de bir şeyler vardı. Ona güvenemiyordum ve içimden bir ses de ona güvenmemem gerektiğini söylüyordu. Ben hislerime güvenirdim. Sezgilerim kuvvetliydi. Bu yüzden asla yanılmazdım. Onlar bana rehberlik ederdi.

İstanbul'un bir daha ki cinayetini merak ediyordum doğrusu. Lev ile daha çok soruşturmaya girmem gerekiyordu.

Aklıma İstanbul'un bize bıraktığı pideler geldi. Daha o pidecinin sorgusu vardı. Muhtemelen bugün oraya gidecektik. Orada da rahat rahat gözlemleyebilirdim.

Rahat yataktan istemeye istemeye kalktım. Dalgalı saçlarım yüzüme düştüğünde aklıma İstanbul'un dün gece dedikleri geldi.

"Bunu sen uyurken saçlarını her okşadığımda yüzünde oluşan gülümsemeye de söyle, olur mu dedektif?"

Zar zor yutkundum. Yanaklarımı şişirerek ofladım.

"Yalan söylüyor şerefsiz. İşi gücü şov!"

Saçlarımı gelişi güzel toplayıp banyoya girdim. Elimi yüzümü yıkayıp saçlarımı taramaya başladım. Ama aklıma sürekli İstanbul'un dedikleri geliyordu.

"Saçlarını yine kurutmamışsın dedektif."

"Hasta olacaksın."

Kafamı iki yana salladım.

"Çık kafamın içinden!"

Saçlarımı salık bırakmak istemedim. Ensemde topuz yaptım. Önden iki tutamı serbest bıraktığımda çok güzel görünüyordum.

Yüzümdeki gülümsemeyle odadan çıkıp valizime yöneldim. İçinden siyah bir gömlek ve beyaz kumaş pantolon çıkardım. Gömleği pantolonun içine soktum. Beyaz bir kemer taktım. Makyaj çantamdan parlatıcı, rimel ve allık çıkarttım. Eyeliner çekip çekmemek arasında kaldım ve en sonunda vazgeçtim. İşim bittiğinde aynada kendime baktım.

"Yakıyorum be!"

Çantamın içine gerekli her şeyi koydum. Buna İstanbul'un yüzüğü de dahildi. Ayakkabılarımı giyip halimden memnun bir şekilde otel odasından çıktım. Hemen yan tarafımdaki odanın kapısını çaldım. Ses gelmeyince bir daha çaldım.

Bir süre bekledim ve kapı açıldı. Aslan uykulu gözleri ve dağılmış saçlarıyla bana bakıyordu. Üstünde gri bir eşofman ve muhtemelen kapı çalınınca apar topar üstüne geçirdiği siyah bir atlet vardı.

"Verda? Ne oldu sabah sabah?"

"Emniyete gitmemiz gerekiyor ya Aslan. Pideciyi sorgulamamız gerekiyor bugün ya hani."

Aslan yüzünü buruşturarak elini alnına vurdu.

"Unuttum onu ben!"

"Saat kaç gibi geldin?"

"On bir gibiydi."

"İyi. Aldığın uyku sana yeter. Gitmeden bir kahve alırız, gelirsin kendine."

Bana kısık gözlerle baktı.

"Sen uykunu aldın tabi Verda Hanım. Güzel güzel odanda vakit geçirdin. Sana söylemesi kolay."

Gülerek omzuna vurdum.

"Mızmızlanma. Sen koskoca baş komisersin, yakışıyor mu hiç?"

Derin bir nefes verip göz devirdi.

"İyi. Bekle on dakika. Geliyorum hemen."

"Arabanın anahtarlarını versene. Geçeyim ben."

Kafasını salladı. Geri dönüp görüş açımdan kayboldu. Ben onun anahtarı vermesini beklerken göz açıp kapayıncaya kadar geldi.

"Arabayı dışarıya park ettim. Zaten otelden çıktığın gibi göreceksin. Bugün arabayı sen kullan. Benim mecalim yok."

"Oldu bil."

Arkamı dönüp asansöre yürüdüm. Kapı açıldığında girip düğmeye bastım. Asansör aşağıya inerken aynada kendime baktım. Bugün kendimi ayrı bir beğenmiştim. Zaten güzel bir kadındım ama bugün gözüme ayrı bir güzel görünmüştüm.

Asansör durduğunda inip kapıya doğru yürümeye başladım. Otelin dönen kapısından çıktığımda Aslan'ın da dediği gibi araba otelin hemen önündeydi.

