İçeriğe geç

Işığın İçindeki Karanlık

Bölüm 7 · 13 dk okuma

Işığın İçindeki Karanlık

Bölüm 7

BÖLÜM 7

BÖLÜM 7

☆Hayallerim tutsaydı, elimden alıp götürseydi toz pembe diyarlara☆

Arkadaşlarım ile vakit geçirmek güzeldi. Yine de bazen çekilmez olabilmelerine rağmen. Sibel, Sefa'nın da içine kuşku düşürmüş Efe ile aramda bir şey olabilme ihtimalini düşünüyordu. Gerçekten kafayı yemişlerdi. Ne kadar inkar edersem edeyim kimsenin düşüncelerini engelleyemezdim. Sibel bir saat sonra eve gitmişti. Eve gitmek istemesem de gitmek zorundaydım. Biraz daha oturup Sefa'nın öğütlerini dinlemiş ve üniversite okurken daha çok özgür olacağımdan ve aileden uzak kalırsam daha iyi olacağımdan bahsediyordu. Evet, başka şehre tercih yapacaktım. Artık ayaklarının altından çekilecek nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamalarına göz yumacaktım.

Bazı insanları haddinden fazla düşünmek ya da önem vermek sadece yoruyordu.

Sefa’nın yanından ayrıldıktan sonra eve girdim sessizce. Salona baktığımda babam evdeydi. Şaşırdım. Anneme sarılmış birlikte televizyona bakıyorlardı. Bir süre onları izledim. Bu ailede tam olarak hangi noktada olduğumu kestiremiyordum. Bu ikisinin yaşadıklarını tam olarak anlamıyordum.

Babam, anemin saçına bir öpücük kondurdu. “Senin canın yanarken benim de canım yanar,” dedi. Gözlerimi devirdim.

Annem hemen yumuşamış pamuk gibi olmuştu. Daha bugün annem ile bu adamın ona yaptıkları için tartışmıştık. Omzundaki morartı hala dururken bunları söylemesi, bozuk olan sinirlerimi iyice bozdu.

Gözlerim yanmaya başladı, ağzıma tuzlu tat geldiğinde daha fazla dayanamayarak odama gittim. Odanın ışığını bile yakma gereği duymadan yatağıma yüz üstü yatıp tek sığınağım olan yastığımı alıp hıçkırıklarla ağlamaya başladım. Sesimin çıkmamasına dikkat ederek yastığımı daha çok ağzıma bastırdım.

Kimse ağladığımı anlamamalı kimse hıçkırıklarımı duymamalıydı. Bunları yaşayacak ne günah işlemiş olabilirdim diye sorarken kendime benden daha kötü insanların varlığına da eminim.

Terk edilmiş bir kule gibiyim. Kırık dökük parçalarım, hepsini bir arada toplamaya mecalim yok. İçimin yangını yavaş yavaş küllere dönüştürecek tüm bedenimi.

Karmakarışığım.

Bir girdabın içine düştüm. Hayallerim tutsaydı elimden alıp götürseydi toz pembe diyarlara... Zaten mutsuzluğumuzun sebebi yaşayamadığımız hayatımız değil mi?

Ağlayarak uykuya daldığımı fark ettim. Telefonumun ışığı yanıyordu, daha sonra saate baktığımda iki saat uyuduğumu anladım oysaki beş dakika gibi gelmişti. Başım çatlıyordu. Uykuma tekrar döndüm. Tam kendimden geçerken telefonuma bildirim sesi geldi. Kafamda alarm sesleri çalmaya başladı çünkü genelde kimse bana gecenin bir vaktinde iki tane mesaj atmazdı. Sibel ve Sefa dışında. Onlarla da bugün birlikteydim zaten. Telefonuma gelen mesajları açtım.

“Tesadüfleri sevmeye başladım ama bu kez kırdı çünkü karşıma çıkarmadı seni.”

“Peki, sen sever misin?”

Mesajlara şaşkınlıkla bakıyor kimin gönderdiğini anlamaya çalışıyordum. Cümle beynimde dönüp dolaşırken sürekli aklım tekrar ediyordu. Bir dakika bu numara bende kayıtlıydı. Karanlıktaki Kurtarıcım... Karanlıktaki kurtarıcım mı? O da kim?

“Uyumadığını biliyorum.”

Ne? Odamda kamera mı var? Hemen odamın ışığını açıp etrafı kontrol etmeye başladım ama görünürde yoktu. Zaten bizim eve pek gelende olmazdı, babam yüzünden çünkü kimseyle anlaşamaz ve misafirde sevmezdi. Telefonuma bir bildirim daha geldi. Korkarak açtım.

