Saçlarımı birisinin okşadığını hissettiğimde gözlerimi açmaya çalıştım. Yattığım yerde dönerken ellerimi gözlerime götürüp ovuşturdum. Hala gece olduğundan etrafı net göremiyordum. Gözlerimi tamamen açabildiğimde karşımda gördüğüm adamla kaskatı kesildim. Saniyeler içinde kendime gelip tam saldıracağım sırada adam iki bileğimden yakalayıp başımın üstünde sabitledi. Diğer eliyle de ağzımı kapattığında korkuyla maskeli yüzüne baktım.
"Merhaba dedektif. Nasılsın görüşmeyeli?"
Kar maskesinden sesi boğuk çıkıyordu ve bu sefer ağzında ses değiştirme cihazı yoktu. Korkuyla açılan gözlerim küçüldü. Bu sefer karşımdaki herife sinirle baktım.
"İstanbul!"
Ağzımı eliyle kapatsa da bastırmadığı için ne dediğim az çok anlaşılıyordu.
"Bana sadece 'İstanbul' diyen bir tek sen kaldın dedektif."
Ellerinden kurtulmak için çırpınmaya başladım ama iki elini de daha çok bastırdı. Gücüm ona yetmiyordu.
"Şşş, sakin ol. Sana zarar verecek olsam bunu çoktan yapardım dedektif. Ayrıca bana diri lazım olduğunu unutuyorsun sürekli."
Konuşmaya çalıştım ama bu sefer ne dediğim anlaşılmadı. Tamamen simsiyah giyinmişti. Eldivenleri, maskesi, kıyafeti... Bir tek gözleri görünüyordu ama rengini karanlıktan dolayı seçemiyordum. Ama erkek olduğuna emindim. Bu da Lev'in yanıldığını gösterir. Dediklerinin yeterli bir kanıt olmadığını söylemiştim!
Ağzımdaki elini gevşettiğinde konuşmaya çalıştım.
"Beni mi takip ediyorsun?"
"Hem de her saniye."
"Siktir git!"
"Çok ayıp. Senin gibi bir İstanbul Hanımefendisi'ne hiç yakışmıyor bu laflar."
İstanbul benimle alay ederken ellerimi kurtarmaya çalıştım ama başarılı olamadım. Nasıl bir güç vardı bu adamda!? Bileklerimi sıkıyordu ama canımı acıtmıyordu. Ama kaçamıyordum da. Hareket bile edemiyordum.
"Niye geldiğimi soracak olursan senden bir ricam var dedektif."
Kaşlarımı çatarak alayla suratına baktım. Benden ne rica edebilirdi? Etse bile benim onun isteğini yerine getirebileceğimi nasıl düşünebilirdi?
"Şu sana verdiğim yüzük var ya, onu iyi sakla olur mu? Sakın kaybetme. Benim için çok değerli. Zamanı geldiğinde onu senden geri alacağım."
Bakışlarımda ki alay silinse de çatık kaşlarla suratına bakmaya devam ediyordum. Madem onu için değerliydi, sırf ipucu bırakmak için niye bana o yüzüğü vermişti ki? Başka bir şey de verebilirdi.
"Sadece bunu söylemek için bu kadar zahmete girmiş olamazsın. Söyle, başka ne istiyorsun?"
Bir andan onu inceliyordum. Vücudu yapılıydı ama bir kas yığını da değildi. Maskesini çıkardığını düşünürsek sert yüz hatlarına ve belki biraz da kemikli bir yüze sahipti. Ses tonu olmasa bile vücudundan erkek olduğu çok net anlaşılıyordu.
"Beni aklına mı kazıyorsun dedektif? Ne kadar da tatlı."
Yüzünü yüzüme yaklaştırırken kısılan gözlerinden eğlendiğini hissedebiliyordum. Yüzümü buruşturdum.
"Senden nefret ediyorum."
"Herkes ilk tanışmada benden nefret ediyor ama sonra beni çok seviyorlar. Sen de seveceksin, merak etme."
