İçeriğe geç

Işığın İçindeki Karanlık

Bölüm 11 · 14 dk okuma

Işığın İçindeki Karanlık

Bölüm 11

BÖLÜM 11

☆Çocuk ruhluyuz. İçimizdeki çocuğu öldürmeyelim☆

Bugün izin günümde tembellik yapmaya karar vermiştim, tabii sabah erkenden ekmek almak için evden çıktığımı saymazsak. Kendim için de çikolata almayı ihmal etmemiştim, çikolatamı yerken sallana sallana eve gidiyordum ve etraf sakindi. Efe ile güzel vakit geçiriyordum. Bu beni korkutmaya devam ediyordu çünkü ona alışıyordum. Efe ile vakit geçirmek bana iyi geliyor, onu görünce mutlu oluyorum, kendimi bulutların üzerinde uçuyormuş gibi hissetmemi sağlıyordu ama biz farklıydık. Bulutların üzerinde uçarken yere çakılma ihtimalim çok yüksekti çünkü ben uçmayı bilmiyordum ve mutlu olmaya alışkın değildim. Mutlu olmaya alışkın değildim ki, alışmaya da hakkım yoktu. Mutluluk nedir, diye sorsalar cevap bile veremem. Ne zaman mutlu olsam hep yere çakılışımda bir olmuştur.

Benimle görüşme amacı ‘kader ortaklığı’ gibi saçma bir düşünce vardı aramızda ve Efe, beni arkadaşı gibi ya da yardıma muhtaç bir kız gibi görme düşüncesine sahip olabilirdi. Efe’ye alışmak kötü bir şeydi çünkü onu kaybetme ihtimalim çok yüksekti.

Bitmek, tükenmek bilmeyen düşünceler içinde kıvrılırken yürümek iyi gelmişti. Belki de biraz abartıyor olabilirdim, belki de bu saçma sapan düşüncelere kapılmadan hayatı akışa bırakabilirdim. Yapabilirdim evet, bu gereksiz düşünceleri kafamdan atabilirsem yapabilirim.

Huysuz ve huzursuz bir hayvan gibi hissediyordum kendimi.

Hayat labirentinde çıkış yolu ararken yol nereye doğru götürüyorsa oraya doğru sürükleniyorum; Ne bir adım geri ne de bir adım ileri.

Mahallenin ortasında top oynayan çocukların yanından geçerken Eray’ı gördüm. Eray, arkadaşlarıyla oturmuş sohbet ediyordu, yanlarına gittiğimde hepsi bana doğru döndü.

“Hayırdır gençler ne kaynatıyorsunuz?”

Emre, “Geçen günkü maçı konuşuyorduk, biliyorsun Eray ile beni izlemeye geldiler.”

Bilmez miyim diye içimden geçirirken başımı salladım. “Sonuç nedir?”

Eray siyah saçlarından elini geçirirken, “Bizim gibi bulmuşlar yıldız futbolcu kaçırırlar mı? Karşında geleceğin futbolcuları duruyor,” dedi.

Güldüm. “Vay be! Geleceğin yıldız futbolcularıyla şimdiden imza alıp fotoğraf çekeyim sonra sıra gelmez. Malum görmezsiniz.” Sonraki cümleyi iğneleyici bir şekilde söylemiştim.

Eray, haylaz bir gülümseme takıntı. “Tabiii görmem, sen sonuçta benim seçileceğime inanıyor muydun?”

Eray’ın ensesine bir tane yapıştırdım. “Hadi oradan, size tezahürat yapacağım diye boğazım yırtıldı. Birde görmem diyor.”

Eray’ın suratı pembenin farklı bir tonuyla kaplandı ve sevimli bir çocuğa dönüştü. “Şaka yaptım Alisya ya kızma hemen. Senden iyi hayran mı bulacağım? Beleşten bilet bile veririm.”