“Sadece tahmin etmiştim.”

Odam da kamera aradığımı nereden biliyor? Bu kez ışığı kapattım. Karanlıkta kalmak daha iyiydi. Hangi mendebur bana mesaj atıyordu? Bu mesaj beynime balyoz misali vurmuştu sanki. Beynim uyuşmuş, endişe duymaktan midem bulanıyordu.

Yoksa peşimde ki adamlar mı?

Sıcak.

Ani bir ateş basması vücuduma istila ederken korkudan gözlerim dolmuştu. Açıklanamaz bir türden, tüketen bir sıcak, ateş gibi yakıyor duman gibi boğuyordu. Kafamı yiyeceğimi düşündüm.

Beni bulmuş olamazlardı. Değil mi?

Anılar bir milyon kırık dökük parça şeklinde kafamda canlanıyor, ellerimin kaskatı kesildiğini bilsem de telefonumda ‘arıyor’ yazısını gördüğüm andan itibaren kalbimin teklediğini hissettim. Hemen telefonumu sessize aldım.

Arıyor... Arıyor...

Düşünemedim.

Arıyor...

Celladını bekleyen koyun misali ne yapmam gerektiğini bilemiyordum.

Pekala, düşün Alisya bir katil kurbanına haber verir miydi? Hayır, vermezdi sanırım. O zaman o gecedeki kaçtığım adamlar değildi.

Peki, kimdi?

Benimle kaçan ela göz, o olabilirdi ama emin değildim. Numaramı nereden bulmuştu? Neden Efe değildi de karanlıktaki kurtarıcımdı?

Belki daha fazla düşünmeden yüzleşmeliydim.

Telefonu açtım ve bekledim cevap vermesini. Duyduğum sadece nefes sesiydi. Sesini duyduğumda rahatlayarak, tuttuğumun farkında bile olmadığım nefesimi, geri verdim. Ufakta bir heyecanlanmıştım sanki. Neden heyecanlanıyorum?

“Mesajlarıma cevap vermeni bekledim yoksa uyuyor muydun?”

Ne söylemem gerektiğini düşündüm. Ya da nasıl cevap vermem gerektiğini. Ellerim titremeye başladı.

“Alisya orada mısın?”

Cevap vermem gerekiyordu. Sesimin kontrollü çıkmasına özen gösterdim.

“ Efe, sen misin?”

Küçük bir kahkaha attı. “Evet, benim. Başka birini mi bekliyordun?”

“Yok. Şey... Şey...” Sözümü kesti. Dudaklarımı kemirmeye başladım.

“Nasılsın? Seni merak ettim.”

Beni merak mı etmişti?

"İyiyim iyiyim. Sen nasılsın?”

Gülümsedi. "Daha iyiyim," dedi. Çekingen bir tavırla sordu. "Korkutmak istememiştim anlaşılan fazla abarttım."

Şuan eminim ki yüzünde hınzır bir gülücük belirmişti.

Yok artık!

Ağzım kocaman o şeklini aldığı gibi hemen ağzımı kapadım, daha fazla eğlendirmenin bir alemi yoktu.

Pislik!

Mesajlar... Arıyor...

Hepsi beni korkutmak için yapmıştı ve başarmıştı da. Sinirlenmiştim ve öfkemi kontrol altına almadan," Bravo, başardın!" diye parladım.

"Oysa ki kayıtlamıştım numaramı.”

Tabii bir de o vardı. İzinsiz telefonumu karıştırmış ve zeytin yağı gibi üste çıkmaya çalışıyordu. Umarım fotoğraflarıma bakmamıştır, Sibel ile birlikte saçma sapan bir sürü fotoğrafım vardı. Yanaklarım kızarmaya başladı. Düşüncelerimle boğuşurken devam etti konuşmaya.

“Peşimizdeki adamların seni bulup bulmadıklarını öğrenmek istedim.”

"Peşimizdeki adamlar hala peşimizde mi?" Bu ne saçma bir soru oldu böyle.

Sesince ciddi bir tını belirdi. "Tabii ki de, birkaç günde peşimizi bırakacaklarını mı zannediyorsun?" Sesi biraz daha alçaldı. "Sonuçta ortada bir şey var." Gözlerim yuvasından çıkacaktı sanki. Şey derken biraz daha vurgu yapmıştı ve o şey bir ceset demekti.