"Psikopat!"
"Kalbimi kırıyorsun."
Göz devirdim. Kendimi garip hissediyordum. Ülkece aranan bir seri katille konuşuyordum şu an ama o sanki bir katil değilmiş gibi alayla konuşuyordu. Hatta şaka yapıyordu. Şerefsiz bir de hazır cevaptı! Hiç beklemiyordu cevap vermek için. Hızlı hızlı konuşuyordu. Bir süre sonra ağzım kilitleniyordu bu yüzden.
"Soruma cevap vermedin."
Düşünüyormuş gibi mırıltılar çıkardı.
"Hmm. Bilmem. Belki de canım sadece biraz aksiyon istiyordur."
Tek kaşımı kaldırdım.
"Hayatın yeterince aksiyonlu zaten. Hani bir seri katilsin ve tüm ülke peşinde ya?"
"Doğru. Sen de benim peşimdesin. Hatta galiba ensemdeydin en son?"
İmalı ses tonuyla kaşlarımı çattım. Dedikleri sinirimi bozsa da haklıydı. Şu an hiçbir şekilde hareket edemiyordum ve savunmasızdım. İstanbul beni öldürse kimsenin haberi olmayacaktı. Şu an bana istediği her şeyi yapabilirdi. Neyse ki beyefendi beni canlı istiyordu!
"Sana tahammülüm yok İstanbul. Neyin peşinde olduğunu söyle ve git."
"Dedim ya dedektif, biraz aksiyon olsun istedim."
Yüzümü buruşturdum.
"Sen gerçek bir ruh hastasısın."
"İltifatlarınız ile beni şereflendirdiğiniz için teşekkür ederim hanımefendi."
Bunu öyle bir ses tonuyla söylemişti ki sanki psikopat bir katil değil de geçmiş zamanlardaki centilmenler gibiydi.
"Ee, böyle yüzümü mü izleyeceksin? Ne zaman gitmeyi planlıyorsun?"
İstanbul gülerek omuzlarını silkti.
"Aslında hiç gidesim yok. Seni sinirlendirmek keyifli dedektif."
Elinden kurtulmaya çalıştım ama yine hareket edemedim. Adam resmen beni koltuğa kilitlemişti!
"Aldığın o muhteşem eğitimler bende işe yaramaz dedektif."
Yüzünü yüzüme daha da yaklaştırdığında gözlerine daha dikkatli baktım. Yeşil gözlüydü.
"Neden biliyor musun? Çünkü aynı eğitimleri ben de aldım."
Kaşlarım çatıldı. Dediğini düşünmeme bile fırsat vermeden burnuma bir bez koydu.
"İyi uykular dedektif. Umarım rüyanda beni görürsün."
Nefesimi tutarak direnmeye çalıştım. Fakat bezi daha çok bastırdı. Nefes almamama rağmen eterin kokusu burnumu yakıyordu. Bedenimin uyuştuğunu hissettiğimde direnmeye devam ettim. Ciğerlerim patlamak üzereydi.
En sonunda daha fazla dayanamayarak nefes aldım. Gözlerim kapanırken gördüğüm son şey İstanbul'un yeşil gözleri olmuştu.
𝄡
Sabah uyandığımda başımda çok güçlü olmasa da bir ağrı vardı. Kendimi pek iyi hissettiğim söylenemezdi.
Yüzümü buruşturarak yattığım yerde oturur pozisyona gelirken başım döndü. Aklıma dün gece İstanbul'un burnuma eterli bezi dayamış olması geldi. Muhtemelen o eter yüzünden bu kadar kötü hissediyordum.
Düşüncelerimi topladığımda zihnime bir farkındalık düştü. Gözlerim açılırken ani bir hareketle ayağa kalkıp dış kapıya koştum. Gözlerim karardığı ve başımdaki ağrı arttığı için tökezlesem de umursamadım. Kapıya baktığımda kilidinin hiç zorlanmadığını gördüm. Üstten de alttan da kilitlenmişti. Tıpkı en son gece bıraktığım gibiydi.
