Oflayarak elimdeki kahveden büyük bir yudum aldım. Sonunda ocağı temizleyebilmiştim. Afra'nın acil bir işi çıktığından ötürü kahveyi içmeden gitmek zorunda kalmıştı. Bende kendime yeni bir kahve yapmıştım. Günde bu kadar kahve içmem zararlıydı. Ama başka içecek bir şey de aklıma gelmiyordu. Kahve koliktim resmen.
Karşımdaki kapalı televizyona dalgın dalgın bakarak kahvemi içmeye devam ettim. Bu kahve denen şeyin içinde kafein yok muydu? Neden uykumu kaçırmak yerine daha çok uykumu getiriyordu?
Aklıma İstanbul geldi. Eve girdiği geceyi düşündüm. Yeşil gözlüydü. Etrafımda Yeşil gözlü olan biri yoktu. Acaba karanlıkta yanlış mı görmüştüm? Hayır ya, mümkün değil.
Geceye dair başka bir şeyler hatırlamaya çalıştım. Benimle resmen alay ederek konuşmuş, sohbet etmişti.
"Çünkü aynı eğitimleri ben de aldım."
İstanbul'un sesi beynimde yankılandı. Aydınlanma yaşamış gibi hissettim kendimi. Benimle aynı eğitimleri almıştı. Yani onu tanıma ihtimalim vardı. O da benim gibi yurt dışında okumuştu. Dedektif miydi? Belki de sonradan katil olmuştu. Ya da bilerek dedektif eğitimi almıştı ki yakalanma ihtimalini düşürsün.
Oflayarak kahveden bir yudum daha aldım. İstanbul aptal değildi. Bunu en başından beri biliyordum zaten. Ama zaman geçtikçe daha da emin olmuştum. Sürekli benimle konuşuyordu ve aslında bana kendisi hakkında ipucu da veriyordu. Ama vereceği ipuçlarını o kadar dikkatli seçiyordu ki o verdiği ipuçları benim kafamı daha fazla karıştırmaktan başka bir işe yaramıyordu.
"Lanet herif."
Kendi kendime konuşurken bir andan da gözüm telefona kayıp duruyordu. Ona 'Umarım bu dediklerimi de duyarsın.' diye mesaj attığımda utanmadan bana cevap vermişti. Acaba şuanda da beni dinliyor muydu? Ya da izliyor muydu? Gözlerimi odada gezdirdim. Kamera var mıydı? Ama Aslan'ın evinde kamera olması bana pek mantıklı gelmiyordu. Madem beni gözetleyecek neden baştan Aslan'ın evine kamera koysun ki? Belki de sonradan koymuştu.
Telefonumun çalması ile kaşlarım çatıldı. Telefonu alıp arayanın kim olduğuna baktım. Daha sonra aramayı cevaplayip telefonu kulağıma götürdüm.
"Efendim Aslan?"
"Verda, ben birazdan çıkacağım da gelip beni alabilir misin? Normalde senden böyle bir şey istemem ama bugün çok yorgunum."
Çoktan ayaklanmıştım.
"Hemen geliyorum. Sorman kabahat."
"Tamam, bekliyorum."
Telefonumu ceketimin cebine atıp anahtarlarla evden çıktım. Kapıyı kilitleyip hızlıca apartmandan çıktım. Arabaya binip kontağı çevirdim. Gaza basıp emniyete sürdüm. Yoğun trafiğin ve geçirdiğim sinir krizinin ardından sonunda emniyete varabilmiştim. Aslan kapının önünde bekliyordu. Arabayı önünde durdurduğumda hızlı adımlarla yürüyüp kapıyı açtı. Yanımda yerini alırken tekrardan gaza bastım.
"Hava gittikçe soğumaya başladı. Kış geliyor."
Aslan'ın dediğine kafamı salladım.
"Sonunda. Yazın o bunaltıcı sıcağından bıkmıştım. Erimektense donmayı tercih ederim."
