İSİMSİZLER Bölüm 1: "Yalacılar ve Rol Yapanlar" ♠️ Toplantı odasındaydım. Sandalyenin bir bacağı eskilikten neredeyse kırılacaktı ancak düşme korkusundan uzak bir şekilde rahatça oturmuş, kollarım göğsümde birleşmiş bir şekilde karşımda oturan Tilki'yi izliyordum. Toplantı odası dediğim şey aslında, şehrin altını oyan eski bir sığınaktan bozma bir odaydı. Duvarlar nemli, lambalar titrek, masanın kenarları yıllardır kimsenin dokunmadığı tozla kaplıydı. Kora her toplantıyı burada yapmayı severdi. Nedenini bilmiyordum; belki sessizliği, belki karanlığı sevdiğindendi. Masaya ilk oturan, her zamanki gibi Tilki'ydi. Her şeyi herkesten önce bilir, herkesten önce gelir, kimse fark etmeden yerini alırdı. Simsiyah gözleri ve hiç çıkarmadığı kapüşonundan taşan uzamış, kahverengi dalgalı saçları vardı. Yüz hatları keskindi, burnu uzun ve düz, dudakları ince bir çizgi halindeydi. Gözlerindeki bakış, karşısındakini aptal hissettirirdi, zeki ve kurnazdı, duman gibiydi. Hem silik, hem baskındı. Ben onu incelerken gözleri benimkisini buldu; "Yine yapıyorsun, Maça." Sesini bastıramadığı bir gülümseyişle söyledi. Onu detaylıca incelememden bahsediyordu. "Her zamanki kadar gizemli görünüyorsun," dedim. "Seni sinirlendiriyor muyum?" Dudaklarım tıpkı onunkiler gibi alayla büküldü. "Ben sinirlenmem." dedi karşılık olarak, gülümsemesi biraz daha derinleşti. Doğru söylüyordu. Tilki sinirlenmezdi. "Gerçek ismin ne?" dedim sandalyemde öne gelerek. Elimi merakla çenemin altına yerleştirdim ve simsiyah gözlerine dikkatle baktım. Birkaç saniye detaycı bakışlarıyla beni izledi, öne eğildi, dudak kenarı kıvrıldı. "Buna izin verilmiyor," dedi beklediğim cevabı vererek. "Ve sen bunu iyi biliyorsun." Yasaktı, Kora yasaklamıştı ve Tilki, onun sağ koluydu, yasakları çiğnemeyecekti. Bu grupta herkese baktığımda geçmişine dair bir iz görürdüm ancak Tilki'nin varlığı bir sır perdesiydi ve ben bile hâlâ o perdenin arkasını göremiyordum. Kapı sertçe açıldı. Hepimiz dönüp baktık, olduğumuz yerde dikleştik, Kora içeri girdiğinde odanın hava basıncı değişti. Adımları ağır ama kendinden emindi. Sanki odaya girdiğinde tüm umutsuzlukların üzerine bir çizgi çekiliyor, dünya ikiye ayrılıyordu: Kora'dan önce ve Kora'dan sonra. Sandalyesini çekti, oturdu, elini masaya koydu. Ve hiçbir şey söylemesine gerek kalmadan herkes sustu. Bazı insanların lider olmak için konuşmasına gerek yoktur, doğuştan liderdirler. Ve Kora, kesinlikle doğuştan bir liderdi. "Başlayalım," dedi sonunda. Tek kelime. Ama kelimenin odada bıraktığı yankı beni bile ürpertti. Pençe, arkasını yaslayıp koltuğu kendi vücut ağırlığıyla gıcırdattı. Dudakları düz bir çizgi halini aldı, giydiği siyah tişörtü bu kış ayında bile soğuktan etkilenmediğinin kanıtıyken damarlarında gezinen kanda adrenalin doluydu. Hep tetikteydi, saldırımız ve savunmamızdı. Çoğu zaman psikopattı, geri kalan vakitte ise alaycıl ve umursamazdı. Yine de buradaydı, Kora için, İsimsizler için çalışıyordu. Sıfır, bilgisayarını koyacak yer aradı, sonunda dizlerinin üstüne koydu ve her zamanki gibi sinir bozucu bir rahatlıkla sırıttı. Gevşek bir insan Sıfır gibi olurdu, hiçliğin ortasında bile espri yapabilecek bir rahatlığa sahipti ve bazen bu rahatlığı, günümüzü normal, kavgasız, plansız ve ölüm riski olmayan bir günmüş gibi hissettirebiliyordu. Güneş gözlüğü akşam da dahil hep takılı olurdu, kaşı kesik ve pircing takılıydı, aslında dahiydi, ama hiç öyle görünmüyordu ve bu, Kora'nın neden onu seçtiğini gösteriyordu, iz bırakmazdı, sıfırdı. Gölge, odanın köşesinde bir hayalet gibi duran, yüzünün yarısı saçlarının arasına saklanmış gözlemci kızdı, gözlerini bir saniye bile Kora'dan ayırmıyor, ondan gelecek emri bekliyordu. İşini ciddiye alır, iş harici konuşmazdı. İnsanları fark ettirmeden izlemek onun göreviydi, arkanızda duran gölgeden farkı yoktu. Onu göremez ve hissedemezdiniz, oysa siz daha farkında olmadan tüm hayatınızı öğrenirdi. Hepsi yerini aldığında Kora masaya eğildi. "Bu gece lüks takımlarını sergilemek için güya biz fakirlere yardım gecesi düzenliyorlar. Kenan Asar da orada olacak." dedi dudakları kıvrılırken. "Ve biz bu geceyi kullanacağız." Sıfır sırıttı. "Niye öyle diyorsun? Konserve fasulyelerimiz gayet güzel." Kenan Asar, ülkenin en zengin müteahhitiydi ve fakir mahallelerdeki insanları el altından evden çıkartıp, evlerini yerle bir ediyor ve zenginlere yer açıyordu. Söylenenlere göre evsiz insanlara yeni ev veriyordu ama biz, bunun böyle olmadığını biliyorduk. Onları sokağa atıyor, konuşanları ise öldürtüyordu, ve kayıtlar, evden çıkardığı insanların evlerini sözleşme dahilinde teslim ettiği gösteriyordu, sahte evraklardı. Ve biz bu sahte evrakları bulacak, ona şantaj yapacaktık. Kora derin bir nefes aldı, gözleri karanlığa büründü, Kenan Asar'ın fotoğrafından çektiği yeşil gözleri hepimize tek tek baktı. "Bugün İsimsizler'in sesi daha gür çıkacak." Tilki başını yana eğerek