Kapıyı açıp üst kilidi kontrol ettim ama hayır, zorlanmamıştı. Kaşlarım çatıldı. İstanbul bu eve nasıl girmişti? Kapıyı kullanmamıştı. Zaten kilidi kırmaya ve zarar vermeye kalksa bunu duyardım. Demek ki başka bir yerden girmişti. Ama nereden?
Aklıma pencere geldi. Ama bu mümkün değildi. Düz duvara tırmanacak kadar üstün güçlere sahip olduğunu sanmıyordum. Yine de salondaki pencereye aceleci adımlarla yürüdüm. Sırayla evdeki bütün pencereleri kontrol ettim ama hepsi kapalıydı. İstanbul pencereden kaçmış olsa geri pencereyi kapatamazdı. Aynı şekilde kapıyı da kilitleyemezdi. O zaman bu adam nasıl içeriye girebilmişti?
"Aklım almıyor. Gerçekten aklım almıyor."
Yerlere baktım. Bir bebek gibi her yerde emekleyip bir iz bulmaya çalıştım. Ama yoktu. Sanki buraya dün gece hiç gelmemişti.
Kısa bir anlığına rüya görüp görmediğimi sorguladım. Hayır, görmemiştim ve bundan emindim. İstanbul dün gece bu eve bir şekilde girmiş ve benimle konuşmuştu. Kalın ve tüylü eldivenini hala ağzımda hissedebiliyordum.
Aklıma bana söyledikleri geldi. Ve ricası. Yüzüğü elime aldım. Bu yüzük onun için değerliydi ama neden? Ailesiyle mi alakalıydı? Çok büyük ihtimalle. Zamanı geldiğinde bu yüzüğü benden alacağını söylemişti. Ama nasıl alacaktı? Ve o zaman, ne zamandı?
Derin bir nefes aldım. Önce İstanbul hakkındaki yeni bulgularını bir araya getir Verda.
-Yeşil gözleri var.
-Kemikli bir yüz hatlarına sahip.
-Fazla olmasa da yapılı bir vücudu var.
Elleri neredeyse bütün suratımı kaplayabilecek kadar büyüktü. Demek ki uzun boyluydu. 1.85? Ya da 1.90? Kahretsin ki o an boyuna dikkat edememiştim.
Kokusunu hatırlamaya çalıştım. Belki bir şekilde, eğer sürekli kullanıyorsa, parfümü ele verebilirdi ama herhangi bir erkek parfümü kokusu almamıştım.
Derin bir iç çekerek ofladım. Önce emniyetle ve sonra da Aslan ile konuşmam gerekiyordu. Görünen o ki İstanbul ben nereye gidersem gideyim beni bulacaktı. Üstüne üstlük bu sefer eve girerek ve beni bayıltarak fazlasıyla ileri gitmişti.
Ona gücümün yetmediğini hatırladım. Ellerimi çapraz bir şekilde birleştirmiş ve ağzımı kapatmıştı. Ayaklarımı kullanabilirdim belki ama olduğumuz pozisyonda ayaklarım pek bir işe yaramazdı. Bedeni ve yüzü bana çok yakın olduğundan iyice kısıtlanmıştım.
"Lanet olası pislik!"
Hızlı hareketlerle yüzümü yıkadım. Üstümü değiştirip rahat kıyafetler giydim. Saçımı sıkı bir topuz yapıp evden çıktım.
Aslan'ın arabasına doğru ilerleyip kapıyı açtım. Hızlıca arabayı çalıştırıp gaza bastım. Gidebileceğim en hızlı şekilde emniyete gidiyordum. Muhtemelen Lev de oradaydı ve dün ki yaşanılan olay onun epey ilgisini çekecekti. Ayrıca onu haksız çıkaracaktım. Nedenini bilmediğim bir duygu içimde dolanıp duruyordu. Lev'i haksız çıkarmak ve bunun sonucunda duyacağım mutluluk normal değildi. Onu kıskanıyordum ama bunun sebebini bilmiyordum. Belki de aramızdaki ilişki emrivaki geliştiği ve benim hassas olduğum bir noktadan geliştiği içindi. Ama sebebi ne olursa olsun, ondan hoşlanmıyordum.
