Moda Sahili’nin kayalıklarında yürürken hafif deniz rüzgarı yüzümüze vuruyordu. Kaan ve Sıla birkaç adım önümüzden gidiyor, Kaan dalgalardan kaçmaya çalışan Sıla’nın çığlıklarına kahkahalarla karşılık veriyordu. Onları izlemek o kadar keyifliydi ki, Sıla’nın Kaan’a takılıp düşerken Kaan’ın onu belinden yakaladığı anı kaçırmadım. Sıla’nın yüzünün kıpkırmızı kesilmesi ve Kaan’ın o her zamanki ukala gülüşünün yerini hafif bir şaşkınlığa bırakması... Kesinlikle aralarında bir şeyler başlıyordu.
"Onlara bakmayı kes de önüne bak, yoksa kayalıklardan denize kapaklanacaksın," dedi Ege hemen yanı başımdan.
"Ben sakar değilim bir kere," dedim burnumu dikleştirerek.
"Öyle mi? Cuma gecesini hatırlatayım mı?"
Tam cevap verecektim ki ayağım büyük bir kayanın arasına takıldı. Dengemi kaybedip yalpalamamla Ege’nin refleksle belimden yakalaması bir oldu. Bizi birbirimize bağlayan o görünmez ip yine çekilmişti sanki. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerindeki kahverenginin içindeki altın sarısı pırıltıları ilk kez bu kadar net görüyordum.
"Yani..." dedi Ege, sesi aniden kısılarak. "Hiç sakar değilsin."
"Ege..." diye fısıldadım. Kalbimin güm güm atışı rüzgarın sesini bastırıyordu.
"Hadi ama gençler! Fotoğraf çekineceğiz, orada romantik komedi filmi çekmeyi bırakın!" Kaan’ın arkadan gelen bağırtısıyla hızla birbirimizden ayrıldık. Ege elini ensesine götürüp hafifçe güldü, benimse yanaklarım alev alev yanıyordu.
O gün sahil boyunca İstanbul projesi için fotoğraflar çektik, dondurma yedik ve hayatımda hiç eğlenmediğim kadar eğlendim. Ege’nin o havalı kabuğunun altında ne kadar ince, komik ve korumacı biri olduğunu görmek içimi kıpır kıpır ediyordu.
Ancak her güzel rüyanın bir uyanışı vardı. Ve bizim uyanışımız Pazartesi sabahı okul kapısından içeri girdiğimiz an gerçekleşti.
Pazartesi Sabahı – İstanbul Özel Bilfen Koleji
Okulun girişindeki dev ekranın önünde büyük bir kalabalık toplanmıştı. Herkes fısıldaşıyor, telefonlarına bakıyor ve birbirlerine bir şeyler gösteriyordu.
"Ne oluyor orada ya?" dedi Sıla koluma girerek.
Kalabalığı yararak öne doğru ilerledik. Ekranda okulun kulüp duyuruları panosu açık olması gerekirken, devasa bir fotoğraf ve altında bir yazı duruyordu.
Fotoğraf, cuma gecesi Ege’nin evindeki o kilitli odadan çıktığımız ana aitti! Kapı açık, ben Ege’nin üzerimdeki devasa siyah ceketine sarınmışım, Ege ise hemen yanımda duruyor. Fotoğrafın altına ise büyük harflerle şu yazılmıştı:
"Kültür Mirası Projesi mi, yoksa Popüler Çocukla Popüler Olma Çabası mı? Alara Yılmaz’ın Yılsonu Projesi Stratejisi!"
Tüm koridorda derin bir sessizlik oldu. Herkesin bakışları bana döndü. Yerin dibine girmek, oradan hiç çıkmamak istedim. Sıla’nın ağzı açık kaldı.
"Bu... Bu ne saçmalık?!" diye bağırdı Sıla kalabalığa doğru.
Tam o sırada kalabalığın arasından Mera belirdi. Yanında kız grubuyla birlikte dudaklarında zafer kazanmış bir gülümseme vardı. "Tüh, Alara..." dedi yapmacık bir acımayla. "Okul panosuna projeyle ilgili bir şeyler atılacak sanıyorduk ama sanırım birisi senin hızlı yükselişini fazla dikkat çekici bulmuş."
Gözlerim dolmaya başladı. Tam sırtımı dönüp oradan kaçacaktım ki arkamdan sert adım sesleri duyuldu.
Ege, kalabalığı yararak içeri girdi. Ekrana baktı, ardından bakışları Mera’ya ve kalabalığa döndü. Yüzündeki o her zamanki rahat ifade tamamen yok olmuştu; gözleri adeta ateş saçıyordu.
Hızlı adımlarla ana kumanda panosuna yürüdü ve kabloyu tek bir hamlede çekerek ekranı kararttı. Koridordaki herkes nefesini tuttu.
Ege, doğrudan Mera’nın karşısına dikildi. Sesi tüm koridorda yankılandı:
"Bu ucuz numarayı kimin yaptığını çok iyi biliyorum Mera. Ve son kez söylüyorum: Alara hakkında tek bir kelime daha duyardam, kulüp başkanlığın da o çok sevdiğin itibarın da umrumda olmaz."
Mera’nın yüzündeki gülümseme anında dondu. Ege kimsenin ne dediğine bakmadan arkasını döndü, herkesin şaşkın bakışları arasında gelip benim elimden tuttu.
Evet, tüm okulun önünde, parmaklarını parmaklarımın arasına kenetledi.
"Yürü, gidiyoruz," dedi yumuşak bir tonla.
Beni koridordan çıkarıp okulun arka bahçesindeki sessiz çardaklara doğru sürüklerken Sıla arkamızdan Kaan’a "İşte benim damat!" diye fısıldıyordu.