İçeriğe geç

Istakoz

Bölüm 2 · 12 dk okuma

Istakoz

Bölüm 2

Geçmişin Gölgesinde

“Azıcık kar yağar, ardından ayaz... “diye mırıldandı. Sıcak ofisinden dışarı çıkıp evine gitmeye ölesiye üşeniyordu. Pencerenin önünde durmuş dışarıyı izlerken paltosunun yakasını yukarı kaldırdı. Daha dışarı çıkmadan tüyleri ürpermişti. Gecenin on birini gösteren saat arsızca tik taklarına devam ediyor, boş sokaklarda yanan ıssız lambalar titriyordu. Bir kedi çöp kutusundan fırlayıp arka sokaklarda kayboldu. Başıboş dolanan bir köpek havladı. Derin bir iç çekip ofisin kapısına yöneldi.

Basamakları inerken Serdar Komiserin, “İyi geceler, “dileyişine,” İyi nöbetler! “diyerek karşılık verdi. Emniyet binasının dış kapısına gelince duraksamadan ayazın ortasına kendini atıverdi. Soğuk jilet gibi yüzünü kesti. Beyaz aracının içine öyle hızlı girdi ki... Anahtarı yuvada çevirip motoru homurdatarak yürüttü. Her gün geçtiği yollardan, sokaklardan geçti. Üç yıldır buradaydı. Ezberine kazınmış binalar akıp giderken birinin önüne gelince hep yaptığı gibi yavaşladı. Rengarenk boyanmış duvarlar, çeşitli simgelerle süslenmiş bahçe ve ön kapının üzerine asılmış tabela...

“Kırmızı balık anaokulu “

Her geçişinde içinde bir yerler ürperir, geçmişte kısılıp kaldığını hissederdi. Üzerinden on yıl geçmesine rağmen Gardiyanı hafızasından atamamıştı. Onun kırmızı saçlarının suda dalgalanışını unutamıyor, bir parça suçluluk, bir parça hüzün sarıyordu ruhunu. Kimdi suçlu! Bu sorunun yanıtını verememiş, hayatını düzene koyup da dikiş tutturamamıştı. Aklına Tarık ve Buğra gelirdi arada bir. Bazen onları arayıp bulmak ister, ardından vazgeçerdi. Geçmiş, geçmişte kalmalı, acısı, suçlusu; geride kalması gereken ne varsa o zamanda kalmalıydı. Ardında bırakamadığından değil miydi şimdiki sancısı!

Birkaç kez evlilik düşünmüş, bir kızla baya bir görüşmüştü. Sonra...

Bir şeyler ters gitmişti işte. Ruhunda açılan kocaman bir karadelik vardı. Görülmek istemiş, onun için sarılmıştı. Ruhunu ısıtacak, ona suçlu olmadığını söyleyecek, dünya ne kadar kirli olursa olsun iyi bir şeylerin hep var olduğuna inandıracak, umut ettirecek birini, öyle çok istemişti ki. Aklına getirmediği tek şey, beklentilerle beklenen aynı kişi değildi. Yol mu yanlıştı yoksa yolcu mu belleyememişti. Bu yüzdendi aracını, gece mavisi parlayan gölün kenarına sürmesi. Haykırmak, suyun içine girip ellerini çırpmak, bütün suç sende değil gardiyan, tut ellerimi demek isterdi. Yapamamıştı ya da yapmamıştı. Onun sarı balığını suda ölüme terk ettiği gibi o da kırmızı balığı terk etmişti. “Karabatak “diye mırıldandı. Karabataktı o. Ne ruhunu ne hayatını avuçlarında tutamamıştı. Karadeliğin içinde yüzen, sağa sola çarpa çarpa ilerleyen bir karabatak...