sorusunu fısıldadı: "Nereden giriyoruz?" Kora, Gölge'ye sadece bir bakış attı. Gölge, yanımıza sessiz adımlarla ilerledi ve masanın ortasına binanın planını yerleştirdi, sakince eliyle giriş kapısını gösterdi ve Tilki'ye açıklama yaptı; "Batı kanadının arka kapısı, G2 güvenlik. Sistemin açığını bulabilirsek ilk fırsat bizim." Kora, bu sefer Sıfır'a döndü. "Açığı bulman ne kadar sürer?" Sıfır tekrar güldü ve parmaklarını oynattı. "Bu parmakları görüyor musun?" Kora'nın dudağı kıvrıldı. "Yani?" dedi tek kaşı kalkarken. "Bana iki saat ver." Ardından bilgisayarını açarak ekrana gömüldü. "İki saate herkes hazır olsun." dedi Kora ve arkasına yaslandı, gözleri yorgundu ama bunu belli etmeye niyeti yoktu. Korkutucuydu, ama bu korkutuculuk, Pençe'deki gibi fiziksel bir korkutuculuk değildi. Zekasından, sabrı ve gücünden, yapabileceklerinden geliyordu. "Organizasyonun bitiş saati gece bir, dakikaları hesapladım," dedi Tilki sessizce. "Saat onu üç geçiyor, Sıfır bunu bir saate kalmadan halledecektir, onbiri on beş geçe evden çıkmamız gerekiyor, on bir yirmi sekizde orada olacağız, eve girişimiz Maça'nın hızına bağlı otuz beş geçeyi bulacak, merdivenler ve iki güvenlik..." durdu, gözlerini kıstı. Kısa bir hesap yaptıktan sonra Kora'ya döndü. "Evde geçirebileceğimiz sadece dokuz buçuk dakikamız var." "Biliyorum," dedi Kora, bina planında gözlerini kestirerek. "Anlaştığı adamla mailleri, sözleşmesi," dudakları bilmiyorum dercesine kırıştı. "Başka yaptığı boklar, bunları bulmamız için sadece dokuz buçuk dakikamız var." "Güvenlikler?" dedi Tilki, Gölge'ye döndü. "Kaç kişi?" Pençe sandalyesini öne ittirdi cevabı beklemeden. "Güzel. Dövüş çıkar mı?" "Çıkarsa halledersin," dedi Kora. Sanki Pençe'ye değil, bir silaha konuşuyordu. Gölge masaya yanaştı, Kora'nın hemen soluna yerleşti ve ince parmağını planda gezdirdi. "Geçen üç gündür nöbet çizelgesini izliyorum. Batı kanadında, gece vardiyasındaki güvenlik hep aynı adam. Tembel. Telefon bağımlısı. Çoğu zaman kayıt odasından çıkmıyor." Haritaya bir işaret koydu. "Kamera dönüp şu noktaya geldiğinde kulübeden çıkıp sigara içecek. Tam kırk beş saniye. Tilki'nin hesaplamasına göre oraya vardığımızın ilk beş dakikasında olacak, o sırada kameralar bahçeyi değil içeriyi görüyor." Tilki'nin kaşları çatıldı, bana döndü. "Yani, iki kulübe kırk beş, diğer kameralar sekiz saniyelik döngüye sahip. İki kulübede de kameralar için ekran var, biz bu adam sigaraya çıktığında kameralara yakalanmadan etkisiz hale getirip içeri sızacağız, kırk dört saniye sürecek. Sen de diğer güvenliği arsaya çekeceksin, gerisini Pençe halledecek." Sandalyeye yaslandım. "Halledeceğim." Omuz silktim. "Zaten bu şehirde korkmuş fakir kız görmek onlar için sıradan bir görüntü." Pençe önüne koyduğu küçük bıçağı çevirdi, metal ışığında yüzündeki vahşi gölge daha da belirginleşti. "Peki ben?" dedi. "Arka bahçede ne yapıyorum?" Tilki cevap verdi: "Sen gölgedesin. Adam Maça'yı takip ederken, o tek figürlük tiyatro sahnesini izliyorsun. Adam dönüp Maça'nın yüzüne biraz fazla yaklaşmaya kalkarsa, sahne biter." Pençe'nin dudakları hafifçe kıvrıldı. "Güzel." Gölge, plan kâğıdını çevirip kameraların açılarını gösteren bir diyagram açtı. "Kameraların üçü, döngüde sekiz saniyelik boşluk veriyor, Sıfır hepsini aynı döngüye alacak. Normalde bu kısa ama ben son iki gün döngünün hızını saydım. Çatıdaki kamera da tam dönüşten sonra sekiz saniye kör kalıyor." Parmağıyla bir çizgi çekti. "Buradan geçilirse, kimse görmez. Tilki ilk girer, ardından Sıfır, ben. Kora en son." durdu, bize döndü. "Kulübeye döndüğünüzde döngüyü söyleyeceğim, içerisi için de Sıfır size ekstra bir sekizlik açacak, sonra da siz geleceksiniz." Sıfır parmaklarını esnetti. "Kameralar tamam, ben sensörle önden ilgilenirim. G2'nin alt paneli çok eski. Dokuz yıldır güncellenmemiş bir yazılım. Eriştiğimde döngüye alırım, açık gibi görünür ama aslında kapalı olur. Alarm sistemine asla dokunmam, çünkü alarmı kapatmak daha çok dikkat çeker." Gözlüğünün altından sırıttı. "Diğer güvenliklere yakalanmak istemeyiz." Pençe masanın kenarına parmaklarını dayadı. "Kendi adına konuş." Hafifçe dudakları kıvrıldı. "Diğer güvenlikler nerede?" Gölge hemen cevap verdi; "Doğu kanadında iki kişi. Biri dış devriye, biri evin iç kamera odasında. Devriye yedi dakikada bir koridor değiştiriyor ama bizim giriş noktamıza gelmiyor. Kamera odasındaki adam çıkmıyor. Hareket etmiyor bile." Bir an durdu. "Eğer batıdaki güvenliği sessizce indirirsek, diğer ikisi habersiz kalır." Kora onaylar bir mırıldanma çıkardı. "Geçenki gibi olmasın," dedi Pençe'ye bakarken. "Adam sadece işini yapıyor. Gerekirse uyut, ama kemiklerini kırma." Pençe hafifçe güldü. "Sen ne dersen o." Herkes kendinden emindi, ne yapmaları gerektiğini biliyorlardı. Bu masada otururken her zaman iki kimliğim aynı anda nefes alıyor gibi hissederdim. Biri Kora'nın verdiği kimlik: Maça. Diğeri geçmişte