"Bence ilkbahar en iyisi. Ne sıcak ne soğuk. Hem etrafta yemyeşil. Güzel görünüyor."
"Yine de ben kışı tercih ederim. O kadar güzel kazaklarım var ki giymek için sabırsızlanıyorum."
Aslan gülerek kafasını bana çevirdi.
"Kazak hastası olduğunu bilmiyordum."
Gülümsedim.
"Kazaklara bayılırım. Doğum günümde alabilirsin."
"Şimdiden pazarlık mı yapıyorsun?"
Sırıttım.
"29 mayısa kadar kazaklar reyondan kalkmış oluyor."
"İyi tamam. Aldım mesajı ben. Şimdiden hediyeni alayım da kâr edeyim. Fiyatlar yerinde durmuyor. Ülkece battıkça batıyoruz."
Dediğine kahkaha attım.
"Söylediklerine dikkat et Baş Komiser Aslan, dinleniyor olabiliriz. Şafak operasyonu ile alıp Silivri'ye götürürler seni. Ya da kaza süsü verip vururlar."
Dertli bir of çekti.
"Doğruları söylemek de suç desene."
"Dedim bile."
Yolun geri kalanı sessiz ve sakin geçmişti. Aslan'ın dediği gibi hava artık soğuyordu. Ekim'in ortalarına gelmiştik. Akşamları hava fazlasıyla serin oluyordu.
Arabayı park edip ikimiz de indik. Eve girip kapıyı arkamdan kilitledim. Hem aşağıdan hem de yukarıdan. Bunu İstanbul'u durdurmayacağını biliyordum ama yine de denemeye değerdi. Gerçi Aslan evdeyken gelip b3nimle konuşmaya cesaret edeceğini sanmıyordum. Tabi ne olursa olsun o psikopattan her şeyi beklerdim.
"Ne yiyelim? İki haftadır hiçbir şey yememiş bir aslan gibi açım."
Gülerek peşinden mutfağa girdim.
"Evde hazır yemek yok. Ya dışarıdan söyleyeceğiz ya da kendimiz yapacağız."
Somurtarak yüzünü buruşturdu.
"Neden yemek yapmayı bilmiyoruz ki?"
Omuz silkerek konuştum.
"Öğrenmek için ekstra çaba sarf ettiğimizi söyleyemem."
Buzdolabını kapatıp ofladı.
"Dışarıdan ne söyleyebiliriz?"
"Pide sever misin?"
Gözlerini büyüterek bana inanamıyormuş gibi baktı.
"Pide sevilmez mi? İyi düşündün bak. Hemen söyleyelim."
Hızlıca telefonunu çıkarıp numaraya tuşların ben salona geçtim. Koltuğa oturup kapalı televizyonu izlemeye başladım. Cebimde yüzüğün varlığını hissettiğimde elimi cebime attım. Yüzüğü çıkarıp inceledim. Sürekli yüzüme bakıp duruyordum. Ne bekliyordum bilmiyorum. Yüzüğün şekil değiştirip başka bir ipucu olacak hali yoktu.
Aslan'ın adım seslerini duyduğumda yüzüğü hızlıca geri cebime soktum. Aslan yarı kapalı gözleri kendini koltuğa attı.
"Keşke bu kadar aç olmasaydım."
Mırıldanarak dediğine dudak büzüp ben de mırıldandım.
"Keşke."
Daha sonra daha canlı bir sesle tekrardan konuştum.
"İstanbul hakkında bir şey bulabildiniz mi?"
Alayla burnundan nefes verdi.
"Sence?"
Ofladım.
"Peki Lev? O ne yapıyor?"
Yattığı yerde dikleşti.
"O... aslında hiçbir şey yapmıyor. Sürekli sorular soruyor ama sorduğu sorular gereksiz. Ya da en azından benim için öyle. Bilmiyorum. Emniyetten ayrılmıyor ama pek bir işe yaradığı da söylenemez. Bizi izleyip duruyor. Orkan bugün yanıma gelip bundan epey rahatsız olduğunu söylemişti."