Belki de Gardiyan haklıydı diyen iç sesine küfretmeyi bırakalı çok olmuştu. Artık haklı veya haksız adalet aramayı bırakmıştı. Adalet olmaya çalışıyor, böylece dünyanın kirli havasına bir nebze de olsa umut ekmek istiyordu. Umutsuz, umuda yürüyordu. Aracından inmeden gerisin geri şehrin ıssız soğuk yollarına döndü. Evinin sokağına girdiğinde yanan birkaç evin ışığı ona annesini hatırlattı. Yanında olsa, kapkaranlık penceresinden ışık süzülüyor olurdu. Bilirdi ki o eve girmeden gözünü uyku tutmazdı. Katıksız sevgiydi bu. Anne sevgisini görünce yerine bir başka sevgiyi koymak zor oluyordu. Kıyaslama yapmasam... Aklında bu düşünceyle evine girdi. Petekleri açık bıraktığı için ev sıcaktı. Üşüyen ellerini ovuşturarak ayakkabılarını çıkardı. Paltosunu çıkarıp vestiyere astı. Acıkmış gibiydi, mutfağa yöneldi. Yiyecek bir şeylerin olması umudu ile dolabı açtı. Gördüğü manzara can sıkıcıydı. Kendi kendine söylendi.

“Evde kaldığım mı var ki yemek olsun. “

Dolabı kapatıp ısıtıcıya su koydu. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Bu vakitten sonra yediği fayda değil zarar getirirdi. Ruh sağlığına iyi bakamıyordu bari bedenine iyi baksındı. Üşenmese banyo yapardı. Ondan da hemen vazgeçti. Suyun ısınmasını beklerken fincanı hazırladı. İçine bir tatlı kaşığı kahve attı. Krema veya şeker kullanmayı bırakalı çok olmuştu. Acıyla yoğrulmuş ruhu tatlı şeyleri unutmak istemişti veyahut aklı ruhuna ceza kesmişti. Suyun fokurdamasını duyunca sıcak suyu fincana boşalttı. Berrak sıvı, siyaha dönerken mırıldandı. “Karabatağın kara içeceği. “

Kahve kupasını eline alıp salona geçti. İki kanepe, küçücük bir kitaplık ve duvara montelenmiş televizyondan başka eşya yoktu. Pencereye yöneldi. Issız sokağı ve yerden bir türlü kalkmayan karı izlemeye koyuldu. Bu evi eşyalı kiralamıştı. Yanında yük taşımak istemiyordu. Öyle, başıboş serseri gibi bir valize sığdırmak istemişti hayatını. Hadi dendiğinde hazırdı. Yüksüz, ağırlıksız... Öyle olmaya çalışıyordu fakat yüreğine yüklediği yükten kurtulamıyordu. Kahvesinden bir yudum alırken iç çekti. Tadı tuzu yoktu yaşamın. Neydi amaç? Neden dünyaya gelmişti. Sadece suçluları yakalamak mıydı polis olurken istediği! Bunu bugünlerde öyle çok düşünür olmuştu ki. Suçlu denilen insanların hepsi kötü müydü ya da kötülük neydi?

Peki bulaşıcı bir hastalık olabilir miydi kötülük. Yanıt bulamadığı sorular içinde yüzüp dururken çalan telefonuyla irkildi. Cebinden çıkarıp telefona baktı. Yeşil ışığı yukarı kaydırıp telefonu kulağına götürdü. Serdar Komiserin, “Amirim, göl yakınlarında bir ceset bulunmuş, “demesiyle yerinden hızla kalktı. “Geliyorum! “deyip telefonu kapattı.

İçinden bir ses çığlık çığlığa gardiyan geri döndü diyordu.