“Biraz daha yalvar belki affederim,” dedim yüzüme ciddi bir ifade yerleştirirken ama bu konuda pek de başarılı olduğum söylenemezdi. Hayretle bir nefes koyuverdi. “Biraz daha yalvarırım yalvarmasına ama,” elimdeki ekmeği işaret etti. “Geç kalma istersen.”

“Eyvah! Geç kaldım,” dedim sonra çene çalmayı bırakıp eve doğru koştururken, “Görüşürüz,” diyerek arkamı bile bakmadan ilerledim. Gençlerin arkamdan gülüştüklerini duydum ama cevap bile veremedim. Kahvaltı yapmak için ekmek bekliyorlardı ve babam kesinlikle ekmeksiz kahvaltı yapmazdı.

Eve koştura koştura geldiğimde nefes nefese kalmıştım. Anahtarla kapıyı açmaya çalışırken evden babamın yüksek sesi geliyordu. Geç kaldığım için çok kızmış olmalıydı. İçeri girmemeyi düşündüm ama daha fazlada kızdırmanın alemi yoktu zira şuan kızgınlıktan köpürüyordu. Benim geldiğimi anlayan annem yanıma geldi, kızgın bir bakış attıktan sonra elimdeki ekmeği alıp mutfağa ilerledi. Fırsattan istifade odama kaçtım ve babamın kızgın sesi odama kadar geliyor olsa da gözüne gözükmemeye karar kıldım. Karnım kurt gibi açtı ama babam evden ayrılmadan mutfağa gidemeyecektim. Yatağımda otururken çizim yapmaya başladım, kurşun kalemimden bir çizgi çizdim ve hayal gücüm beni nereye yönlendirdiyse oraya doğru sürüklendim. Resim yapmak bana her zaman terapi gibi geliyordu.

Çizdiğim kişiye baktığımda gerçek kişi kadar olmasa da heyecanlandığımı hissettim. Bir kere bile dokunamadığım saçlarına dokunduğumu hayal ettim, kumral saçlarında biraz daha oyalandıktan sonra ellerimi yavaşça yüzüne getirdim. Gözlerimi kapattığımda bir çift ela gözle karşılaşıyorum ve kendime ne kadar kızarsam kızayım aklımdan çıkaramıyordum.

Çizimim tam tamamlanmamıştı lakin sadece küçük dokunuşlara ihtiyaç kalmıştı ama çizdiğim şey ortaya çıkmıştı. Gözlerimi kırpmadan saatlerce bakabilirdim eğer annem içeriye dalmasaydı. Apar topar çizdiğim resmi sakladım ve görmemesini umdum.

Annem şüpheli bir bakış attıktan sonra gözleri beni bulmuştu. “Hayırdır, ne saklıyorsun?”

“Hiç,” dedim. Dudaklarıma minik bir tebessüm yerleştirirken. “Sadece babam zannettim o yüzden panik oldum biraz.” Alttan da sakladığım resmi iteliyordum.

Annem inanmıştı. “Baban dışarı çıktı, sabaha karşı anca gelir,” dediğinde rahatlamıştım.

“Anne,” dedim. “Büyükbabam nasıl?” Durumunu merak ediyordum ve o günden sonra da bir daha lafı açılmamıştı.

Annemin gözünden bir damla yaş süzüldü yavaşça. “Bilmiyorum iyidir herhalde. En son annemle konuşuyordum, Mardin’e gitmeyince artık benimle de konuşmak istemiyorlar ama kötü bir şey olsa haber verirlerdi değil mi?”

“Tabii ki de verirlerdi,” dedim teselli ederek ama böyle bir tavır aldılarsa eğer haber vermezlerdi.

“Neyse bende çıkıyorum,” dedi kendini toparlayarak.

“Tamam annem görüşürüz,” dedim.

Annem gülümseyerek, “Görüşürüz,” dedi.