Onun gibi yaparak sesimi alçalttım. "Ben hiçbir şey görmedim" diye soludum.

"Ben onları atlatmanın bir yolunu bulurum seni de korurum. Nasıl olsa artık kader ortağımsın, sende numaram var bir şey olursa beni ara."

"Ne?" şaşkınlıkla feryat ederek ardından, "Kader ortağı mı?" dedim. Neden beni korumak istiyordu ki?

“Evet,” dedi ciddi bir şekilde.

Dudağımı dişleyerek, "Sana nasıl güveneceğim?" diye sordum.

“Bu benim sorunum değil. Güvenmene gerek yok,” derken yine umursamaz tavrına büründüğünü anladım.

Aklıma gelen soruyu hemen sordum. "Telefon numaramı nasıl kayıt ettin?"

"Zor olmadı" dedi sırıtarak. Bir şey söylememe izin vermeden, “İyi geceler kader ortağım,” dedi.

Gülümsedim. “İyi geceler kader ortağım,” dedim onun gibi. Telefonu kapatmadan önce güldüğünü duydum.

☆☆☆

Hafiften bir müzik çalınıyor kulağıma, rahatsız edici değil ama müzik sarıp sarmalıyor ruhumu. Parçayı hatırlamıyorum. Kapalı göz kapaklarımın altındaki gözlerim, mutlulukla ağır ağır kıpırdandı. Gözlerimi açmamak için direniyordum çünkü uzun zamandır böyle hissetmedim ama yine de gözlerimi açtım, perdenin aralığından süzülen sabah güneşi olan arsız ışıklara tahammül edemedim.

Yine de gülümsedim.

Dışarıdan gelen içimi huzurla dolduran müziğe, odamı aydınlatan bal rengi ışığa, yeni günün getirdiği güzelliklere ve yaşamın bana sunduğu bu olağanüstü güne gülümsedim. Bugün hava güzeldi.

Biraz yatakta oyalandıktan sonra kalktım. Penceremi açıp temiz havayı ciğerlerime doldurdum. Manzaram güzel değildi, çirkin apartman vardı karşımda. Gökyüzünü bile zar zor görüyordum. Bir süre böyle kaldıktan sonra odamdan çıktım. Evde yalnızdım.

Duşa girdim ve saatlerce banyoda kalmak istesem de kısa kestim. Dişlerimi fırçalayıp uzun karamel saçlarımı kurutup tepeden bağladıktan sonra mutfağa gittim. Kendime tost ve sallama çayı yapıp odama geçerek tostumdan bir ısırık aldım. Yemek konusunda oldukça beceriksizdim, o yüzden basit bir şey yapmıştım. Bu evde çoğunlukla odamda vakit geçiriyordum ve bu daha fazla huzurlu hissetmemi sağlıyordu.

Uzun zamandır, ilk defa evde vakit geçirmeye karar verdim. Evde yalnız olmamda avantajımdı. Nedendir bilmem üniversite sınavını atlatmış ve lise mezunu olduktan sonra kendimi bir boşlukta hissettim. Garip değil mi?

Kendime kahve yapıp bir süre kitap okudum. Kendimi öyle kaptırmışım ki kitaba telefonuma mesaj gelince ürperdim. Son zamanlar da yaşadıklarım kolay değildi. Efe’den geldiğini görünce gülümsedim. Ne bu şapşal halim? Kendimi toparladım ve mesajı açtım.

“Seni görmek istiyorum. Buluşalım mı?”

Beni görmek mi istiyordu? Hem de buluşmakta istiyor, dedi iç sesim. Çokta hevesli görünmek istemiyordum.

“Ne zaman?” Diye yazıp gönderdim. Bu hevesli halim değilse...

“Bir saat içinde.”

“Şimdi mi?”

“Mahalleye girmeden sokağın başında yani seni bıraktığım yerde bekliyor olacağım.”

Ne yapmam gerektiğini düşünürken bir yanım gitmelisin diyor diğer yanım ise gitmemem gerektiğini. Daha ne kadar böyle kısıtlayacaktım ki kendimi? Hep ev kedisi gibi mi yaşayacaktım hayatı? Evet, öyle yaşayacaktım. Kimseye güvenmeyecek tek başıma yalnızlıktan ölecektim. Yeni birileriyle tanışmak içinde kimseye şans falan da vermeyecektim çünkü bu dünya da hiçbir şeye hakkım yoktu benim. Hayır gitmemeliydim. Ben yeni tanıştığım insanlara karşı kimseye güvenmez ve sıcak davranmaz biriydim ama Efe’yi tanımak ve güvenmek istiyordum. İlk defa.