Anahtarla kapıyı açıp sürücü koltuğuna geçtim. Koltuğu ve aynayı kendime göre ayarladım. Telefonumu çantamdan çıkarttım. Bildirimleri ve mesajları kontrol ettim. Afra'dan bir mesaj vardı.

Avukat Bozuntusu: Verda nasılsın? Ne yapıyorsun?

Avukat Bozuntusu: Bu aralar canım çok sıkılıyor. Dediğim gibi işlerde hala bir değişiklik yok.

Avukat Bozuntusu: Müsait olduğun bir zamanda bana yazar mısın? Buluşalım.

Avukat Bozuntusu: Hem kafamız dağılmış olur.

Parmaklarımı hızlıca klavyede oynattım.

Ben: Şu sıralar senin aksine epey doluyum ama ayarlamaya çalışacağım.

Ben: Ben müsait olduğumda sana yazarım merak etme ♥

Mesajlardan çıkıp telefonu çantama koydum. Yan kapının açılmasıyla Aslan'ın kendini arabaya atması bir oldu. Kemerini takarken sıkıntıyla konuştu.

"Hadi gidelim."

"İşe gitmek için ne kadar da isteklisin."

Arabayı çalıştırırken kurduğum kinayeli cümleye burnundan alayla nefes vererek cevap verdi.

"Tabi canım, ne demezsin. Çok istekliyim, çok. Sanki bütün günüm orada geçmiyormuş gibi."

Gülerek gaza bastım. Aslan kestirme bir yol keşfettiğinden orayı tarif etti. Zaten bu adamın her şeyi illegaldi! Her şeyin en kolayını, en kısasını buluyordu. Üşengeç herif.

Ezbere bildiğim yola çıktığımızda hızı arttırdım. Tabi şehir içinde, hele ki İstanbul'da, ne kadar hızlı gidebiliyorsak o kadar hızlı gidiyordum. Yani tırım tırım.

"Arabalara makas atsam bana ceza yazar mısınız baş komiserim?"

"Siktir et. İstediğin gibi solla."

Dediğini yapıp sağdan sola şerit değiştirirken sırıtarak konuştum.

"Gücünüzü kötüye kullanıyorsunuz baş komiserim."

Aslan gülse de bir şey demedi. İki korna yemiştim ama pek de umurumda değildi açıkçası. Emniyete yaklaştığımızda kolumdaki saate baktım. Ucu ucuna yetişmiştik.

Arabayı park etmek için on dakika emniyetin çevresinde dolandıktan sonra sonunda bir arabanın çıkması ile hızlıca oraya girdim. Arabayı park edip indim.

"Şu şehrin trafiğinden bıktım. Taşınacağım bir gün."

Aslan huysuz huysuz söylenirken arabanın anahtarını ona fırlattım. Havada kaptığında sırıttı.

Emniyete girdiğimizde herkes bize baş selamı verdi. Daha doğrusu Aslan'a. Artık beni pek taktıklarını sanmıyordum. Önceden de umurlarında değildi zaten.

Aslan'ın odasına çıkıp içeriye girdik. Aslan koltuğuna yerleştiğinde ben de masasının yanındaki tekli koltuklardan birine oturdum.

"İki sade Türk kahvesi."

Aslan telefonu kapattıktan sonra arkasına yaslanarak bana baktı.

"Sana bugünün programını açıklıyorum. Şimdi, öncelikle pideciyi sorguya çekeceğiz. Adı Hayrettin Ömer Galip. Kendisinin babadan devretme bir pide dükkanı var. Yıllardır işletiyor. Detaylarını dosyada görürsün. Sonra İstanbul'un öldürdüğü insanların yerlerini detaylı bir şekilde araştıracağız. Lev'in dediğine göre bir ipucu bulabilirmişiz. Aynı ya da benzer yerlerde öldürdüğüne dair bir şeyler zırvaladı. Açıkçası uykusuzdum ve dinlemedim. Bu da bittikten sonra sen ne zaman istersen çıkabilirsin. Benim daha işlerim var. Ama elimden geldiğince ben de erkenden çıkmaya çalışacağım. Belki benim işleri de Orkan'a kitlerim."

Kaşlarımı çatmadan edemedim.

"Neden sürekli Orkan'a devrediyorsun? Başka komiserler de var."

Kafasını salladı.

"Evet ama Orkan'ı seviyorum. Efendi adam. Ve açıkçası yükselmesini istiyorum. O da istiyor. Diğerlerinden daha fazla çalışıyor. Emeğinin hakkını vermek lazım."