bıraktığım kız: Kayra. Bazen aralarındaki farkı duyabiliyordum. Maça baş kaldırmayı bilirdi, diğeri sadece boyun eğerdi. Ben düşüncelerimle dikkatsizleşirken Kora gözlerini bana çevirdi, bu bakış ise beni kendime getiren şey oldu, kendimi diken üstünde hissettim. Kaşları çatıldı, iki eli masayı buldu ve öne eğildi. "Bu senin sahnen. Güvenliği sahadan çıkaramazsan operasyon daha başlamadan biter ve bu senin hatan olur." Durdu, gergin bir nefes aldı, gözlerini gözlerime kilitledi. "Bu adam sana dokunursa, bu benim hatam olur." Tilki araya girdi; "Dokunamaz. Çünkü Pençe gölgede." Ben gülümsedim. "Merak etmeyin. O kadar da çaresiz görünmeyeceğim." Kora sakin bir nefes aldı. "Güzel." "İsimsizler," dedi Tilki alçak sesle. "Yine görünmeyecek." Gölge planı katladı. Sıfır bilgisayarını kapattı. Pençe bıçağını kılıfına soktu. Ve Kora, Kora sadece ayağa kalktı. Bu, toplantının bittiği anlamına gelirdi. 2 saat 7 dakika kala. Alışkın olduğumuz eski, ekranı kırılmış ve hatta yelkovanın yarısının kırık bir şekilde sallandığı saatin tik takları, kulaklarımızda uğuldarken her şey normal gibi görünüyordu. Oysa tam iki saat yedi dakika sonra, ülkenin en zengin mütahiti Kenan Asar'ın evine girecek ve büyük bir titizlikle dosyalarını çalacak, imzamızı atacak ve çıkacaktık. Yaralanabilir, yakalanabilir ve hatta ölebilirdik ancak bu tehlikeye alışmıştık. Ve biz, İsimsizler, işimizi iyi yapardık. Polis ülke çapında bizi arıyordu, özel dedektifler tutulmuş, haberlerde isimlerimiz, daha doğrusu lakaplarımız ve güya neye benzediğimiz, ki polis beceriksiz görünmemek adına güya bizi bildiklerini ve neredeyse tutuklanmak üzere olduğumuzu söyleyip, robot resimlerimizi ülkenin her yanına dağıtmıştı, yayınlanıp duruyor, tehlikeli olduğumuzdan söz ediliyordu. Tehlikeliydik, ancak masumlara dokunmazdık ve bu ayrımcılığı yapanlar bizim en acımasız yüzümüzle karşılaşırlardı. Dudağımın kenarı kıvrılırken elimdeki çakıyı çevirdim, ardından Kenan Asar'ın fotoğraftaki yüzüne sapladım. 1 saat 38 dakika. Odanın duvarları sessizdi ama içimizde dolaşan sesler hiçbir zaman susmazdı. Kırık saat tik taklarına devam ederken, Tilki kapüşonunu başına geçirip yanımda belirdi. "Hazır mısın?" dedi. "Hazır olmak ne demek ki?" diye fısıldadım. Bu sorunun cevabını ikimiz de biliyorduk. Hazırlık, sadece bir bahaneydi; insanın ölümü beklediği ama ölmemek için nefes aldığı bir boşluktu sadece. Tilki gülümsedi. "Korkusuz oynuyorsun." "Ben oynamıyorum." dedim, başım yana eğilirken çakıyı saplandığı yerden çıkardım, kapattım. "Artık korkmuyorum." 1 saat 20 dakika. Pençe koridorun sonunda, kırık betonun üzerine çömelmiş, elindeki bıçağı bilemekle meşguldü. Bu adamın sakinleşme yöntemi buydu. "Yeterince keskin olmadı mı?" diye sordum. Başını kaldırmadan konuştu. "Hayır. Adamı yaşatmayacağından emin olmalıyım." dedi dudağının kenarındaki psikopat gülümsemesiyle. Bu adamın kanında korku yoktu. Kalbi yaşadıklarımızdan ve yaptıklarımızdan ötürü kararalı seneler oluyordu. 1 saat 5 dakika. Gölge, sığınağın en dip köşesinde, ışığın ulaşamadığı bir noktada oturuyordu. Başını dizlerine yaslamış, ince parmaklarını saçlarının arasına gömmüştü. Onu rahatsız etmek istemiyordum ama Kora'nın verdiği planı değerlendirirken bir şey dikkatimi çekmişti. "Gölge." Başını kaldırdı. Gözleri boşluğun kendisi gibiydi, hissizdi, sakindi. "Koridorun diğer ucundaki kamera tam olarak nereye bakıyor?" Gölge gözlerini kapayıp hafifçe başını yana çevirdi. "Girişin bir metre soluna," dedi. "Sensör açısı geniş ama Tilki'nin işaretlediği kör noktadan geçersen görünmezsin." Onun bu yeteneğine hep hayran kalmıştım. Diğerlerinden çok daha farklı bir sessizliğe sahipti. Sessizlik onun diliydi. 52 dakika. Sıfır odanın ortasında diz çöküp bilgisayarının kapağını sessizce kapattı. Sanki bir kitap bitirmiş gibi memnun görünüyordu. "Ne kadar sürdü? İki saat istemiştin." dedim. "Beni fazla ciddiye almışsın. Elli dakikada bitti." dedi sırıtırken. Yüzümü buruşturdum; Tilki her zamanki gibi dakik ve sen her zamanki gibi şımarıksın " "Ve başarılı," diye ekledi. Dudak kenarındaki sırıtmaya rağmen gözlerinde yorgunluk vardı. Herkes yorulduğunu saklardı ama Sıfır'ın saklama biçimi bir maskeydi. "Arka kapıdaki sensörleri kapattım. Onuncu dakikada tekrar devreye girecek, bu demek oluyor ki," "Sadece sayarsak geçebiliriz," dedim onun yerine cümleyi tamamlayarak. Göz kırptı. "Doğru." 43 dakika. Kora hâlâ masadaydı. Kırmızı dosya önünde açık duruyordu ama o okumuyordu, düşünüyordu. Kora düşünürken dünya sessizleşirdi, bunu herkes bilirdi. Yanına sessizce yaklaştım. Yeşil gözlerini hafifçe bana çevirdi, sonra tekrar dosyaya döndü. "Kaygılı görünüyorsun," dedim. Sadece ben sorabilirdim. Sadece ben haddimi aşabilirdim. Başkası değil, sadece ben. "Kaygı değil," dedi. "Berbat bir ihtimalin hesaplaması." Yorgunca arkasına yaslanarak güçlü elleriyle yüzünü sıvazladı. Kalçamı hemen önündeki dosyanın yanına yasladım. "Ne ihtimali?" Gözlerini kaldırıp bana baktı. "Bu evin boş olmayabileceği ihtimali." Tüylerim ürperdi. "Plan değişir mi?" "Hayır. Sadece ekstra olabilecekleri düşünüyorum." "Korkuyor musun?" diye fısıldadım. Yeşil gözleri gözlerimi bulduğunda nefesimi tuttum, dudağının kenarı olağanüstü bir güzellikle kıvrıldı. "Her zaman," dedi. Bu cevabı kimseye vermezdi. Bu yüzden beni biraz daha korkuttu. 