Odamın içinde on tur atarak ne yapmam gerektiğini düşündükten sonra yatağıma oturdum daha vaktimin olmasını gördüğümde sevindim. Hemen yerimden fırlayıp dolabımı açtım. Ne giyeceğimi düşünecek çokta vaktim yoktu.

Yüksek bel siyah bir pantolon giydikten sonra belimi hafiften açıkta bırakan buz mavisi tişörtümü üzerime geçirip, şapka ve gözlüklerimi çantama koydum. Çok sade bir makyaj yapıp vakit kaybetmeden evden çıktım ve düşünmeyecektim. Eğer düşünürsem vazgeçebilirdim.

Adımlarım hızlıydı ama dışarıdan bakıldığında çokta dikkat çekilecek kadar değildi. İçimde tuhaf bir his vardı. Değişik bir şey...

Bir an durdum. O sırada önümdeki duvara yaslanmış, elleri cebinde son derece rahat bir ifadeyle duran Efe’yi gördüm. Ellerini, oldukça şekilli görünen açık kumral saçlarından geçirdikten sonra yanıma yaklaştı. Siyah pantolonu, beyaz gömleğiyle çok havalı görünüyordu. Geçen seferkine tezat yeni bitmeye başlayan sakalları ile serseri bir hava katıyordu ve koyu ela gözleri ile bana bakıyordu. Beni incelediğinin farkındaydım çünkü bende onu inceliyordum.

Aramızda ki durum fazlasıyla tuhaftı, sessizlikte fazlasıyla can sıkıntısı olmaya başlamıştı.

“Merhaba,” dedim.

“Merhaba, nasılsın?” diye sordu.

“İyiyim, sen?” dedim. Ne kadar kötü durumda olursak olalım ezberlenmiş bir sözdü; İyiyim.

“Eh işte,” dedi, gülümsedi. “Ama seni görünce daha iyiyim.”

Arabasıyla gelmişti. Ağır ağır trafiğe karışırken mahalleden ayrıldık. Parfüm kokusu arabaya sinmişti.

“Aç mısın?” diye sordu.

“Çok değil.”

“Bir şeyler yiyelim yoksa açlıktan bayılabilirim. Merak etme bu sefer ben yapmayacağım. Ne yemek istersin?”

Aslında yemek konusunda oldukça başarılıydı ama yaşadıklarımız normal olmadığı için ona körü körüne güvenmek saçmalık olurdu. Efe de bunun farkındaydı.

“Sen seç,” dedim. “Ne de olsa yemek konusunda benden iyisin.”

Güldü.

Gergin bir ifadeyle etrafıma bakıyordum. Deniz kenarında bir restorana geldik ve restoran denizin tam ortasındaydı sanki. Oldukça sakindi pek de kimse görünmüyordu etrafta. Böyle bir yere gelecek kadar zengin miydi?

Elini belime koyup cam kenarına doğru yönlendirdi. Rahatsız olmaya başladım. Ne halt ediyorduk böyle? Geldiğime şimdiden pişman olmuştum ama Efe son derece rahattı. Oturmam için sandalyeyi çekti, ben oturunca Efe de karşımda ki sandalyeye oturdu. Yakışıklı yüzüne düşen kumral saçlarını geriye doğru itti. Garson yanımıza geldiğinde ne içmeyi arzu ettiğimizi sorunca bana bakıp, “ Sadece su,” dedi.

Geçen geceki halim gözlerinin önüne geldiğine emindim. Ona bakıp gülümsedim. Menüyü alarak incelemeye başladım; göz atarken gerginliğim arttı ama belli de etmemeye çalışıyordum. Menüde yazanların yarısını bile ne olduğunu bilmiyordum.

“Yemek konusunda karar verdin mi?” diye sorduğunda cevap bile veremeden garson tekrar masamıza geldi.

Hala menüye bakıyordum. Efe bana bir bakış attı; benimle eğleniyormuşçasına dudakları yukarıya doğru kıvrılmıştı. Menüyü elimden alarak garsona uzattı. Bizim için bir şeyler sipariş etti.

"Alisya!" dedi sessizliği dağıtmak istercesine. "Biraz rahatla, bizi burada kimse bulamaz."

O zamana kadar etrafa ürkek ürkek baktığımı fark ettim. Bardağımdan bir yudum su aldım. Konuşmama izin vermeden devam etti.