Annemde evden çıktıktan sonra mutfağa gittim. Çay ve sucuklu yumurta yapıp hazır kahvaltılıklardan masayı hazırladım. Karnımı güzelce doyurduktan sonra televizyon açtım ve belgesel izlemeye başladım. Daha yarım saat geçmeden telefonum çaldı, ekrana baktığımda Efe’nin aradığını gördüm. Kalbim salise içinde hızlıca atmaya başladı ve biraz bekledikten sonra açmayı akıl edebildim, biraz daha bekleseydim kapanabilirdi.

“Efendim,” dedim. Anında cevap geldiğinde kalbim dört nala koşuyordu.

“Bugün izin gününmüş.” Sesi fazlasıyla yorgun geliyordu ya da bana öyle geldi.

Şaşkınlığımı gizleyemeden sordum. “Sen nereden biliyorsun?”

Bir müddet sesi gelmedi. “Seni görmeyince arkadaşına sormuş olabilirim.” Tam ağzımı açmıştım ki kapatmam da bir oldu. “Hadi kalk hazırlan aynı yerde bekliyorum.”

Telefonu yüzüme kapattı. Gidecek miydim? Tabii ki de gidecektim.

Evdeki işlerimi hallettikten sonra hazırlanıp çıktım. Melahat teyzeye yakalanırım diye düşünürken hayretler içinde cama bakakaldım, yoktu. Bir yandan da başına bir şey mi geldi diye düşünmeden edemedim. Kadın o kadar alıştırmıştı ki kendine ister istemez insanın gözleri onu arıyordu, resmen şaka gibiydi.

Buluşma yerimize doğru yürürken mahallede Eray birisiyle top oynarken görünce karşısındaki uzun boylu genç adamdan gözlerimi ona dikmiş bir saniye ayıramıyorum. Kumral saçlarını bilerek özenle dağılmış şekilde yapılmış, bembeyaz dişlerini göstererek Eray’ın konuşmasını dinliyordu. Nedense buna sevinmiştim çünkü arkadaşlarım ile anlaşmasını istiyordum. Üstünde lacivert bir kot pantolon ve beyaz gömlek vardı. Sıradan kıyafetleri içinde bu kadar iyi ve yakışıklı görünmesi normal miydi?

Onlara doğru ilerlerken yanlarından geçtiğim kız grubu dikkatimi çekmeyi başarmıştı. Efe'ye bakıp kıkırdamaları sinirimi bozmuştu ve onun hakkında konuşuyorlardı.

“Ayy gülüşe bak içim gitti,” dedi sarışın kız. Bakkal Rüstem’in kızıydı.

Yanındaki terzi Hayriye’nin kısa saçlı kızı da ona katılarak, “Bazen sadece futbol topu olmak istersin,” dediğinde kaşlarımı çatma isteğimi bastırdım.

Daha fazla dayanamayarak yapmacık bir gülümseme yerleştirdim dudaklarıma ve kız grubuna döndüm.

“Tatlım senden olsa olsa basketbol topu olur,” dedim sinirle dişlerimi sıkarken.

Kızın morali bozuldu, dik dik bana bakarken bundan keyif almadım desem yalan olurdu. Kızlarla bu şekilde kalırken ayağımın altında top durdu. Topun geldiği yöne dönerken Efe ile aramızda belli bir uzaklık olmasına sevindim çünkü kızlarla ne konuştuğumu duymasını istemiyordum. Efe, bana sırıtırken topu bilerek ayağıma attığını anlayınca gülümsedim. Kızları ardımda bırakıp Efe ile Eray’ın yanına topu ayağımla sürükleyerek geldiğimde Eray’ın sözleriyle gülümsemem soldu, o an anladım aptal gibi sırıttığımı ve donup kaldım.

“Alisya bak sevgilin gelmiş,” dedi.

Aman Allah’ım! Lütfen bunu söylememiş olsun... Utançtan kıpkırmızı kızardım, yüzüm pancar gibi olmuştu büyük bir ihtimalle. Eray’ın kafasını ağaca vurmak istiyorum, Eray’ın kafasını ağaca vurmayı ciddi ciddi düşündüm ve sonra bu çokta hoş bir görüntü olmadığını ve Efe’nin yanında bunu yapmayacağımı kendime defalarca hatırlattım. Eray kırdığı potun farkında bile değildi hatta kendince o kadar çok eğleniyordu ki otuz iki dişi görünüyordu. Bunun intikamını çok pis alacaktım ondan.