39 dakika. Herkes hazırdı. Pençe bıçağını göğsüne sokabileceği kadar sert kavrıyordu. Sıfır bilgisayarındaki yazılımı kontrol ediyordu. Gölge saçlarını topluyordu. Tilki hiç çıkarmadığı kapüşonunu biraz daha çekiştiriyordu. Ve Kora... Sadece nefes alıyordu. O kadar sakindi ki odanın içinde zaman donmuş gibiydi. Bense ikinci derime çekildim. Maça'ya. 28 dakika. Saatin kırık yelkovanı sallanırken, o metal parça sanki bize inat hayatta kalmaya çalışıyordu. Biz de öyleydik aslında; kırık, yamuk ama hâlâ yürüyorduk. 25 dakika. Sığınakta hazırlık sessizce ilerliyordu. Pençe, duvar kenarında çömelmiş, bileğindeki bandajı yeniliyordu. Sıfır kabloları, taşıdığı küçük cihazları sıralamış, sanki ameliyata girecek bir cerrah gibi kontrol ediyordu. Gölge, haritanın üzerinde dolaşan parmağıyla kameraların yerini son kez gözden geçiriyordu. Tilki, Kora'yla birlikte ihtimalleri hesaplıyordu. Ve en sonunda Kora, kırmızı dosyayı toparlayıp kapattı. Çenesini hafifçe kaldırdı. "Toplanın." Sesinde bağırmadan emir verme yeteneği vardı. Hepimizi ona çeken şey buydu; sesi değil, ağırlığı. Etrafına dizildik. Masanın üzerinde binanın planı, Kenan Asar'ın fotoğrafı ve bir de küçük, siyah kalem duruyordu. "Tekrar," dedi her zamanki gibi. Tilki parmağıyla bina planının arka kısmını işaret etti."Batı tarafındaki arka kapı. Sensörü Sıfır devre dışı bırakacak. Sekiz saniyelik kamera körlüğü var. Sekiz saniye içinde içeri kaymazsak, yüzümüzü haber sunucularında izlersiniz." "Ben büyük çıkışlar severim," dedi Sıfır sırıtarak. "Ama bugünlük küçük oynamaya razıyım." "Girişteki kulübede bir kişi dışında kimse olmaması gerekiyor," diye ekledi Gölge. "Gözlemlediğim üç gece boyunca, güvenlik arka tarafta sadece sigara içmeye çıkıyordu. Ön tarafta, kulübenin orada duruyor genelde. Maça için uygun bir nokta." durdu, ve kulübenin hemen köşesini gösterdi; "Kamera burayı görmüyor, burada durmalısın. Güvenlik uzaklaştığında Sıfır sensörü bozacak ve kameraları döngüye aldığında biz batı kanadından içeri gireceğiz." Gözler bana döndü. Bu görevde maske takmayacaktım; tam tersine, maskemi çıkarıp dünyanın en sıradan hâline bürünecektim. En tehlikeli manipülasyonlar, en sıradan rollerle yapılırdı. "Güvenliği Pençe'ye çekeceksin," dedi Kora. Gözleri bıçak gibi üzerimdeydi "İyi yalancı olduğumu biliyorsun," dedim. "İyi oynuyorsun," diye düzeltti. "Yalancılık başka, rol yapmak başka. Sen ikincisini yapıyorsun." Bu farkı sadece o söylerdi. 18 dakika. Kora ayağa kalktı. Boşluk gibi sessiz, bıçak gibi keskindi. "Çıkıyoruz." Kapıya ilk o yürüdü. Biz onun arkasından birer birer sıralandık. İsimsizler yürürken şehir bir anlığına nefesini tutardı. O an tam olarak buydu. Sığınaktan çıktık. Şehir, gecenin içinde daha yalnız görünüyordu. Zengin mahallelere yaklaştıkça, ışıkların rengi bile değişirdi; bizim tarafımızda sarı ve yorgun, onların tarafında beyaz ve tertipli. Yolun iki yanında uzanan apartmanlar, sanki iki farklı evrenin sınır çizgisiydi. Kenan Asar'ın yaşadığı yer, şehrin en güvenli yerlerinden biri olarak biliniyordu. Duvarlar yüksek, kameralar her köşedeydi. Onlar güvenli sanıyordu. Biz delik arıyorduk. 7 dakika. Malikanenin biraz gerisindeki boş arsada bekliyorduk. Rüzgâr saçlarımızın arasından geçiyor, gölgelerimizi yere sabit çiviler gibi çakıyordu. Sıfır dizlerinin üzerine çöktü, sırtını duvara yasladı, bilgisayarını açtı. Parmakları tuşlara dokunmaya başladığında yüzündeki ifade değişti; sanki gerçek dünyayı bırakıp kendi dünyasına giriyordu. "Arka kapı sensörü, model eski," diye mırıldandı. "Bu iyi haber. Yerel sistemle bağlı." "Sekiz saniye," dedi Gölge, yanına çöküp ekrana baktı. "Sekiz saniyelik boşluk. Hesapladın mı?" "Senin saydığın her şeyi hesapladım," dedi Sıfır, dişlerini göstererek. Kora bana döndü. "Plan net. Maça, ana kapıya gidecek. Biz, arka kapıya. Sıfır sensörü ve kamerayı döngüye alıyor. Körlük açıldığı anda içeri giriyoruz. Anlaşılmayan?" Kimse konuşmadı. "İmkânsız görünen hiçbir şey yoktur," dedi Kora. "Sadece yanlış hesaplanan şeyler vardır." Gözleri bir anlığına benimkilerle buluştu. "Sen," dedi. "Panik tonunu iyi ayarla. Güvenlik sana inanmazsa, hepimize inanmamış olur." "Onu ikna edeceğim," dedim. Buna kendimden çok, Maça'dan emindim. 3 dakika. Silahlarımızı, çakılarımızı, planımızı tekrar kontrol ettik, eldivenlerimizi giydik. 1 dakika. Kora başını hafifçe yana eğdi. Bu işaret tek bir anlam taşırdı: "Plana sadık kalın." Çünkü Kora, planını bozmaz ve bozdurmazdı. 