Efsun’un gözleri cam gibi parlıyordu. Mavi, duru ve bir o kadar da uzak. O duvara değil de geçmişin başka bir versiyonuna bakıyor gibiydi. Saçlarının bir kısmı alnına yapışmış, teni solgundu. “Sen uyudun mu?” diye sordum.Başıyla hayır dedi. Sonra yavaşça doğruldu. “Ahsen… bir şey var. Beni izleyen bir şey. Gözlerimi kapadığımda daha da yaklaşıyor. Ve biliyor musun? Gözleri çimen yeşili…” Donakaldım. Efsun’un sesi hâlâ kendi sesiydi ama söyledikleri… benim gözlerimi tarif ediyordu. “Ne diyorsun sen?” dedim. Sesim sert çıktı, fark ettim.“Senin gibi biri,” dedi sadece. “Ama… başka bir şey daha var içinde. Onu görmek istemiyorsun. Ama o seninle doğdu.” Ayağa kalktım. Boğazım kurumuştu. Ellerim istemsizce sırt çantama uzandı. Silahı aramıyordum. Bir sigara. Ya da bir gerçeklik parçası belki.Efsun bir adım attı. Ardından bir tane daha. Gözlerindeki parıltı solmuştu artık. “Bana inanmadığını biliyorum. Ama saat dört sıfır dörtte bir şey oldu. Ve ben… senin geçmişini gördüm.” “Benim geçmişim yok,” dedim soğuk bir şekilde. “Sadece ölü hedeflerim var.” Gülümsedi. Gülümsemesi hiç ona ait değildi. “Tam da bu yüzden seni seçtiler.” O an, evin lambası patladı. Işıkla birlikte her şey birkaç saniyeliğine sustu. Sonra… duvarda bir çatlak belirdi. Hayır, sıradan bir çatlak değil. Siyah. Kıvranan, kendi içine çöken bir karanlık gibi. Ve o çatlağın içinden bir ses geldi.Fısıltı değildi bu sefer.Bu, bir çağrıydı.Ve sadece Ahsen’e hitap ediyordu.
Ahsen’in gözleri o duvardaki çatlağa kilitlenmişti. Çatlak, tıpkı bir yara gibi kendi kendine genişliyor, içinden siyaha çalan bir sis süzülüyordu. Ama duman gibi değildi bu; bir anlamı vardı. Sanki her kıvrımı, her titreyişi bir kelimeyi fısıldıyordu. Anlamadığı bir dildi bu ama… tanıdık da geliyordu.Efsun’un sesi arka planda yankılandı. “O seni çağırıyor. Hep çağırıyordu aslında. Ama artık saklanamazsın.” Ahsen, Efsun’a dönüp bir şey söyleyecekti ama o an… odadaki her ses çekildi. Ne duvar saati çalışıyordu, ne de dışarıdan gelen rüzgârın uğultusu. Sadece çatlak vardı. Ve o çatlağın içinden gelen yankı… “Ahsen.” Bir ses. Net. Derin. Ve… tıpatıp kendi sesi.Ayakları onu kendiliğinden hareket ettirmeye başladı. Bir emir almamıştı ama iradesi çoktan çökmüştü. Çatlağa yaklaştıkça içeriden bir ışık süzülmeye başladı. Işık ama bildiğimiz gibi değil — mavi, mor ve siyahın arasına sıkışmış bilinmez bir parıltı. İçinde anılar yüzüyordu. Başkalarına ait olmayan, sadece ona ait. Ve bazılarını hatırlamıyordu bile.Elini uzattı.Parmakları çatlağın kenarına dokunduğu anda…Ev yok oldu.Duvar yok oldu.Dünya yok oldu.Ve Ahsen, bir anda ayaklarının altından toprağın çekildiğini, bedeninin başka bir diyara çağrıldığını fark etti. Gözlerini kapattı, içgüdüsel olarak silahını sıktı.Ama gözlerini açtığında…Silahı yoktu.Zemini tanımıyordu.Gökyüzü kırmızıydı.Ve havada… fısıltılar vardı.Bu dünya onun bildiği dünya değildi.Ama tuhaf bir hisle biliyordu ki…Burası onun doğduğu yerdi.