Bu harika karşılaşma için ne yapacağım hakkında hiç bir fikrim yoktu. Donup kalmıştım hissettiğim panik yüzünden tepki bile veremiyordum. Efe’nin yüzüne bile bakmayı reddediyordum.

Efe yerinde kımıldadığında ona baktım ilk şaşırmış görünüyordu ama sonra kendini toparladı ve dudaklarında minik çarpık bir gülümseme belirdi, gamzesi bana göz kırpmıştı resmen ve sonra dudaklarını araladığında ne söyleyeceğini merakla bekledim.

Muzip bir tavırla, “Utandırma benim sevgilimi,” dediğinde bana bakarak tatlı bir göz kırptı. Yanlış duyup duymadığımı anlamaya çalıştım ama doğru duymuştum. İkisi gülerken bende gülümsedim.

Eray geçenlerde parkta ne çizdiğimi görmüştü ve son zamanlarda sürekli çizim yaparken kendimi Efe’yi çizerken buluyordum. Çocukta da ne hafıza var, ben fotoğrafını gördüğüm kişinin gerçekte görsem tanıyamayan insanlardandım ama Eray bir çizimle hemen tanımıştı.

Efe’ye bakarken ne kadar yorgun ve uykusuz göründüğünü fark ettim. Göz altlarında mor halka oluşmuş, gözünün içi kırmızıydı. Birazda kilo vermiş gibiydi. Onun için endişelenmiştim, ne olduğunu sormak istesem de şuan yanımızda Eray olduğu içinde bunu sonra sormayı aklımın bir kenarına not aldım.

Efe ile Eray’ın bu kadar iyi anlaşacağını düşünmemiştim. Beraber maç hakkında biraz konuştuktan sonra Efe ile mahalleden ayrıldık. Arabasındayken merakla sordum.

“Efe nereye gidiyoruz?”

Bana hoşuma giden bir gülüşünden bahşederken, “Bugün insan yüzü görmek istemiyorum. Sahilde biraz dolaşalım mı?”

İnsan yüzü görmek istemiyordu ama beni görmek istiyor dedi iç sesim. Bunu duyduğuma sevindim zaten onunla vakit geçirmek hoşuma gidiyordu. Başımı olumlu anlamda salladım. Benim de canım insan yüzü görmek istemiyordu ama ona bunu söylemedim.

Trafik ışıklarında durduğumuzda yanımıza tahminen on yaşında esmer tenli, saçları dağınık, üzerinde hafif yıpranmış çokta eski görülmeyen kıyafetler içinde göbekli, sevimli küçük erkek çocuğu geldi, ellerindeki çiçeklerle yanımıza yaklaştı.

“Abi be sevgiline bi çiçek almaz mısın?” dediğinde ikimizde gülümsedik. Bugün ikinci duyduğumuz bir kelimeydi; sevgili.

Efe, bana bakıp, “Ver bakalım ufaklık,” dedi sonra çocuğun uzattığı papatyalara baktım ve çok güzeldi, sonuçta her kız severdi çiçekleri. Efe yüklü bir miktar para uzatınca çocuğun gözleri parladı.

“Allah sizi ayırmasın, Allah beni, seni ve sevdiceğini korusun, hep mutlu olun,” diyerek sevinçle yanımızdan ayrıldı.

Efe bana doğru papatyaları uzatırken, “Sen banasın,” dedi bir anda ortamdaki hava değişirken kalbim hızlı atmaya başladı, pek de hayra alamet değildi öyle atması ve midemdeki kelebekler çırpınıyordu. “Çok güzelsin Alisya. Sana çok yakışacak,” diyerek bir papatyayı kulağımın arkasına doğru taktı. Yüzüm renkten renge değişirken kalbimin varlığını hissettim. Daha önce böyle hissetmemiştim ne kalbimin atışını ne de midemdeki kelebekleri. Gözleri gözlerime kilitlenmiş bir şekilde birbirimize bakarken hipnoz olmuş gibiydik.