0 dakika. Ana kapıdaki güvenlik kulübesi aydınlıktı. İçeride oturan adam, monitörlere bakarak ayakta uyuyanlardan biriydi belli ki. Elinde kahvesi, masada yarısı açılmış bir sandviç duruyordu. Kalbim hızlandı, nefesim sakinleşti. Heyecan, ruhumu hızlandırırken bedenimi yavaşlatırdı; böyle çalışmayı severdim. "Ben gidiyorum," dedim fısıltıyla. Tilki başını salladı. "Güvenlik sende. Biz arkaya geçiyoruz." Kora, "Zamanlama önemli," dedi. "Güvenlik kulübeden çıktığında Sıfır devreye girecek. Onu uzaklaştırmak için en fazla üç dakikan var." "Üç dakika iyimser," dedim. "İki dakikada aşık bile ederim." Pençe homurdandı. "Lütfen birini aşık etme. Sonra dönerken peşimize takılmasın." Gözlerimi devirdim. Sıfır kıkırdadı. Kora sadece başıyla onayladı. Bu, "git" demekti. Kulübeye yaklaştım. Adımlarım düzensiz, nefesim hızlı, gözlerim endişeli görünmek zorundaydı. Kayra'yı hatırladım. Çaresiz hâllerini. Aynaya bakıp kendini tanıyamadığı anları. Onu çağırdım. Bu rol için ona ihtiyacım vardı. Kulaklıkta Pençe'nin sesini duydum; "Ben hazırım, Maça. Onu bana getir." Gülümsedim, "Anlaşıldı." Derin bir nefes aldım, ve role girdim. "Affedersiniz!" dedim, kulübenin önünde ani bir duruşla. Sesim titriyordu. "Lütfen, yardım etmeniz gerekiyor!" Güvenlik, kaşlarını çatıp kapıyı açtı. Bu hareket bile yavaştı; geceyi fazla sakin sanan insanların kendine güveni böyle olurdu. "Ne oldu?" dedi. Gözleri üzerimde gezindi, tehlikeli bir şey görmediğine kanaat getirdi. "Biri," dedim nefes nefese. "Bir adam beni takip ediyor. Az önce yolda önüme çıktı, eve yürürken arkamdan gelmeye başladı, ben de," durdum, dolu gözlerimi kırpıştırdım. "Ben de kaçıp buraya geldim." Güvenlik hafifçe irkildi. "Tanıyor musun?" "Hayır," dedim hızla. "Ama buradan biri. Üstünde takım elbise vardı. Lütfen, bir bakar mısınız? Hâlâ oradaysa," Titreyen ellerimi saçlarımdan geçirdim. "Lütfen." Şüpheyle baktı bana, kıyafetlerimi ve duruşumu inceledi. Bir güvenlik görevlisinin en büyük derdi sahte acil durumlar olmalıydı; bunu biliyordum. Tam "polisi arayalım" demek üzereydi ki, bir adım daha öne çıktım. "Polis gelene kadar bir şey olursa? Lütfen, sadece bir göz atın. Korkulu gözlerle karanlık yola baktım. Güvenliğin yüzü gerildi. Sonunda iç çekti. "Tamam," dedi."Kulübeyi kilitlemem gerekecek. Burada bekle, tamam mı? Hiçbir yere ayrılma." Başımı hızla salladım. "Tamam. Tamam, hiçbir yere gitmeyeceğim." Kulübeye döndü, anahtarlarını aldı, monitörlere son bir kez baktı, ardından kapıyı kilitledi. Tam kulübeden uzaklaştığı an, sanki bir yerlerde görünmez bir düğmeye basıldı. Sıfır'ın sesi kulaklığımdan fısıldar gibi geldi: "Sensör devre dışı. Güvenliğe ulaşmak için sekiz saniyemiz var." Arka tarafta, Kora ve diğerleri harekete geçmişti. Ben, güvenlik görevlisinin birkaç adım gerisinde yürürken onu yolun öbür tarafına çekmeye çalışıyordum. Parmağıyla bir noktayı işaret etti. "Nereden takip ettiğini gördün, buradan mı?" "Hemen sağdaki arazideydi," dedim daha uzağı, Pençe'nin saklandığı yeri göstererek. Güvenlik rahatsız bir şekilde soluk aldı. Aslında bana değil, işine kızgındı; işinin onu bu tür sahnelerle uğraşmak zorunda bırakmasına. "Burada kimse yok," dedi bir süre sonra. "Görünmüyor olabilir," dedim. "Belki saklanmıştır." Bu konuşma, arka tarafta işleyen asıl sahneyi gölgelememeliydi. Ama ben ikisini aynı anda düşünmek zorundaydım. Güvenlik gösterdiğim arsaya ilerlerken yüzümdeki ifadeyi attım. Nefesim normale döndü. Kayra'yı geriye ittim. Maça yeniden ön sıraya geçti. "Pençe!" Bağırdım, güvenlik afalladı ve arkasını döndü. Şirince gülümseyip elimi salladım, adam ne olduğunu anlamazken arkasındaki ağaçtan Pençe çıktı ve adama atıldı. Sadece üç saniye sürdü, adam baygın bir şekilde yerde yatıyordu. "Hadi," dedim Pençe'nin kolundan tutarak. Pençe gergin bir şekilde boynunu kıtlattı ve koşarak geri döndük. Arka kapıya yaklaştığımızda, hafif aralıklı bir gölge gördüm; Gölge, duvarda bir kez daha kamera körlüğünün döngüsünü yakalamaya çalışıyordu. "Girdiler, Sıfır. Hadi!" Gölge'nin sesi kulağımıza dokundu. Kulaklığımda Sıfır'ın sesi geldi: "Bir sekizlik daha açıyorum. Maça, Pençe bu sizin için. Hazır olun." "Hazırız," dedim. "Üç, iki, bir." Sekiz saniye bittiğinde, kamera gözünü yeniden açtı. Ama bakacak kimse yoktu. Ev, dışarıdan göründüğünden daha büyük ve daha boğucuydu. Her şey fazla düzgün, fazla simetrikti; düzen, bazen suçun en gösterişli maskesiydi. Beni görünce Tilki başıyla onayladı. "Güvenlik?" "Beni sevmedi." dedim. "Şanslı günündeyiz." Gölge koridoru gösterdi. "Çalışma odası yukarı katta. Sağdan ikinci kapı. Kenan orada vakit geçiriyor genelde. Bilgiler orada olmalı." "Evde kimse yok mu?" dedi Pençe, hâlâ tetikteydi. "Olmaması gerekiyor," dedi Gölge. Ama cümlesinde küçük bir boşluk vardı. Hiçbir plan yüzde yüz değildi. Merdivenlerden sessizce çıktık. Duvarlarda asılı tablolar, antika saat, birkaç saçma heykel vardı. Duman gibi merdivenlerden süzüldük ve