Mantığı ise gardiyan öleli çok oldu diyordu. Paltosunu hızla giyinip kendini yeniden sokağa attı. Beyaz aracını terk edeli kısa bir süre geçse de içi buza kesmişti. Anahtarı yuvaya yerleştirip motoru çalıştırdı. Birkaç saniye motorun ısınmasını beklerken elini direksiyona vuruyor, içinden sayıyordu. Bir, iki, üç dört... Hadiii! Daha fazla beklemeye tahammül edemeyerek aracını göl yoluna doğru sürdü. Buzlanmış asfalt yüzünden yavaş gitmek zorundaydı. Bir ölüye koşarken ölmek istemiyordu. Karanlık gölü aydınlatan resmi polis araçlarını gördüğünde kalbinin ritminin arttığını hissetti. Neredeyse boğazına yükselen atışları duyabiliyordu. Aracını gelişigüzel park edip resmi ekibe yöneldi.

“Serdar Komiser nerede? “

Elmacık kemikleri çıkık, yüzündeki seyrek sakalların zayıf yüzünü örtemediği, yeni işe başladığı acemi hareketlerinden ve ölüden en uzakta durmasından belli olan memura sordu.

“Cesedin yanında. “

Ömer için gerisinin önemi yoktu. Bu işe yeni başlayan acemi memur onu ilgilendirmiyordu. Kendi aralarında konuşan, çevreyi emniyet şeridiyle çeviren diğer memurlar da umurunda değildi. Ayakları onu göle doğru götürürken gözlerinde gardiyanın saçları dans ediyordu.

“Sarı balığım tut beni! “

Serdar’ı bulan gözleri gerçekliğin soğuk yüzüyle karşılaştı. Adımları arkadaşına ulaştığında, “ Nerede o? “ dedi. Önce cesedi görmeli, emin olmalıydı.

“Dayanabilecek misin Amirim? “ Serdar’ı hiç böyle görmemişti. Yüzüne dikkat edince buğday tenli adamın gecenin karanlığında bile beyaza döndüğünü gördü. Neydi onu bu kadar etkileyen!

“Daha önce de ölü gördüm. “

Bir doksanı aşan boyu sanki kısalmış, omuzları çökmüştü. Gülümsemek için hep bir bahanesi olan adamın hayat ışığı sömürülmüş gibiydi. Düz, omuzlarına uzanan kahverengi saçları rüzgarın savurduğu birkaç tane karı misafir etmişti. “Öyleyse... “deyip sustu eliyle sazlıkları göstererek. Çökük omuzlarını dikleştirip amirine yol verdi.

Ömer için saniyeler yarış içindeydi, kalbinin atışları kulaklarını tırmalarken sazlığın içinde yatan bedeni gördü. Karanlıktı, yerde yatan ölü pekala bir ağaç gövdesi de olabilirdi.

“Işığı aç! “

Sesi kesin emir telakki ediyordu. Serdar’ın elindeki feneri açıp ölünün üzerine tutmasıyla Ömer iki adım geri çekildi. Midesinden yükselen öğürme iç güdüsünü zoraki bastırıp gözlerini kapatıp açtı. Burnundan nefes almamaya çalışarak geri attığı iki adımı yeniden yol aldı. Ölü tanınmayacak haldeydi. Yüzünde gördüğü şeyden emin olmak için diz üstü çöküp ona yaklaştı.

“Hayır! “dedi içinden. Bu olmamalıydı. Ölüler dirilemezdi. Öyleyse bu adamın dudağına dikilen fermuar da neyin nesiydi?

“Benzerlik, sadece benzerlik, “diye düşünürken farklı detaylar bulmak için Serdar’a, “Feneri bana ver! “deyip uzanan feneri eline aldı. Elleri titriyordu. Adam yeni ölmüş gibi değildi. Yüzündeki çürükler ölmeden önce şiddet gördüğünün kanıtıydı ve yüzündeki kızarıklık... Ömer bunu açıklamakta güçlük çekiyordu fakat sanki boyanmış gibiydi.

“Katil adamı dövmüş, ağzına fermuar dikmiş ve bir de boyamış.”