Arabaların sertçe kornaya basmasıyla bu büyülü an bir anda kayboldu ve ikimizde irkilerek aynı anda gözlerimizi birbirimizden ayırdık. Önüme bakarken Efe de arabayı hareket ettirdi. Sessizlik içinde sahile geldiğimizde arabadan inip beraber yürüyorduk.

“Efe,” dedim biraz yürüdükten sonra ekledim. “Yorgun görünüyorsun, bir şey mi oldu?”

Açık havada yeşil karanlık yerlerde ela gözleriyle bana bakarken, “Bir haftadır uyuyamıyorum,” dedi.

Uykusuz ve yorgun görünmesine rağmen enerjik görünüyordu. “Neden?” diye sorduğumda omuz silkti.

“Bazen uyuyamadığım zamanlarım oluyor, genelde bunu pek ciddiye almam çünkü alıştım artık.”

“Bunun için doktora gittin mi?” Ciddi bir şey olması gerekir diye düşündüm. Uyuyamamak gerçekten zor olmalı.

Kararsız ve üzüntülü göründüğünü düşünürken gözlerini kaçırdı. “Gittim doktora ama normal olduğunu söyledi.”

Merakla sordum. “Normal mi? Böyle bir şey nasıl normal olabilir?”

O arada çalan telefonu konuşmamızı böldü. Eliyle bir dakika işareti yaptıktan sonra aramıza biraz mesafe bıraktı. Yönümü boğaza çevirip manzaranın tadını çıkarmaya başladım. Aklımda değişik düşünceler geçerken şimdilik düşünmemeye çalıştım. Ben mutlu olmaya pek alışık değilim ki sanki her an bir şey olacak gibiydi. Bu düşünceyi hızlıca zihnimden kovarken bir ses duyup yan tarafıma döndüm. Efe son model telefonuyla fotoğrafımı çekerken şaşkına döndüm ve bir tane daha çekti.

“Aa ne yapıyorsun? Kesin berbat çıkmışımdır.” Üstüne doğru yürüdüm.

Efe gülerken geriye bir adım attı. “Bence gayet güzelsin,” dedi.

Ona doğru bir hamle daha yaparken, “Bakacağım,” dedim ama o telefonu benden uzaklaştırdı.

“Silmene izin veremem.”

Yüzümü astım ve gözlerimi kıstım, “Lütfen!” dedim.

Gözlerindeki ışıltıyla kolunu boynuma attı. “O zaman birlikte bir fotoğraf çekelim.”

Ağzım bir karış açılırken hemen kapattım ve poz verdim. Bir kaç tane çektikten sonra fotoğrafı kendi elinde gösterdi. “Silmene izin vermeyeceğim.”

Kıkırdadım. Fotoğraflara bakarken memnundum çünkü gerçekten habersiz çektikleri de dahil güzel çıkmıştım.

Yanımızdan geçen pamuk şekerciyi Efe durdurdu ve iki tane aldı.

“Efe çocuk muyuz?” dedim yüzümde saf bir gülümseme varken.

“Çocuk ruhluyuz. İçimizdeki çocuğu öldürmeyelim,” dedi.

İçinde barındırdığı çocuk ruhunu sevmiştim.

Deniz kenarında çimlerin üzerine oturduk ve hava çok güzeldi. Rüzgar hafiften esiyor saçlarımı dağıtıyordu ve elimdeki pamuk şekerin tadını çıkartıyordum. Şuan buruk bir acı gibi yaşayamadığım çocukluğumu yaşıyordum sanki.

Yakından bir amca baloncu diye bağırırken Efe hiçbir şey söylemeden bir anda yanımdan kalkıp gitti. Döndüğünde ise bir tane mavi bir balonla geldi.