"Yine de sadece Orkan'a yüklenme bence. Bu sefer diğerleri onu kayırdığını düşünür."

Elini önemsiz bir şeymiş gibi salladı.

"Her neyse, bir gelişme var mı sende? Bir şeyler düşündün mü?"

Derin bir nefes aldım. Dün gece İstanbul'un odaya geldiğinden bahsetmeyecektim.

"Açıkçası her şey kafamda karman çorman. Bir düzene oturtmam gerekiyor. Evimdeyken her şey daha kolaydı. Ama şimdi biraz zorlanıyorum. Evdeyken hemen elimin altında bilgisayar, bir sürü dosya, panom vardı. Elbette bunu bahane edip salmadım kendimi ama yine de durum bu. Kafamdaki düşünceler henüz dile getirilmeye hazır değil."

Aslan ağır ağır kafasını salladı. Bir eli yeni çıkmaya başlamış sakallarını kaşırken diğer eli masanın üstünde parmaklarıyla ritim tutuyordu. Parmaklarını hipnoz olmuş gibi izlerken bakışlarımı ondan çektim.

Gözüm kucağımdaki çantaya takıldı ve aklıma gelen ilk şey İstanbul'un yüzüğü oldu. O yüzüğü yanımdan hiç ayırmıyordum. Sebebini bilmiyordum ama sanki her an başına bir şey gelecekmiş gibi hissediyordum.

İstanbul'un dedikleri kafamın içinde yankılandı. Yüzüğe iyi bakmamı, vakti geldiğinde onu benden alacağını söylemişti. Doğruyu söylemek gerekirse o vakti sabırsızlıkla bekliyordum. Ne yapacağını merak ediyordum. Belki bu sefer onu yakalayabilirdim. Artık her ihtimale karşı silahımı ve kelepçemi yanımda tutacaktım. Normalde dedektifler kelepçe taşımazdı ama Aslan sağ olsun bana bir tane vermişti güya hediye olarak. Bana verebilmesi için böyle bir kılıf uydurmuştuk.

Kapı çalındı ve içeriye elinde iki tane fincan tutan bir kadın girdi.

"Afiyet olsun Aslan Bey."

"Teşekkürler Seda."

Kadın çıktığında kahveyi alıp içtim. Aç karnına kahve içmek bana iyi geliyordu. Aşırı hoşuma gidiyordu.

Tabi Aslan'ın suratına bakınca benimle aynı fikirde olmadığını anladım.

"Zehir gibi. Kahvaltı bile yapmadan kahve içmek nedir ya? Zaten soğudum kahveden."

"Benim keyfim aşırı yerinde şuan."

Bana kaşlarını çatarak baktı.

"Harbi. Bugün ayrı bir enerjiksin. Hayırdır, bir şey mi oldu?"

Omuz silktim.

"Hayır. Aslında farklı bir şey yok ama bugün kendimi iyi hissediyorum."

"Lütfen bugünün iyi geçeceğine dair bir işaret olsun!"

Güldüm.

"Belki de şu pideci bize bir şeyler söyler. Neydi adı? Hayrettin Ömer."

"Aynen. Ulan var ya, en ufak bir şey söylese o İstanbul Katili denen herifin kuyruğunu kıstırırız."

Gülerek kahvemi yudumlamaya devam ettim. O kadar ufak bir şeyle İstanbul'un kuyruğunu kıstırmak ne yazık ki mümkün değildi. Ama bunu söyleyip ikimizin de moralini bozmadım. Onun yerine Hayrettin Ömer Galip'in dosyasını alıp incelemeye koyuldum.

𝄡

Sorgu odasından içeriye girdiğimde Lev'i gördüm. Yine bir masa ve karşılıklı iki sandalye vardı ama Lev geçen seferde de olduğu gibi ayakta dikiliyordu.

"Tünaydın Lev Bey."

"Merhaba Verda Hanım."

Sandalyeye oturduğumda kapı tekrar açıldı. İçeriye saçları kelleşmiş, göbekli ve kırklarının sonunda bir adam girdi. Karşıma geçip oturduğunda gerildiğini anlayabiliyordum. Kendisini rahat hissetmesi için gülümsedim.

"Hayrettin Ömer Galip, dimi?"

"Evet."

"Güzel."

Önümdeki fişi, sipariş detaylarını ve hangi saatler arasında olduğunu yazan kağıdı adama doğru ittim.

"Ekip arkadaşlarıma böyle bir sipariş almadığınızı söylemişsiniz. Fakat yine de ben sizden bunları teker teker incelemenizi istiyorum."