Kafasını kaldırıp Serdar’ın alacakaranlıkta net görünmeyen yüzüne baktı. “Saçmalık bu! “dedi Serdar’ın herhangi bir şey söylememesine karşılık.

“İlk incelediğimde ben de öyle düşündüm amirim fakat bedenin geri kalanına bakınca... “

Ömer, hızla feneri ölünün yüzünden ayırıp bedenine yöneltti.

“Tanrım! “

Adam tamamen çıplaktı. Göğsünün üzerinde, iki memenin arasına bir şey çizilmişti. Ömer, ışığı iyice yaklaştırıp simgeye baktı. “Istakoz, “diye mırıldandı. Ucu keskin ince bir cisimle çizilen şeyin ne olduğu şüpheye yer bırakmayacak kadar belirgindi. Adamın elleri göğsünün üzerine konulmuş, işaret parmakları açık, diğer parmaklar kapalı şekilde simgeyi işaret ediyordu. Işığı biraz daha kaydırınca kolların dirsekten kesilmiş olduğunu gördü. Feneri aşağı kaydırdı. Bacaklar kırılmıştı ve morarmış deri kangren evresine girmişti. “Adamı uzun süre tutsak etmiş. Katil her kimse bu adamla kesinlikle bir derdi varmış. “

Ömer, kendi vardığı kanıları sesli dile getiriyor, Serdar da onu can kulağıyla dinliyordu.

“Adamı buraya öldükten sonra getirmiş, kollar kesik, bu şekilde taşıyamazdı, burada kolları isteği gibi koymuş bu da demek oluyor ki burada biraz zaman geçirmiş. “

Feneri cesedin üzerinden ayırıp Serdar’a çevirdi.

“Onu kim bulmuş? “

“Balık tutmaya gelen üç arkadaş, onu görünce hemen bizi aramışlar. Siz ayrıldıktan hemen sonra aradılar. Ben yüksek ihtimalle boğulma vakasıdır diyerek sizi aramadım ama onu görünce... “dedi, gözleri yerde yatan cesede çevrildi.

“Adamlar nerede, herhangi bir iz görmüşler mi ya da siz cesedin kimliğini belirten bir belge filan buldunuz mu? “

“Hayır Amirim, adam çıplak, ayak izi varsa da balıkçıların ve bizim izimizle karışmıştır. “

“O kısım olay yeri ekibine ait. Beni adamlara götür, sıcak bilgi her zaman iyidir. Unutmazlar, olayın şokunu atlatamadan düşünemezler. İlk bilgi, ilk soru, ilk cevap... “ diyerek elini Serdar’ın omzuna koydu. Serdar önde, Ömer arkada ihbarcıların olduğu ekip aracına doğru yürüdüler.

Ayaz iyiden iyiye artmıştı, feneri tutan eli uyuşunca feneri diğer eline aldı. Uyuşan elini cebine soktu. “Bu havada ne işleri varmış balıkta! “ ayaklarının altındaki donmuş kar kütürdedi.

“Soğuk su balığı lezzetli oluyormuş. “

Fenerin ışığında, ağızlarından çıkan nefesin buğusu göründü.

Ömer, bunun bir tespit mi yoksa balıkçıların söylediği bir söz mü olduğunu anlamadı. Bakışları Serdarla buluştu. “Aynı soruyu ben adamlara sordum da...”

Aracın yanına gelince Serdar arka koltuğu işaret etti.

Ömer, ikiletmeden kapıyı açıp feneri adamların yüzüne tuttu. Ani ışık, adamların gözlerinin kamaşmasına neden olunca ellerini gözlerine siper ettiler. Ömer, adamların yüzünü incelemeden, “Kimsiniz ve ne işiniz vardı burada? “ diyerek direkt konuya geçti. Adamlar şaşkın ve korkmuş görünüyordu.

“Balık, “dedi Ömer’e yakın oturan adam.