“Bu ne için?” diye sordum.

Elini kumral saçından geçirdikten sonra yanıma oturdu. “İllaki bir şey olması gerekmiyor ki içimden geldi, benim yaptıklarımda neden arama.”

Balonu bana doğru uzattığında aldım. “Teşekkür ederim,” dedim masumca.

“Hayat sürprizlerle dolu dememişler boşuna,” dedi. “Hiç beklemediğimiz bir anda, hiç beklemediğimiz bir yerde çıktın karşıma. İlginç değil mi?” Sevecenlikle dolu içine çeken bakışıyla bana baktı.

“Gerçekten ilginç,” dedim onu onaylayarak. “Bizim sürprizimiz tesadüflerimiz oldu.”

“Seni tanıdığım için mutluyum.”

Bende mutluydum. Onun ve anın büyüsüne kapılmaya başlamıştım ki elimdeki balon yukarıya doğru havalandı. Balonun ardından hüzünle bakakaldım, olduğum yerde. Sol tarafımda derin bir sızı hissettim.

“Yenisini alırım,” diye ayaklandığında bileğinden tuttum.

“Boş ver, alma,” dedim.

Yerine tekrar oturdu. “Ne oldu? Neden hüzünlendin?”

“Bilmem biraz değişik biriyim sanırım. Bitirdiğim kitapların ardından da hüzünlenirim böyle,” dedim gülerek çünkü delirdiğimi falan düşünmesini istemezdim.

“Bittiği için mi?” dedi, bendeki hüzün ona bulaştı. Aslında komikti ortada hüzünlenecek bir durum yoktu ama belki de yaşadıklarımız kolay değildi ve başka üzüntülerimiz aklımıza gelmişti.

“Bir daha onların arasında olamayacağımdandır, belki.”

Bir müddet sustuk denizin dalga seslerini, çocukların neşelerini, kuşların cıvıltılarını dinledik ve izledik. Acaba abartmış mıydım? Böyle bir durum da bile ne Sefa’nın ne de Sibel’in yanında davranıyordum. Daha doğru düzgün tanımadığım birinin yanında iç dünyamı paylaşmak saçmalıktan öte bir şey değildi. Kendime kızarken sesini duydum. Yüzüne baktığımda tekrarladı.

“Anladım,” dedi.

Aval aval bakarken, “Gerçekten mi?” dedim.

Kendinden emin bir şekilde, “Evet,” dedi.

“Doğruyu söylesem de ben hep yanlış anlaşılırım.”

Elimi tuttu. “Ben seni anlıyorum,” dedi o kadar ihtiyacım vardı ki anlaşılmaya, doğru söyleyip söylemediği ya da ne anladığı umurumda bile değildi sadece ‘ben seni anlıyorum’ demesi bile öyle güzel hissettirmişti ki.

Önemli bir sır verecekmiş gibi gözlerini kısmıştı ve konuşmaya devam etti. “Hiçbir zaman kendimi anlatma çapasına girmedim çünkü biliyorum ki ben ne kadar kendimi anlatsam da herkes inanmak istediğine inanır. Ama seni anlıyorum, senin de beni anlamanı isterim ve senin için kendimi anlatma çabasına girebilirim.” dedi.

“Sen beni anlıyorsan aynı dilde konuşuyoruz demektir.”

Kendimi onunla birlikte gülümserken buldum. Sanki ruhum bu anda kalmış gibiydi. Olduğumuz yerden kalkıp biraz yürüdük sonra bir pizzacıya girip pizza yedik. Daha sonra bir kitapçının önünden geçerken onu durdurdum.