Kaşlarım hafifçe çatıldı. Demek kafeden sonra direk emniyete gitmişti. Tekrar. Emniyetteki ajanı arıyordu büyük ihtimalle. Tabi varsa.
"Sen Lev'e güveniyor musun?"
Kaşlarını çatarak bana baktı.
"Ne anlamda?"
Omuz silktim.
"Genel."
Sırıtmaya başladı.
"Sana daha çok güveniyorum merak etme."
Aslında bunu demek istememiştim. Ama yine de bu dediği Lev'e pek de güvenmediğini kanıtlıyordu.
"Her neyse, yarın otopsiden sonuçlar gelecek. Ve kurbanların bir yakınını bulduk. Aslında baba oğullarmış. Adamın karısı ve oğlanın da annesi olduğunu tahmin ettiğimiz bir kadın var. Ama yıllardır görüşmüyorlarmış. Adam ve kadın ayrılmış. Muhtemelen oğlan bir babasında bir annesinde kalıp duruyordu. Yarın kadını sorguya çekeceğiz. Anlayacağın kesinlikle gelmen lazım."
Kafamı salladım.
"Tamam. Birlikte çıkarız."
Cıkladı.
"Olmaz. Senin benden önce orada olman lazım. Ben öğlen emniyete geçeceğim. Sorguyu Orkan'a devrettim."
"Peki. Bana fark etmez."
Aslan kafasını salladı. Ve bitkince tekrar koltukta uzandı.
"Uyuma sakın."
"Elimden geldiğince çabalayacağım. Yemek gelince uyandırırsın."
Gözlerimi devirdim. Koltuktan kalkıp Aslan'ı salonda tek başına bıraktım. Mutfakta masada oturup telefonumu kurcalamaya başladım. Son dakika medyasına girdiğimde cinayet haberinin medayaya düştüğünü gördüm. Şu basın durmak bilmiyordu.
Habere göz geçirip yorumları okudum. Hala İstanbul'un iyi olduğunu savunanlar vardı.
"İnsanların iyice beyni sulanmış."
Ben kendi kendime konuşurken telefonuma mesaj geldi. Ekranın üstündeki bildirime tıklayıp mesajı okudum.
05..: Sırf adaleti getiren birini sevdikleri için onlara salak muamelesi mi yapıyorsun dedektif? Ne kadar ayıp.
Etrafıma bir göz attım. Huzursuzca yerimde kıpırdanmamak için kendimi zor tuttum.
Ben: Senin gibi bir şerefsiz adaletten ne anlar ki?
Biliyordu. Aslan'a söyleyemeyeceğimi biliyordu ve bu yüzden eğlenip dalga geçiyordu.
05..: Kırıcısın dedektif.
05..: Büyük gün geldiğinde bu laflarını yüzüme söyleme olur mu?
05..: Çok üzülürüm.
Dalga geçtiği o kadar belliydi ki sinir oluyordum. Sahte üzüntüsü beni delirtiyordu. Bir de şu 'Büyük Gün' vardı. Çok az kaldığını söylemişti. Dikkatli olmam gerekiyordu. Bu psikopatın beni kaçırıp tehdit etmesine izin veremezdim.
Ben: Ne için yazdın gene? Ne istiyorsun?
05..: Canım sıkıldı.
05..: Uğraşacak birileri lazımdı.
05..: Bende sana yazdım.
Ben: İyi bok yedin.
Kahkaha attığını duyuyordum sanki.
05..: Çok eğlencelisin dedektif ama gitmem gerekiyor.
05..: Yakında yüz yüze görüşeceğiz nasılsa.
05..: O zamana kadar beni biraz özleyeceksin dedektif :)
Kaşlarım çatıldı. Bu bana uzun bir süre yazmayacağı anlamına mı geliyordu? Parmaklarımı klavyede oynattım hızlıca.
Ben: Ne demek bu?
Mesaj iletilemedi. Üst üste bir sürü mesaj yazdım ama hiçbirisi ona ulaşmadı. Sinirle homurdandım. Telefonu duvara atmamak için avucumun içinde sıktım.