üst kata çıktık, herkes ne yapması gerektiğini iyi biliyordu. Çalışma odasının kapısı yarım aralıktı. Tilki, parmak uçlarıyla kapıyı itti. İçerisi loştu. Bir masa, koltuk, büyük bir kitaplık, duvara gömülü bir ekran ve masanın arkasında, duvara asılı bir tablo vardı. "Sence?" dedi Tilki, tabloya göz kırparak. "En klişe saklama yöntemini kullanacak kadar özgüvenli," dedi Sıfır gülerek. "Acele edin, yedi dakika kırk saniyemiz var." dedi Kora ciddi bir sesle, çalışma masasına yöneldi ve siyah eldivenleriyle çekmece kilidini açmak üzere eğildi. Pençe kapının önünde nöbet tutarken, Tilki tabloyu sessizce kaldırdı. Arkada, duvara gömülü siyah bir kasa vardı. Eski ama sağlamdı. "Şifreli," dedi Tilki. "İki kilitli. Dijital + mekanik." "Dijital bende," dedi Sıfır, diz çökerek. "Sen mekanik kısmı çözersin." Kitaplığa yöneldim ve dosyaları sessizce açıp içlerine baktım. İlk dosyada gereksiz kağıtlar, ikinci dosyada yaptığı evlerin tescil belgeleri, üçüncü dosyada satış raporları vardı. Kora'ya döndüm, "Satış raporları?" Gözlerini yaptığı işten ayırmadan başını eğerek onay verdi, "İlginç olabilir ancak temizdir. Sıfır, kasayı hallet ve bilgisayarın şifresini kır." "Anlaşıldı." dedi Sıfır, parmakları klavyede daha hızlı hareket etti. Kora'nın yanına gittim, çekmecenin önünde diz çökmüş, çatılmış kaşlarıyla kilidi açmaya çalışıyordu. "Dijital gitti," dedi Sıfır. "Şifre çözüldü. Son tur sende, Tilki." Ardından vakit geçmeden yanımıza gelip bilgisayarı açtı, kilidi kırmak üzere hazırlandı. Tilki kasanın mekanik kilidine elini koydu, kulağını hafifçe yanına yaklaştırdı. Parmaklarıyla çevirdiği her turda, ince bir tıkırtı duyuluyordu. "Çabuk," dedi Kora. "Vaktimiz yok." Tilki hafifçe güldü. "Telaşlanma, Kora. Bugün bir milyonluk değil, iki milyonluk iş çıkarıyoruz." Ben istemsizce ona baktım. "Ne demek istiyorsun?" "Kasanın içindeki şu ekstra katmanı görmüyor musun?" dedi. Kasayı hafifçe iterek yanlamasına gösterdi. "Bunlar rüşvet belgeleri için fazla büyük. Burada başka bir şey var." Son tıkı duyduğumuzda, kasa açıldı. Kapak ağır bir nefesle aralandı. İçeride, paraya benzeyen hiçbir şey yoktu. Ama çok daha tehlikeli bir şey vardı: Siyah kaplı, isim yazmayan bir dosya. Tilki, siyah dosyayı aldı. Parmaklarıyla kapağı yoklarken Kora'ya göz kırptı. "Hadi şu bir milyonu iki milyon yapalım," dedi. Kora bir an durdu. Düşündüğünü fark ettim. Normalde, planın dışına çıkmaktan nefret ederdi. Gözleri, çizdiği sınırların ne kadar keskin olduğunun kanıtıydı. Bir şey söylemedi, çekmeceye döndü ve kilidi açtı, birçok damgalı evrak, ve damgaların üzerinde belediye işaretleri vardı. "Bulduk," dedi Kora. "Rüşvet belgeleri burada. Tilki?" Tilki saatine baktı, "Dört dakika otuz sekiz saniye." Kora dosyayı bana verdi ve Sıfır'ın yanına geçip bilgisayara eğildi. Dosyayı açtığımda, sayfalar arasına sıkıştırılmış kağıtlar gördüm; bazıları yeni, bazıları eski. İhaleler, isimler, rakamlar. Bazı mahalle isimlerini tanıyordum. Bizim taraf. Bizim sokaklar. Damarlarımda soğuk bir öfke dolaştı. Dosyayı çantama yerleştirirken, Tilki'nin alçak sesle mırıldandığını duydum. "Bu kadar pisliği sadece bir çekmeceye sığdırabildiğine inanamıyorum," dedi. Sonra hâlâ kasanın içinde kalan siyah dosyaya baktı. "Ama asıl pislik bence burada." Siyah dosya elinde, kapağın köşesini başparmağıyla yokladı. Üzerinde hiçbir yazı yoktu. Ne isim, ne tarih, ne de logo. Sadece sade, tehlikeli bir boşluk. "Onu da alıyoruz," dedi Kora, tereddütünü yutkunmasına saklayarak. "Rüşvet belgeleri bir günlüğüne işimize yarar. Böyle dosyalar yıllarca kanar." Sıfır, bilgisayar ekranında birkaç pencere daha açtı. Parmakları görünmez bir ritme göre hareket ediyordu. "Mail trafiğini kopyalıyorum," dedi. "Masaüstünü komple alıyorum. Masaüstü, insanların ruhudur. Her haltlarını orada unuturlar." Kora, çalışma masasının çekmecelerini son kez yokladı. Geriye sadece boş kalemlikler, gereksiz not defterleri ve pahalı, işe yaramaz objeler kalmıştı. "Tamam," dedi. "Belge işi bitti. Çantayı sen taşı, Maça. Önden çıkacaksın." Çantayı omzuma astım. Ağırlığı, belki kâğıtların değil, üzerlerindeki imzaların günahındandı; öyle hissediliyordu. Tilki zamanı kontrol etti. "Üç dakika on sekiz saniye." "Çıkıyoruz," diye mırıldandı Kora. Tam kapıya yönelmek üzereyken, evin içindeki sessizliği yaran hafif, boğuk bir ses duyduk. Ayak sürtünmesi. Halı üzerinde, ayakların yumuşak ama alışık olmadığımız bir sesi. Bir an hepimiz donduk. Gölge başını aniden kaldırdı, kulak kesilmişti. Gözleri kapıya kaydı, sonra koridora. "Birisi var," diye fısıldadı. "Alt kattaydı. Yukarı çıktı." Bu ihtimali kırk dakika önce Kora'nın ağzından duymuştum. O an vücudum gerildi, boğazımın içi buz tuttu. "Plan değişir mi?" demiştim. "Hayır," demişti. Şimdi, plan bizim adımıza değişiyordu. Pençe içeri girdi, kapının önünden ayrılmadan, başını hafif yana eğdi. Bastığı yerleri dinledi. Sonra koridordan gelen