Adam kafasını sallayıp gergince önüne ittiğim her şeye baktı. Daha sonra arkasına yaslandı ama rahat olmadığı belliydi. Bakışları benim ve arkamda duran Lev'in arasında gidip geliyordu.

"Hayır, almadık."

"Emin misiniz?"

"Evet."

"Peki bu saatler arasında size hiç yeşil gözlü, 1.90 boylarında, genç bir adam sipariş almaya geldi mi?"

Adam yine kafasını iki yana salladı.

"Hayır hanımefendi. Zaten gelmesi mümkün değil. O gün dükkan kapalıydı."

Kaşlarım çatıldı.

"Nasıl yani? Dükkan neden hafta içi kapalıydı?"

"Yeğenimin düğünü vardı. Çok güzel bir kız. Çok severim onu. Onun düğününe gitmiştim. Bütün adamlara da izin vermiştim. Kanıtlarım da var."

Kafamı ağır ağır sallayarak konuştum.

"Görmeyi çok isteriz. Çünkü ekip arkadaşlarımızdan biri o gün, o saatte sizin dükkana sipariş verdi."

"Mümkün değil. Dükkanda siparişlere cevap verecek kimse yok. Bunu kanıtlayabilirim. Telefonumu getirin. Düğünde çekilen fotoğraflar var."

Kameraya bakarak küçük bir baş hareketi yaptım. Daha sonra adama döndüm.

"Yani o gün hiç sipariş almadınız."

"Evet almadım."

Önümdeki kağıtlara baktım. Adam doğruyu söylüyordu, bunu anlayabiliyordum. Ama o gün Aslan ve ben o pideciden sipariş vermiştik. Pideler evimize kadar bizzat İstanbul tarafından getirilmişti.

Kapı açılıp içeriye bir polis memuru elinde telefonda girdiğinde adama baktım. Adam telefonu alıp açarken dikkatle onu izledim. Belki de rol yapıyordu.

Adam telefon ekranını bana doğru çevirdi ve kaydırarak göstermeye başladı.

"Bakın, kanıtım burada işte. Şu benim güzeller güzeli yeğenim. Bu da damat. Kardeşim, ağabeyim, annem, babam."

Düğün fotoğrafını dikkatle inceledim.

"Telefonu alabilir miyim?"

"Tabi tabi elbette."

Adamın uzattığı telefonu aldım ve fotoğrafın tarihine baktım. Evet, tarih doğruydu. Saat de tam bizim sipariş verdiğimiz zaman dilimi arasındaydı.

Fotoğrafı büyültüp küçültüp inceledim. Ama hayır, fotoğrafta hiçbir şey yoktu. Normal bir düğün fotoğrafıydı.

Telefonu masaya geri bıraktığımda adam ümitle bana baktı.

"İnandınız bana değil mi? Ben bir şey yapmadım. Suçsuzum. İstanbul Katili ben değilim. Eğer inanmadıysanız bizim çocukları arayayım, onlarla konuşun?"

Kafamı iki yana salladım.

"Gerek yok, teşekkürler."

Lev'e baktım.

"Ben alacağımı aldım Lev Bey. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?"

Lev uzu uzun adama baktım. Adam gergince beklerken en az ben de onun kadar merakla bekliyordum.

"Bence kamera kayıtları incelenene kadar Hayrettin Bey gözetimimiz altında kalsın. Ne olur ne olmaz."

Tam ağzımı açmıştım ki adamın yanında bunu demem hatta ve hatta odanın arkasında bizi izleyen polislerin önünde bunu demem pek doğru olmayacağını anlayarak sustum. Lev'in de bir otoritesi vardı ve sarsmak istemiyordum.

"Ama kanıtladım! Ben masumum!"

"Ondan henüz emin değiliz."

Hemen adama döndüm.

"Her şey tedbir amaçlı Hayrettin Bey. Size katilsiniz ya da katile yardım ediyorsunuz demiyoruz. Ama biraz şüpheli bir durum olduğunu kabul edin. Dükkanınız o gün kapalı ama ekip arkadaşlarımız bize ısrarla o gün, size gösterdiğim saatler arasında sipariş verdiklerini söylüyorlar."

"Çocukları arayayım?"

"Gerek yok. Lev Bey'in de dediği gibi kamera kayıtlarına bakılana kadar bizimle kalın. Daha sonra evinize gidersiniz."

Ayağa kalktığımda adama kafa selamı verdim.

"Geçmiş olsun tekrardan."

Lev ve ben odadan çıktığımızda derin bir nefes verdim.