"Pezevenk!"
Hızla mutfaktan çıktım. Mutfaktan çıkmamla da kapının çalması bir oldu. Bir anlığına paniğe kapıldım. Ama daha sonra aklıma pideler geldi ve koşarak kapıyı açtım. Üst kapının da kilitlerini açıp cüzdanımı hazırladım.
Kapı tık tıklandığında yüzüme zoraki bir gülümseme koydum.
"Teşekkürler."
Adamın elindeki pideleri alırken yüzüne baktım. Kafasında bir şapka ve yüzüne de bir maske takmıştı. Sadece gözleri görünüyordu. Yeşil gözleri dikkatimi çekerken kaşlarım çatıldı. Pos cihazını bana uzattığında konuşmaması da dikkatimden kaçmadı. Elimdeki pide kutularını yere bıraktım. Daha sonra cüzdanımdan kartı çıkarıyormuş gibi yapıp hızlıca adamın malum yerine tekme attım. Daha doğrusu atamadım çünkü adam yana kaçmıştı.
"İstanbul!"
Ben ona doğru bir hamle yaparken o elimden tuttu ve beni çevirip yüzümü duvara yasladı. Kafası tam arkamdan kalırken hızlıca kafamı geriye attım. Kafam burnuna geldiğinde inlediğini duydum. Tutuşu gevşemese de ayağımla dizine tekme attım.
"Aslan!"
Ben bağırırken İstanbul beni bir anda bıraktı ve merdivenlere koştu. Çıplak ayaklarımla ben de onun peşinden koştum.
"Dur!"
Merdivenleri resmen inmiyordu, atlıyordu. Çok hızlıydı ve ona yetişemiyordum. Aslan belki duyar ya da komşular bakar diye bağırıyordum ama nafileydi.
"Aslan! Uyan artık seni aptal!"
İstanbul bunun evine girip öldürse ruhu duymayacaktı!
İstanbul apartmanın kapısını açıp çıktığında son üç basamağı atlayıp demir kapıyı açtım. Koşarak sokağa çıkarken aceleyle etrafıma bakıyordum. Yoktu. Gitmişti. Nereye gitmişti? Nasıl bu kadar kısa sürede kaybolabilirdi?
"İstanbul!"
Kendi etrafımda döndüm. Hiçbir şey yoktu. Teker izi bile. Zaten araba ya da motor sesi de duymamıştım. Ortada ona ait olan bir araç da yoktu. Ki olsa bile o araca binip gidecek vakti yoktu! Görürdüm. Bir anda ortadan kaybolamazdı.
Karış karış her yere baktım. Evin çevresine, diğer evlere. Bahçeye, sokağa, garaja. Karış karış her yeri aradım ama hiçbir iz yoktu. Sanki daha önce buraya hiç gelmemişti. Başımı ellerimin arasına aldım. Bunu demekten nefret ediyordum ama nasıl bu kadar mükemmel olabilirdi? Eve kadar gelmiş, bana pide kutularını vermiş ve sonra da kayıplara karışmıştı. Nasıl buna cesaret edebilirdi?
Aklıma Aslan geldi. Sinirle saçlarımı çekiştirdim. Aptal! Nasıl bir uykusu vardı da o kadar bağırmama ve gürültüye rağmen uyanmamıştı? Bir insan hele ki bir baş komiser nasıl bu kadar derin uyuyabilirdi?
Ayaklarımı vura vura eve yürüdüm. Sinirden ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Karşıma çıkan her şeyi parçalayasım vardı.
Demir kapıyı açıp içeriye girdim. Merdivenleri hızlı hızlı çıkıp açık bıraktığım kapıya baktım. O telaşla kapatmamıştım. Gerçi iyi ki de kapatmamıştım. Benim bağırışlarımı duymayan Aslan zil sesini hiç duyamaz, dışarıda geçirirdim geceyi.