“Biraz beni bekler misin?” dedim daha cevabını duymadan hatta bir açıklama yapmadan yanından ayrıldım, onun da bana yaptığı gibi yapmıştım. Kitapçıya girdiğimde bir kaç müşteri vardı ve dışarıya baktığımda Efe söylediğimi yapıp kitapçının önünde beni bekliyordu. En sevdiğim romanı bulmak zor olmamıştı ve kitap bende olduğu için bir tane almıştım, aklıma bir şey geldi. Amcadan da bir tane kalem istedim. Yaşlı amca beni kırmadı bir tane kalem uzattı ve kitabın kapağını açıp küçük bir not düştüm. kitabın ücretini de ödedikten sonra çıktım. Efe’yi bıraktığım yerde bulmayı beklerken yoktu. Kaş göz arasında nereye kaybolmuştu bu? İki dakika bekleyemedi diye söylenirken gözümü biri kapattı. Bir an katiller diye düşünürken gülüşünü duydum.

Eline bir cimcik atıp, “Bir daha beni korkutma,” dedim. “Katiller zannettim.”

Ama o halinden oldukça keyifliydi ve kahkahalarla gülüyordu. Onu izlerken benimde gülmediğimi fark ettiğinde gülmeyi kesti.

“Kusura bakma uykusuz beynimle düşünmek harika,” dedi.

“Neyse bu seferlik affediyorum,” dedim. Aldığım kitabı onu uzattım.

“Bu ne için?”

“İllaki bir şey olması gerekmiyor ki içimden geldi, benim yaptıklarımda neden arama,” dedim aynı onun sözlerini söyleyerek. “Bu benim sevdiğim bir kitap birlikte okumaya ne dersin?”

“Harika! Birlikte okuma fikrine bayıldım. Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna mı? Hmm. Bir türlü okumaya fırsatım olmamıştı.”

Bir rüyanın gerçeğe dönüştüğü en tatlı haliydi.

Arabaya geçtiğimizde kitabın ilk sayfasını açtı ve yazdığım not kısmı olmadığı için sevindim çünkü onu yalnız okumasını istiyordum. İlk cümleyi okudu.

“Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır.”

İkimizde gülmeye başladık. Bu kadar tesadüf çok fazlaydı.

Dönüş yolunda birbirimize kaçamak bakışlar atarken radyodan ‘beni bırakma’ şarkısı çalmaya başladığında ikimiz de aynı anda kahkaha attık.

İneceğim yere geldiğimizde ne söylemem gerektiğini düşünüyordum ama Efe bana fırsat vermeden bana doğru eğilip yanağıma küçük bir buse kondurdu. Söyleyecek bir sözüm yoktu ama göz göze gelmenin bir anlamı vardı.

Efe den ayrıldığım da mahallede elimde papatyalarla eve gidiyordum ve Sibel ile karşılaştım. Kaşlarını çatmış papatyalara bakıyordu.

“Nereden geliyorsun?” Kız o ne?” Merakla bana bakıyordu, elimde ki papatyalarda kabak gibi ortadaydı ama imalı halleri de canımı sıkmıştı.

Yanaklarım kızardı ve beni utandırmayı başarmıştı. “Hiç öyle bir hava almaya çıkmıştım.”

Tabii inanmadı. “Yok yok sende var bir haller, çabuk söyle valla çatlarım.”

“Melahat teyzenin yeğeni olduğun belli,” dedim.

Kollarını göğsünün altında birleştirdi. “Bana bak beni geçiştirmeye çalışma valla gider Melahat teyzeye anlatırım bir şeyler.”

“Of tamam ya! Dur bir dakika utanıyorum ama sakın dalga geçmek yok.”

Sibel sabırla beni bekledi ve ayrıca gözleri çakmak çakmak olmuştu.

“Efe ile buluştum,” dedim.

“Ooo...”Derken onu susturdum.

“Dalga geçmek yok,” diye tekrar hatırlattım ilk önce dudağını birbirine bastırıp eliyle dudağına fermuar çekti. Tabii Sibel bu dayanır mı?

“Papatya yeni başlangıç ve gerçek aşkı temsil eder,” dedi.

Papatyalara baktım, yüzümde aptal bir gülümseme oluşmadan hemen kendimi topladım.

“Abartma Sibel sadece öyle bir rastlantı oldu.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.