“Benim yanımda güvendesin.”

Gözlerimi devirme isteğimi bastırmaya çalışırken bardağı tekrar masaya bıraktım. Ciddi bir tavırla sordum. “Sen ve güven mi?”

Bu tavrıma şaşırmıştı. Ne kadar belli etmese de gizlemeyi beceremedi. “Neden böyle dedin ki şimdi, güvenini kıracak ne yaptım?”

Etrafıma bakınarak daha köşede kaldığımızı fark ettim ve kimsenin bizi duymadığına emin olduktan sonra yine de temkinli olmaya çalışarak sesimi daha da alçalttım. “Silah sesi desem. Neden kaçtık? Kimin peşindeler? Benim peşimde olmadıkları kesin. Bana bunlar hakkında bir açıklama yapmadın?” Sesime birazda sitem eklemiştim.

Sanki önemli bir konudan bahsetmiyormuşuz gibi az önce ki şaşkınlığı da gitti. Bu konuda bu kadar rahat olması sinirlerimi bozdu. Bu kadar rahat olması normal miydi? Ya da ben mi abartıyordum? Belki de böyle durumlara alışkındı ve onun için bu kadar rahattı. Korkmalı mıydım?

“Artık ikimizin de peşindeler, ölen adamı unuttun sanırım?”

“Ben ölen adamı falan görmedim.”

“Ama onlar seni gördü, Alisya.”

Efe böyle dedikten sonra daha da gerginliğim artmıştı. Bir de bana ‘rahatla’ deyip daha fazla ‘germesi’ dışında bir sorun yoktu.

Bu işten nasıl kurtulacaktım? Gerçekten ölen adam falan gördüğümü hatırlamıyordum zaten bana ne içirdilerse o geceki anılar pek de parlak değildi zihnimde.

“O gece benimle karşılaşmadan önce kimden kaçıyordun Efe?”

Garson siparişlerimizi getirmesi ile ikimizde sustuk. Garson yemeklerimizi servis ederek yanımızdan ayrıldı. Izgara balık sipariş etmişti.

“Alisya, gecenin içinden birden bire karşıma çıkıverdin. Zor ayakta duruyordun ve perişan haldeydin. Peşindeki adamdan söz etmek bile istemiyorum. Aslında seni orada ve o halde bırakabilirdim ama vicdanım el vermedi. Geldiğim sokakta ise birkaç serseri birbirine girmişti ve bende onlara bulaşmak istemediğim için kaçtım sonrası zaten malum seninle karşılaştım ve biz o halde dururken o serseriler bize yaklaştı ve silahlar patladı. Öyle olaya karışmak istemedim. Silah patlarken ve birini vurduklarında oradaydık ve o kişilerde bizi gördüler, o yüzden kaçtık. Bu yüzden peşimizde olabilirler.”

Eğer söyledikleri doğruysa Efe’ye karşı haksızlık yapıyordum. Sonuçta beni o halde de bırakabilirdi ama o evine götürdü.

“Tamam, seni anlıyorum lütfen sende beni anla,” dedim sevecenlikle.

Sakin bir hali vardı ve içtenlikle gülümsedi. Ne düşündüğünü çıkarmam çok zordu. Fazla ön yargılı biriydim. Evet, ön yargılı biri olduğumu kabul ediyordum ama benim de her ne kadar önemsemeyen bir ailem olsa da onları düşünmek zorundaydım. Onların bir kızı olduğu akıllarına gelmese de...

Beni izledikten sonra sıkılmış olmalı ki önündeki ızgara balığa limon sıktı. Balığından bir lokma alarak çiğnedi ve suyundan bir yudum içti ardından bana bakarak yemeğimi işaret etti. Bende limon sıktım ve ufak bir çatal alarak ağzıma attım. Gerçekten lezzetliydi.

“Hangi bölümü düşünüyorsun?” Efe’nin sesiyle düşüncelerimden sıyrılmıştım.

“Anlamadım.”

“Üniversite için,” dedi.

“Belki üniversite okumuyorum, nereden biliyorsun?”

Başını iki yana sallayarak gülümsemesi tüm yüzüne yayıldı. “Otobüste üzerinde lise kıyafetleri vardı ve lise son sınıf olduğunu düşünüyorum.”

Şaşırmıştım. Şaşkınlığımı gülümseyişimin ardına saklamaya çalıştım onu da beceremedim. Otobüs olayını hatırlatmasa çatlardı sanırım. Yine de bozuntuya vermemeye çalıştım, normal davranarak.