Emniyetin önüne arabayı park edip indim. Güvenliğe kafa selamı verip içeriye girdim. Hızlıca vakit kaybetmeden Akif Bey'in odasına çıktım. Ne kadar o adamın yüzünü görmek istemesem de buna mecburdum. Olayı ilk önce onun bilmesi gerekiyordu. Bana kalsa ilk Aslan'a anlatırdım ama emniyet müdürü dururken baş komiserin bu olaydan ilk haberdar olması dışarıdan pek de uygun görünmezdi.
Asansör durduğunda inip adımlarımı Akif Bey'in odasına yönlendirdim. Eğer şansıma Lev de orada olursa ikisine de ayrı ayrı anlatmamış olurdum.
Lakin aklıma gelen şeyle bir anda durdum. Eğer ben bu olayı anlatırsam peşime ekip takarlardı. Ve bu sefer reddetme şansım da olmazdı. Ama bunu herkesin bilmesi gerekiyordu.
Bir yanım bu olayı kendime saklamamı söylerken diğer yanım sırf peşime eki takacaklar diye saçma bir harekete kalkışmamamı söylüyordu. Kararsızlık içinde orada bir süre bekledim. Daha sonra kameraların olduğu aklıma geldi ve derin bir nefes aldım.
"Sakin ol Verda. Akif Bey seni yemeyecek."
Eğer kameraları izlerlerse burada sadece Akif Bey'in diyeceklerinden endişelendiğimi düşüneceklerdi. Her ihtimale karşı adımımı temkinli atmalıydım. İstanbul sandığımdan da büyük oynuyordu. Belki de bilerek dün gece yanıma gelmişti. Emniyete olayıp anlatıp anlatmayacağımı merak etmişti. Amacı ben test etmek olabilirdi.
Akif Bey'in kapısını tıklattım. İçeriden onay gelince kapıyı açıp içeriye girdim. Harika, Lev de buradaydı. İkisinin de bakışları beni bulmuştu. Akif Bey her zamanki soğuk ve yapmacık gülümsemesinden göndermeye bile tenezzül etmedi. Lev ise küçük bir gülümsemeyle kafasını belli belirsiz oynatıp selam vermişti. Daha sonra tekrar o ifadesiz maskesini takınmıştı.
"Sizi çağırmamıştım Verda Hanım."
"Beni çağırmanızı beklemiyordum zaten Akif Bey."
Ters sesine ters sesimle cevap verdim. Yüzüne bile doğru düzgün bakmadan Lev'in karşısındaki koltuğa oturdum. Şimdi ne yalan uyduracaktım?
"Önemli bir ipucu mu buldunuz Verda Hanım?"
Lev'in sorusu ile derin bir nefes aldım.
"İstanbul'un işlediği son cinayetten bir haber var mı diye gelmek istedim. Belki sonuçlar tahminimden erken çıkmıştır ve..."
"Öncelikle İstanbul değil, İstanbul Katili. Ayrıca hayır, sonuçlar daha çıkmadı."
Akif Bey'in beni düzeltmesi sinirimi bozarken bu adama karşı olan hiçbir güzel duyguyu içimde barındırmadığımı fark ettim. Eskiden de yoktu ama en azından saygı gösterebiliyordum. Şimdiyse o da yoktu.
Akif Bey'in yüzüne bakmadım. Doğrudan Lev'e bakıyordum.
"Sizinle özel konuşmayı tercih ederim Lev Bey."
Akif Bey alayla burnundan nefes verdi.
"Bizim için çalış..."
"Ne sizin için ne de bu emniyet için çalışıyorum. Benim sizinle hiçbir bağım yok ve bulduklarım size anlatmak zorunda değilim. Lev Bey çok istiyorsa kendisi size anlatır. Ama mümkünse daha fazla benimle diyaloğa girmeyin."