“Dışarı çıkın! “

Adamlar arka koltuğa anca sığmıştı. Bu şekilde yaptığı sorgudan bir şey çıkarmak zor olurdu. Karşısında duranın el kol hareketleri onun için çok önemliydi.

Adamlar tedirgin hareketlerle araçtan indi. Onlar inerken her birini tek tek inceledi.

İlk inen adam, Ömer’e cevap verendi. Başına kalın bir bere takmıştı. Kaba kıyafetleri kilosunu belli etmiyordu ama yüzünün küçüklüğü ve çıkan kemikleri bir hayli zayıf olduğunu gösteriyordu.

Sakallarına düşen birkaç tane beyaz kıla bakılırsa kırklı yaşlarını sürdüğünü söylenebilirdi. Ayaklarına giydiği botlar ben devlet malıyım diye bağırıyordu. Ömer’in ayaklarına baktığını gören adam, “Eniştem asker, o getirdi botları, “deyiverdi. Ömer, zaten bunun böyle olduğunu biliyordu. Kendi de ihtiyacı olana giymediği botlardan verirdi. Ses etmeden diğer inen adama gözlerini çevirdi. Feneri orta yere tutarak hepsini görme imkanını sağlıyordu. Bu adam diğerine göre daha gençti. O da başına kalınca bir bere takmış, üstüne yağmurluk tulumu giymişti. Ayakkabısı tuluma ait olan çizmeydi. Yüzü hafif etliceydi. Göz kenarlarına henüz kaz ayakları uğramamıştı.

Adamın tedirgin bakışları epey korktuğuna işaret ediyordu.

“Cesedi sen mi buldun? “

Ömer’in ani sorusuyla afalladı.

“E-evet, “dedi sesi titremiş ve kekelemişti. En son inen adam,

“Suya giren oydu, biraz dinlenmek için oturmak istedi. Karanlıkta kütük sandık, varıp üzerine oturacak ve tulumu çıkaracak... “

“Sen onun sözcüsü müsün! Kendi dili yok mu ki sen anlatıyorsun? “

Ömer’in sert tavrı hepsini sus pus etti. Kısık gözlerle son inen adamı inceledi. İki adamın ortasında bir yaş civarındaydı. Gözlerinin felfecir okumasına bakılırsa epey de laf ebesiydi. Ömer, bu tipleri iyi tanırdı. Resmiyete önem vermez, her yerde bir şekilde işini yürütürdü. Kimisine tatlı dil, kimisine hafif yollu çıkışır, nabza göre şerbet verirlerdi. Hepsinin ortak özelliği ise şerbetin kıvamı tutmayınca hemen tavır değiştirirdi ki sessizlik kısa sürdü.

“Estağfurullah amirim, ben kim sözcülük kim. O benim kardeşim, lafı tam anlatamaz, hafif de kekemedir. Size zorluk çıkmasın ben anlatayım olayı dediydim. “

Ömer içinden, “Çıkışmasam şimdiye bir kütüğün üzerine oturmuş, sigarasını bana yaktırmış ballandıra ballandıra olayı anlatıyor olurdu, “diye geçirirken, “O anlatsın, anlamadığım bir şey olursa ben size sorarım, “dedi. Bilerek size demişti adam kendini pek mühim görmesin diye.

“İsim neydi? “dedi Ömer cesedi bulan adama dönüp. Diğeri az önceki söylenenleri unutmuş gibi, “Ekrem, “diye lafa atladı.

Ömer, öyle bir baktı ki adam ellerini önünde kavuşturup, “Afedersin amirim, “dedi.

Ömer, öfkeli bakışlarını yumuşatıp Ekrem’e döndü.