"Sizce buna gerçekten gerek var mıydı Lev Bey?"

"Vardı Verda Hanım. O adamdan şüpheleniyorum. Söylediklerinde samimi değil. Nasıl oluyor da kapalı bir dükkandan sipariş verebiliyorsunuz? Mantıklı mı bu?"

Evet, Lev haklıydı. Bu normal değildi. Biz Aslan ile o gün, o siparişi vermiştik.

"Bence çalışanları da sorguya çekmekte fayda var."

Kafamı belli belirsiz salladım. Lev'in dediklerine konsantre olamıyordum şuan. Adam kafamı çok karıştırmıştı. Lev söylediklerinde samimi olmadığını söylüyordu ama ben onunla aynı fikirde değildim. Öte yandan kapalı dükkandan sipariş vermemiz de mantıklı değildi.

Pideci adam çıkartılıp polis memurları tarafından götürülürken yanımıza Orkan geldi.

"Kamera kayıtlarını önceden izlemiştik. Biz bir sorun göremedik. Dediği gibi o gün dükkana kimse uğramamış. Ama görmek isterseniz siz bilirsiniz."

"Lütfen gösterin."

İkimiz Orkan'ı takip etmeye başladık. Lev'in yüzünde hiçbir mimik yoktu. Orkan ise uykusuz ve yorgun görünüyordu ama yine de Aslan gibi yüzündeki ketum ifadeyi koruyordu. Aslan'ın onu sevmesine şaşmamalı. Onu taklit ediyordu ve bu Aslan'ın hoşuna gidiyordu. Nereden vuracağını iyi biliyordu.

Odaya girdiğimizde Orkan hemen diğer polis memurların arasından geçerek bilgisayarın başına oturdu. Dosyalara girip görüntüyü açtı.

"Buyurun. İleri sarabilirsiniz."

Lev hemen benden önce atladı ve kamerayı ileri sarmaya başladı. Bütün günü izledik ama ne giden vardı ne de giden. Önceki güne gittiğimizde ise en son Hayrettin denen adam dükkanı kapatıyor ve bir daha da kimse uğramıyordu. Dükkana ne giren vardı ne de dükkandan çıkan.

"Sadece bu kamera mı var? Arka kapısını gösteren bir kamera yok mu?"

"Dükkanın arka kapısı yok. Her yeri karış karış inceledik Lev Bey. Diğer kameralar da farklı bir şey göstermiyor emin olun."

Orkan biraz imalı ve sinirle konuşuyordu. Bunun Lev'e özel olduğunu anladım. Onunla mesafesini koruyordu.

"Bu hiç mantıklı değil!"

Lev sinirle geriye çekildiğinde Orkan dosyaları kapattı.

"Durum bu şekilde. İstanbul Katili yine kayıplara karışmış."

Lev hiçbir şey söylemeden bir hışımla odadan çıktı. Gözlerinde büyük bir nefret ve sinir vardı. Yüzünü değil ensesi bile sinirden kızarmıştı.

"Eğer amirim ve o pide kutuları olmasaydı muhtemelen delirdiğinizi düşünürdüm."

Orkan'ın bana ithafen dediğine neşeden yoksun bir şekilde güldüm.

"Emin ol, Aslan da ben de kendimizi bir sorguladık zaten. Biz henüz delirmedik ama İstanbul delirmiş gibi görünüyor. Ve galiba bizi de delirtmeye yemin etmiş."

Orkan alayla burnundan nefesini vererek güldü.

"Bir katilin normal olmasını bekleyemezsiniz zaten Verda Hanım."

Derin bir nefes verirken bakışlarım bilgisayar ekranına kaydı. Zaten allak bullak olan kafam şimdi daha da karışmıştı. Pezevenk resmen hayalet gibiydi!

Ben Orkan'ın yanından ayrılırken telefonuma gelen bildirim sesiyle cebimden telefonu çıkardım. Mesajın üstüne tıklayıp okuduğumda adımlarım yavaşladı.

05..: Orkan'a söyle, bu aralar çok gözüme batıyor dedektif. Pekala normal olmadığımı ben de biliyorum ama bunu hakaret derecesinde söylemesi kırıcı. Üstelik bu ilk de değil. Aslan'a benim hakkımda neler neler saydırıyor dedektif. Duysan kulaklarına inanamazsın. Ben öyle küfretmedim hiç.

05..: Biliyorsun, çok nazik bir adamım. Tam bir İstanbul Beyefendisi'yim dedektif :)

𝄢𝄢𝄢

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.