Akif Bey tam ağzını açmıştı ki ayağa kalktım.
"Sizinle en yakın zamanda görüşelim Lev Bey. Bana istediğiniz zaman ulaşabilirsiniz."
Ve başka hiçbir şey demeden, onların da demesine izin vermeden odadan çıktım. Yaptığım fazlasıyla garip görünmüştü. Önce odaya güya bir şeyler anlatmak için girmiş, sonra da ahkam keserek çıkmıştım. Ve adım soyadım kadar emindim ki Lev bundan şüphelenmişti.
Ofladım. Aslan'ın odasının önüne gelip kapıyı çalmadan içeriye girdim. Aslan'ın kollarını masaya yaslamış ve kafasını kollarının arasına gömmüş bir halde uyuduğunu görünce gülmemek için kendimi zor tuttum. Koskoca baş komisere bak sen. Akif Bey onu bu şekilde görse fena fırçalardı. Ki sadece o değil, altında olan komiserler de onu bu halde görebilirdi. Hatta belki de görmüştü. Neyse ki benim gibi muhteşem bir dosta sahip.
Kapıyı kapatıp Aslan'a doğru ilerledim. Yüzümde sinsi bir sırıtış vardı. Yapıp yapmamakta emin olmasam da biraz kafamı dağıtmaya ihtiyacım vardı. Bu yüzden yapacaktım.
Arkasına geçip derin bir nefes aldım. Ellerimi kaldırıp bir anda hızlıca ve sertçe sırtına vurarak bağırdım.
"Aslan!"
"Kim öldü!?"
Diye bağırarak bir anda ayaklanmasıyla kahkaha attım. Yüzündeki ifade fazlasıyla komikti. İlk dediği şeyin 'Kim öldü?' olması durumu daha da komikleştiriyordu.
"Salak!"
Aslan bana saydırırken bense gülmeye devam ediyordum. Elim karnıma gitti.
"Öleceğim şimdi!"
"Ödüm patladı!"
Onu umursamadan gülmeye devam ettim. Kahkahalarım azaldığında yavaşça koltuğa çöktüm. Ama hala gıcık gıcık sırıtıyordum. Aslan bana sitemle baktı.
"Bakıyorum da çok eğleniyorsunuz Dedektif Verda Hanım?"
"Aşırı eğleniyorum Baş Komiser Aslan Bey. Öyle böyle değil."
Bana göz devirip esnedi. En sonunda ben de yüzümdeki sırıtışı silip sorularımı sormaya başladım.
"Dün gece yorgun geçmiş galiba?"
"Hem de nasıl. Hiç de hazırlıklı değildim."
"Bir şey bulamadınız dimi?"
Hüsranla kafasını iki yana salladı. Bu davanın onu yorduğu çok belliydi. Yorgunca yüzünü sıvazlayarak ofladı.
"Gerçekten bıktım. Bir an önce kurtulmamız lazım şu beladan."
"Bence de."
Ona söylemeli miydim? Ama söylersem gidip yetiştirebilirdi. Zaten yüzüğü bile zor içinde tutuyordu. Aslında ona söylemek istememin nedeni evinde daha fazla kalıp onu rahatsız etmemek istememdi. Nasılsa İstanbul beni her türlü buluyordu.
Gerçi mantıklı düşününce eğer bunu Aslan'a söylersem bu sefer hiç bırakmazdı. Ne olursa olsun en azından yanında ben varım, falan derdi ve yanımdan bir saniye bile ayrılmazdı. Yani her türlü ona söylememem gerekiyordu.
Sessizce derin bir nefes verdim. Fark etti mi diye Aslan'a göz ucuyla baktım ama o elleriyle oynayarak dalmış bir şekilde masasına bakıyordu. Önüme döndüm.
Anlaşılan bu sadece benim ve İstanbul'un arasında kalacaktı.
𝄢𝄢𝄢