Peki ya komşular? Onlar nasıl duymamışlardı? Ya da duyup önemsememişler miydi? Belki de korkmuşlardı. Ama yine de insan bir kapıyı açıp ne oluyor demez miydi?
Eve girip kapıyı arkamdan büyük bir gürültü ile kapattım. Aslan yerinden sıçrayarak uyanmıştı.
"Ne oluyor ya?"
Beni ve yerdeki pideleri gördü.
"Ooo, yemekler gelmiş."
Tekrar bana baktığında bakışlarımla karşılaşmış olacak ki yüzündeki iştahlı ifade silindi. Kaşlarını çattı.
"Bir sorun mu var?"
"Var! Hem de çok büyük bir sorun var!"
Sesimi kontrol edemediğim için fazla yüksek çıkmıştı. Hızlıca pide kutularına eğildim. Hepsini teker teker açtım. Üçünde de pide vardı. Zehirli olabilir miydi? Son kutunun kapağında bir not vardı. Katlanmış kağıt kartona bantlanmıştı.
"Neye bakıyorsun?"
Aslan yanıma geldiğinde kağıdı çekip aldım. Katlanmış kağıdı açıp içinde yazılanları okudum.
Pideleri bizzat ben teslim etmek istedim. Malum, beni bulmak için o kadar uğraşıyorsunuz ki saatlerce uykusuz ve aç kalıyorsunuz. Özellikle de Aslan. Açıkçası size acıdım ve yemeği ayağınıza kadar getirmekle kalmayıp ücreti de ödedim! Teşekkür ettiğinizi duyar gibiyim. Rica ederim :) ♡
Bir de yanına utanmadan kalp koymuştu.
"Bu İstanbul mu?"
Aslan'a sinirle baktım.
"O herif eve kadar geldi! Kapıyı çaldı, pideleri teslim etti! Onu yakalayamadım! Peşinden koşturdum, sana seslendim, bağırdım. Sesim apartmanda yankılandı ama sen hiçbirini duymadın ve onu elimizden kaçırdık!"
Aslan'ın gözleri önce şaşkınlıkla açıldı. Sonra sinirle alnına vurdu.
"Lanet olsun! Belki hala buralarda..."
"Değil! Kaçtı! Her yere baktım. Yine arkasında hiçbir iz bırakmadan bir anda yok oldu!"
Aslan elleriyle yüzünü örttü.
"İnanamıyorum inanamıyorum."
Ben de inanamıyorum Aslan, ben de.
"Kapının sesine uyanıp nasıl oluyor da bağırışlarıma uyanmıyorsun anlamıyorum."
Sinirle homurdanırken Aslan pidelere baktı.
"Bunları yiyemeyiz. Zehirli olabilirler."
Alayla burnumdan nefes verdim.
"Tek derdin bu mu?"
Aslan derin bir nefes verdi. Elini burun kemiğine götürüp sıktı.
"Peki yüzünü gördün mü?"
Kafamı iki yana salladım.
"Sadece gözlerini. Yeşil gözlüydü. Muhtemelen 1.90 boylarında. Ellerinde eldiven var mı diye dikkat etmedim ama çok büyük ihtimalle vardı. Ayrıca haklı çıktım. İstanbul erkek."
"Ne olursa olsun, bir parmak izi kontrolü yapılsın. Pidelerin içeriğine de bakılsın. Daha sonra bu pideleri yapan esnaf da araştırılsın. Sokaktaki kameralara da göz atsınlar."
Aslan ofladı.
"Yine ve yine yapacak çok işimiz var."
"Yine ve yine İstanbul'u elimizden kaçırdık."
Aslan'ın çektiği suçluluğu görünce üstüne gitmek istemiyordum ama elimde değildi. Eğer o uyanmış olsaydı belki de İstanbul'u yakalamıştık ve bütün bu her şeye bir son vermiştik.
"Ben emniyete haber veriyorum. Üstüne bir şeyler giysen iyi olur. Geceyi emniyette geçireceğiz."
𝄢𝄢𝄢