“Mimar olmak istiyorum,” dedim.

“Güzel.”

“Sen ne iş yapıyorsun?” diye sordum, gerçekten merak ediyordum.

“İnşaat mühendisliği okuyorum.”

Değirmenin suyu nereden geliyordu acaba? Sormaya çekiniyordum o da anlamıştı herhalde.

“Ben babadan zenginim aile şirketimiz var. Tatillerde de şirkette çalışıyorum.”

“Anladım,” dedim.

“Senin ailen?”

Öylece sorulmuş basit bir soruydu aslında. Ailem konusunda pek konuşmak hoşuma gitmiyordu ama onlar benim ailemde sonuçta. Bir yudum su içtim.

“Ailem ile birlikte mahallede yaşıyorum. Mahalle de yaşadığımız içinde zengin falan değiliz,” dedim gülerek.

“Benim için zenginlik maddiyat değildir, önemli olan gönül zenginliği zaten sen de gönlü zengin birisisin.”

Beni utandırmayı iyi başarıyordu ve kızardığıma emindim. Gülerek geçiştirdim olayı, Efe’nin yanında ne kadar çok gülüyordum. O da benden farksız değildi. Yemeğe odaklandım. Tıka basa doymuştum ama tatlıyı geri çevirmedim ve fırında sütlacı keyifle yedim.

Restorandan çıktığımızda Efe, “Hava güzel biraz yürüyelim mi?” dedi.

“Olur,” dedim.

Deniz kenarında yürüyorduk ve hava biraz soğumuştu ama iyi geliyordu yürümek.

“Neleri yapmaktan hoşlanırsın?”

“Ne şimdi bu?” Düşünmeden konuşmuştum. Alınmış mıydı söylediğime?

“Sende ne kadar çok şüphecisin sadece aramızda garip durumu hafifletmeye çalışıyorum. En azından birbirimizi tanımaya fırsat verebiliriz.”

“Tamam ama şüpheci olmakta haklı değil miyim?”

“Yine aynı konuya mı döneceğiz?”

Normal insanlar gibi tanışabilirdik zaten bir yanım onu deli gibi merak ediyordu diğer yanım ise kaçıp gitmemi söylüyordu ama teslim olmayı ve onu tanımayı seçtim. Bu kez teslim oldum. Az önceki soruyu duymamış gibi ilk sorusuna cevap verdim.

“Yürüyüş ve koşmak favorim. Koşarken kendimi özgür hissediyorum ayrıca amatörce kare kalem çiziyorum. Öyle de çokta abartılacak bir yeteneğimde yok. Kitap okumak, film izlemek, keman çalmak... Ev işleri ve yemek yapmaktan da hiç anlamam. Sıradan bir insanım işte.” Duraksadım ve sonra, “Ya sen?” dedim.

Beni ilgiyle dinlemesi hoşuma gitti. Efe’nin yeni bitmeye başlayan sakallı yüzü güneş ışığında parlıyordu, her zamanki gibi oldukça şekilli görünen kumral saçları olduğundan daha açık görünüyordu. Denizin esrarlı kımıldamaları kayalara vuruyordu. Ben bunları düşünürken konuşmaya başladı.

“Aslında bir çok kursa gittim ve çabuk sıkılan bir yapım olduğu için bıraktım ama hepsinden az da olsa bir bilgim var.” Güldü.

“Ama ilginçtir keman kursu ve yemek kursunu sonuna kadar bitirdim. Spor yapmayı seviyorum. Sanırım benimde öyle çokta abartılacak bir yeteneğim yok. Sıradan şeyler,” diye ekledi. Bu kez ikimizde güldük.

Efe'nin telefonu çaldı. Telefonun diğer ucundaki hararetli bir şeyler anlatıyordu.

“Onur, yine mi?”

“...”

“Tamam, tamam geliyorum.”

Efe'nin birden ruh hali değişmişti.

“Önemli bir şey yok değil mi?” diye sordum.

“Gidince öğreneceğim. Seni bırakayım oradan da geçerim.”

“Ya da ben taksiye binerim buradan.”

Eliyle saçlarını iterken bunu çok umursamaz görünüyordu.

“Hayır, itiraz istemiyorum.” Aklına bir şey gelmiş olmalı ki devam etti. “Ayrıca bunu düşürmüşsün.”

Cebinden çıkardığı ve bana uzattığı bilekliği aldım.

Bölüm sonu

2 yorum