sesi biz de duyduk. "Kenan Bey?" Bir kararsızlık taşıyordu ses; çekingen ama alışık. Evdeki çalışanlardan biri olmalıydı. "Kenan Bey, siz mi geldiniz?" Cümle yarım kaldı. Koridor kapısının önünden bir gölge geçti. Pençe, Kora'ya baktı. Kora'nın çenesi kasıldı. "Pençe," dedi. "Sessiz." Kapı, içerden esen bir nefesle hafif aralandı. Koridordaki adam orta yaşlarda, bir güvenlik ya da özel personeldi. Kapının önüne geldiğinde sessizce, duman gibi odanın içine yayıldık ve o anda kapı açıldı, adam odanın içini görmek için kafasını uzattı. Gördüğü şey; bizi görmeden önce sadece ışık ve karanlık karışımıydı. Ama bir adım daha atsaydı, hepimizi görecekti. O adımı atmasına izin verilmedi. Pençe bir gölge gibi fırladı; elini adamın ağzına bastırırken bir kolunu da göğsüne kilitledi ve bizi görmesine izin vermeden arkasını çevirdi. Adam duvardaki panelin olduğu tarafa uzanmak için çırpındı. Panelde, küçük kırmızı bir buton. Alarm. Pençe onu geri çekmeye çalışırken, adamın parmakları panele sürtündü. Minicik bir tık sesi. Alarm anında çalmadı ama sistem uyandı. Sıfır küfretti. "Hareket algılandı. Kapalı devre kendi kendine kontrol başlatıyor. En fazla iki dakikamız kaldı. Belki bir buçuk." Kora derin bir nefes aldı. "Adamı bayılt, öldürme," dedi Pençe'ye. Kuraldı, çalışanlara zarar verilmeyecekti. Pençe, adamın boynuna baskıyı artırdı. Adamın gözleri arkaya doğru kaydı, vücudu gevşedi. Yere bıraktığında hâlâ nefes alıyordu ama ne olduğunu bile anlamamıştı. O an, Sıfır'ın sesi tekrar geldi: "Kontrol döngüsü hızlandı. İzleme yazılımı anormallik arıyor. Kameralara fazla yük bindirdim. Çok oyalanırsak sistem bizim yerimize düşünecek." "Tamam." Kora'nın sesi buz gibiydi. "Çıkışa geçiyoruz. Tilki, siyah dosya sende. Maça, rüşvet evrakları sende. Sıfır, kayıtları indirir indirmez bağlantıyı kesiyorsun." "Zaten kesiyorum," dedi Sıfır. "Bir daha geri dönemem oraya, benden bu kadar." Çalışma odasından çıkmak için kapıya yöneldik. Koridor, olduğundan daha dar, daha uzun ve daha sessiz geliyordu. Zamanın sesi vardı artık; her nefes alışta, her adımda. Önce Pençe çıktı, ardından Tilki. Gölge koridoru kontrol ederek en önde ilerliyor, köşelerdeki kameraları göz ucuyla sayıyordu. Sıfır biraz geride, laptopu göğsüne bastırmıştı. Ben çantayı sardım; sanki onu taşıyan ben değilmişim, o beni çekiyormuş gibiydi. Kora yine en arkadaydı. Merdiven başına geldiğimizde, aşağıdaki antreden ışık süzülüyordu. Bahçe yönündeki camlardan sızan soluk sarı ile iç lambaların keskin beyazı birbirine karışıyordu. Gölge parmağıyla sağ yönü işaret etti. "Buradan. Salonun hemen yanındaki koridor kör. Kamera açısı dönmeden geçersek görünmeyiz." Tilki, kaç dakika kaldığını saymadı. Biliyordu ki artık dakikaların önemi yoktu; saniyeler bile lüks olmuştu. Merdivenden inerken, tam orta basamaklarda, alt kattan yeni bir ses daha geldi. Bu kez daha tok, daha sert bir sesti. "Mehmet? Yukarıda mısın?" Bu, ikinci bir güvenlikti. Doğu kanadında olduğunu varsaydığımız, bina içi devriye. Gölge, duruşuyla bile suç işliyormuş gibi hisseden o kız, bir an nefes almayı kesti. "O burada olmamalıydı," diye fısıldadı. "Devriye rota değiştirmiş olmalı. Belki de alarm panelindeki anormallik yüzünden." Ses, merdivenin başına doğru yaklaşıyordu. "Mehmet? Duymuyor musun? Panel kıpkırmızı yanıyor, ne yaptın yine?" Pençe gözlerini devirdi. "Mehmet bu akşamı unutmayacak." "Kimse hiçbir şey görmeyecek," dedi Tilki. "Plan buydu." Kalbim boğazıma tırmandı. Normalde, böyle bir durumda herkesin yapması gereken çok netti: Dağılmak. Kör noktaya sızmak. Eğer biri yakalanırsa, diğerleri geri dönmezdi. Bu, Kora'nın kuralıydı. Kör noktalara çekildik, nefesimi tuttum ve hızla atan kalbimi sakinleştirmeye çalıştım. Çantanın saplarını sımsıkı tuttum ve başımı duvara yaslayarak nefesimi tuttum. Kora, hemen sağ tarafımda oldukça sakin bir şekilde, kitaplığın yanında duruyordu, Tilki koridorun sonunda, kameranın kör noktasında saatini kontrol ederken Gölge hemen yanında, kamera döngüsü sayıyordu. Sıfır ve Pençe, bize doğru ilerleyen güvenliğin arkasında kalmıştı. O sırada ikinci güvenlik, merdivenin altındaki basamağa gelmişti. Bir elinde telsiz, diğer eli kemerine yakındı. Köşeyi döndü, yukarı baktı. Göz göze geldi. Benimle. Gözlerini kısmaya bile vakit bulamadı; bir anlığına sadece bir yabancı gördü. Belki misafir, belki çalışan, ama benim gözlerim, bu evin alışık olmadığı türden bir karanlık taşıyordu. "Sen de kimsin?" Adam afalladı, fakat hızlıca toparlandı. Eli beline gitti, silahını çıkarttı. Oyun bitmişti. Gözlerim Kora'ya kaydı. Kural belliydi. Yeşil gözlerinde bir an, farklı bir duygu kırıntısı yakaladım. Kalbim göğüs kafesimi delip geçiyordu, kulaklarım uğulduyor ve ellerim titriyordu. Güvenlik silahını bana doğrulttuğunda gözlerim kapandı, vücudum hareket etmeyi unuttu. Birkaç saniyeliğine Kayra tekrar öne çıktı; yakalandığı her anda yaptığı gibi, olduğu yerde