“Sen anlat Ekrem, nasıl gördün cesedi? “

“A-abimin dediği gibi, suya girince üşüdüm, balıkta yoktu bu gece, biraz dinlenip ısınacaktım. Ö-önce kütük sandık, Sadık abi gördü, gel şuraya otur de-dedi. “

Adam, abisinin dediği kadar kekeme değildi. Anlaşılan heyecan ve korku konuşmasını etkiliyordu. Ömer, onu biraz rahatlatmak için, “Sakin ol, kimse sana suçlu muamelesi yapmayacak, korkmadan anlat.

“Ta-tamam, “dedi ve anlatmaya devam etti.

“Hızlıca yürüdüm o yana, ayaklarıma su dolmuştu. Zor yürüdüm, ayaklarım sızlıyordu. Tam vardım oturacağım, abim feneri kütüğe tuttu. Üçümüz birden çığlık attık. Orada öylece yatıyordu. “

“Dokundunuz mu ona, sağına soluna baktınız mı? “

“Ha-hayır, elimizi sürmedik. Korktuk, öylece bırakıp gidecektik de Sadık Abi polisi arayalım deyince sizi aradık. “

“Biz gelene kadar ne yaptınız? “

“Hi- hiçbir şey, bekledik. “

“Ayaklarım ıslak dedin, niye değiştirmedin? “

Ekrem, gözlerini ayaklarına dikip öylece baktı.

“Unuttum. “

Ömer, adamın haline acıdı. Yanlarında konuşmadan bekleyen Serdar’a döndü.

“Alın bunu da üstünü değiştirsin arabada, soğuk ısırmadıysa iyidir. “

“Sağ ol amirim. “

Ekrem, Serdar’ın arkasına düşüp başka bir araca giderken, Ömer feneri en yaşlı olan adama çevirdi.

“Sen Sadık mısın? “

“Evet amirim. “

Sadık, oldukça kendinden emin duruyordu.

“Ekrem’in anlattıklarına ekleyeceğin bir şey var mı? “

“Yok amirim, harfiyen doğrudur. Zaten yalan söylemeyi beceremez o. “

“Gecenin bu saati, bu havada balıkta ne işiniz var, hem suya sokmuşsunuz adamı. Donsa boğulsa ne olacak. Kaç kişi öldü bu suda bilmiyor musunuz! “

“Soğuk suyun balığı hem etli hem güzel olur. Üç beş ne tutarsak, arkadaşlarla toplanıp rakı balık yaparız. Ekrem alışıktır, hep geliriz buraya. Suyun neresi derin neresi balçık biliriz. “

“Ya sen, senin adını öğrenemedik. “ diyerek diğer adama döndü. Hepsine farklı yerden, farklı tarzda sorular soruyor, adamlara ne olup bittiğini kavramaya zaman kalmıyordu.

“Cengiz ben amirim. “

Ömer az kalsın gülecekti. Bir insan bu kadar mı isminin hakkını verirdi. Aklına Ali Cengiz oyunu gelmişti. Cengiz de pekala oyun kurucu olabilirdi lâkin pek zeki birine de benzemiyordu. Sadece fazla Açık gözdü.

“Senin anlatmak istediğin bir şey var mı Cengiz? “

“Yok amirim, Ekrem anlattı her şeyi. “

Ömer’in tek kaşı yukarı kalktı. Kardeşine güvenmemiş, ilk başta kendi lafa atlamıştı. Biliyordu ki bu adamlar sıradan, keyif adamıydı.

“Cihan, “diyerek ilk geldiğinde onu karşılayan memuru çağırdı

“Buyurun amirim! “diyerek hızla yanına gelen acemi polis, Ömer’in adını ne ara öğrendiğini merak ediyordu.

“Bu arkadaşların isim ve soy isimlerini, adres ve telefonlarını al, sonra da evlerine bırakın. “

“Arabamız var amirim, biz gideriz. “

Ömer, şöyle bir Cengiz’e bakıp, “İyi, gidin bakalım. “diyerek oradan ayrıldı. Ayakları, onu cesedin yanına götürürken, olay yeri inceleme ekibinin geldiği telsizden duyuldu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.