kalakaldı. Güvenlik, bana doğru bir adım attı. "Kimsin dedim sana!" Silahın emniyetini kapattı. Bu küçük hareket, zamanın hızlanmasına yetti. Kora, geri dönmedi. Daha doğrusu, sadece geri dönmedi; Bir anda kendini benimle güvenlik arasına koydu. Ben, Kora'nın sırtını görüyordum sadece. Siyah ceketinin derisini, omuzlarının genişliği, boynunun arkasındaki kasların gerginliği. "Sen kimsin?" diye sordu adam, sesi titremeye başlamıştı. "Kim olduğum önemli değil," dedi Kora sakince. "Önemli olan, bu gece kimin hiçbir şey hatırlamayacağı." Bu cümle, Pençe'ye verilmiş görünmez bir işaretti. Pençe, merdivenin diğer yanından sessizce sarktı, bir gölge gibi adamın arkasına dolandı. Güvenlik, dikkatini Kora'ya verdiği anda, Pençe'nin kolu onun boynuna dolanmıştı bile. Adamın gözleri büyüdü, boğuk bir ses çıktı. Silahta parmakları gevşedi. Pençe, Kora'ya döndü, emir bekliyordu. Titreyen bacaklarımda bir adım attım, Kora'nın yanına ulaştım. Çenesi kasılmıştı, gözlerindeki ifade ise birazdan yaşanacaklarının yansımasıydı. "Bizi gördü," dedi Tilki, yapması gerekeni hatırlatmak için. Kora'nın omuzlarına binen bu yükün sebebi bendim. Dişlerini daha çok sıktı, ve yavaşça başını salladı, Kora ilk kez, planı bozdu. Bir an için, Kora'nın sadece planı bozmakla kalmayıp benim için kendini hedefe koyduğunu anladım. Eğer bir kurşun gidecek olsaydı, önce ona değecekti. Ve adam yavaşça yere indi, Pençe onu sessizce merdivenin kenarına çekip bıraktı. Sustuk. Çünkü can almak tüm yaptıklarımızın yanında en ağır olanıydı. "Ben..." durdum, hiçbir şey söyleyemedim. "Daha sonra." dedi Kora sertçe. "Gidiyoruz." Tam o sırada, evin içinde tiz bir ses patladı. Alarm. Bu kez sadece panel değil, bütün sistem bağırıyordu. Koridorda kırmızı ışıklar yanıp sönmeye başladığında, Sıfır'ın sesi kulaklığımdan çarptı: "Gidiyoruz! Sistem bizimle oynamayı bıraktı, artık bizi arıyor. Beşinci saniyeden sonra polis hattına sinyal gider!" Tilki küfretti. "Bu kadar vaktimiz yok." Gölge, merdivenlerden aşağı kayar gibi indi, salonun yanındaki dar koridoru işaret etti "Buradan. Kamera dönerken boşluk bırakıyor. Kısa ama yeterli." Koşmadık, koşarsak hata yapardık. Sadece adımlarımızı hızlandırdık, nefeslerimizi içeride tuttuk. Salonun yanından geçerken, pencerelerden dışarıdaki karanlığı gördüm. Bir anlığına, dışarıdaki gece ile içerdeki alarm arasında gidip gelen bir çizgi belirdi zihnimde. Kora, omzuma dokundu. "Önce sen," dedi. "Ne olursa olsun, çantayı kaybetme." Dar koridordan batı kapısına doğru ilerlerken, Pençe yeniden en arkaya geçti. Çantayı sıkıca tuttum ve Gölge'nin verdiği talimatlarla kameralardan geçtim, grup beni takip etti. Arkada baygın iki güvenlik, alarmın ortasında, kendi evlerinde neye uğradıklarını anlamadan yatıyorlardı. Sıfır, son anda sistemle oynadı. "Kameraları bir kez daha döngüye alıyorum," dedi. "Bu son. Ondan sonra hepsi gözlerini açacak." Batı kapısına ulaştığımızda, Gölge saymaya başladı. "Üç, iki, bir. Çıkın!" Kapı açıldı. Gece, bizi yeniden yuttu. İlk çıkan rüşvet belgeleriyle birlikte ben oldum. Ardından Tilki oldu; siyah dosya onun çantasındaydı. Peşine Sıfır ve Gölge takıldı. Pençe bir adım arkalarındaydı. En son, Kora kapıda belirdi. Bir anlığına arkasına döndü; evin içine baktı. Gözleri, kırmızı alarm ışığıyla bir an kesişti. Sonra iç çekip kapıdan çıktı, bu, onun için başarısızlıktı. Biz görünmezdik, ses çıkarmazdık. Oysa bu gece, sanki tüm dünya bizi yakalamıştı ve Kora, fırtınadan önceki sessizliği anımsatıyordu. Bahçede çimlerden geçerken, uzaktaki kulübede hâlâ ışık yanıyordu. Ben önceki güvenliği düşündüm; Pençe'nin onu nasıl sadece saniyeler içinde yere indirdiğini. Şimdi muhtemelen uyanana kadar hiçbir şey hatırlamayacaktı, diğerlerinin de böyle olması gerekiyordu. İçimdeki sıkıntı ve Kora'ya karşı korku büyürken Sıfır yanımda belirdi, her zamanki gibi, sanki hiçbir şey olmamışçasına sırıtıyordu; "Gördün mü?" dedi alçak sesle. "Kora plandan ilk kez senin yüzünden şaştı." "Fark etmedim," dedim. Yalan söyledim. Her saniyesini hissetmiştim. Sıfır dudaklarının kenarını kıvırdı. "Ben yalancıları severim," dedi. "Ama rol yapanları daha çok." Duvarın diğer tarafına geçtiğimizde, alarm sesi arkamızda kaldı. İsimsizler yine bir şey çalmıştı. Ama bu kez, sadece bir evden değil, kendi kurallarımızdan da bir şey çalmıştık: Kora, sanki ilk kez sadece lider değildi. İlk kez, kurallarını kendi elleriyle kıran bir adamdı, benim için plan bozmuştu. Ve bu, rüşvet belgelerinden bile tehlikeliydi. ♠️ Senelerdir benimle olan kurgum ilk kez cümlelere döküldü ve sizinle buluştu, gerçekten çok heyecanlıyım ve hepsiyle tanışmanızı dört gözle bekliyorum. Favori karakteriniz kim oldu? Kora, Maça, Tilki, Sıfır, Pençe ve Gölge? Bölümler haftalık gelecek, duyurular için beni takip etmeyi unutmayın. İnstagram |tnurozturk
Bölüm 2
“Yalancılar ve Rol Yapanlar”
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.