İnsan insanın kurdudur.
Hobbes
Kulağımda ki şarkı ne kadar derinse adımlarımda o kadar derinleşiyordu. Düşünmek istemiyordum. Kendimde boğulmak istemiyordum ama olmuyordu. Düşünceler beni boğuyor, boğuluyordum. Bazen düşüncelerin içinde boğulacak gibi hissediyor, o kadar çok düşünüyordum ki neyi düşündüğümü unuttuğum zamanlarda oluyordu. Bazen öyle zamanlarım oluyordu ki gittiğim yolu ayaklarım değil düşüncelerim gidiyordu sanki.
Ne mi düşünüyordum? Her şeyi!
Yalnızlık tatmadığım kadar yoğundu.
Oysa yalnızlık neydi?
Herkesin yalnızlığı başkadır. Yalnızlık daha çok hislerimizde büyüttüğümüz bir duygudur. Annem vardı babam vardı ama kendimi yalnız hissediyordum. Hayatımda çokta kötü şeyler olmadı ve benim hayatım ortalama bir insanın hayatından farklı değildi. Sarhoş ve kumarbaz bir baba, babanın her yaptığını fiilen ya da ruhen görmeyen bir anne. Evet, görmemezlikten gelmiyordu çünkü gerçekten görmüyordu! Gecenin üçünde yine sarhoş gelmiş evi inim inim inletmişti ve ondan sonra uyuyamadım. Kendimi sabahın köründe mahalleye yakın sahil kenarında bulmuştum.
Sahil kenarında önce hızlı tempoda yürüdüm, bedenim ısındığında ve tempoya alıştığımda yürüyüşü koşuya çevirdim. Vücudumu genelde çikolata, çay ve acı kahveyle beslediğim için yürüyüş yapmaya mecburdum. Zaten arada kafa dağıtmam için ideal bir seçimdi. Lise son sınıf öğrencisiydim ve sınava hazırlanıyordum bu yüzden beslenmeme de haliyle dikkat edecek pek zamanım yoktu.
Annem, babamın yaptıklarını görmemesi canımı sıkıyor, zavallı kadına psikolojik bazen de fiziksel şiddet uyguluyordu. Kaç kez, ‘gidelim, bu adamdan şikayetçi ol,’ dedim ama maalesef beni dinlemiyor. Sevgisinden yaptığını zannediyordu. Seven insanın böyle bir şey yapmadığını anlatsam da, ‘Sen nereden bileceksin seven insanın nasıl olduğunu’ söyleyip beni geçiştiriyordu. Evet, bilmiyordum ama seven birinin de babam gibi yapmayacağını iyi biliyordum.
Tabii hayatımızda kitaplardaki gibi ya da filmlerdeki gibi aşk olamazdı. Onlar kitapta ve filmlerde güzeldi ama annemin yaşadıkları da böyle olmamalıydı. Ne olurdu kitaptaki gibi karakterler de hayatımızda olsaydı. Vardır belki iyi niyetli onlar gibi seven ama bizi, beni bulmazdı.
Babam sarhoş olmadığı zamanlar iyi bir insan oluyordu ama çalışmıyordu. Zavallı annem günlük temizliğe gidiyor oradan aldığı üç kuruşla da evin ihtiyaçlarını gideriyordu. Babam ise nedenini bilmem ama onu her ay başında bir adamdan para alırken görüyordum. Tabii benim gördüğümü henüz bilmiyordu ve bilmemesi daha iyiydi. Babama neden para veriyorlardı? Sebebi neydi?
Babam sarhoş değilken annemi seviyordu. Hep, ‘Meral sensiz yaşayamam,’ diyordu. Annem böylelikle onun sevgisine inanıyor sarhoşken yaptıklarını görmüyordu.
Bazen buradan uzaklara uçmak istiyordum. Sığınmak ihtiyacı değildi benimki. Yaslanıp biraz göz kapatmak, dinlenmek değil sadece biraz da uyumak, yürürken bir çiçeğe bakmak için yavaşlamak... Böyle bir huzur istiyordum.
Bir hayalciden başka hiçbir şey olmayı denemedim.
Yorulsam da iyi gelmişti koşmak.
Koşu sırasında gereksiz şeylere fazla takıldığım için bir anda tökezledim ve kendimi yerde buldum. Telefonumun zil sesiyle kendime geldim.
Zamanlama da süperdi!
Ayağa kalkmadan cevapladım. "Efendim Sefa?" Soluklarım düzene girmediği için sesim kesik kesik çıkmıştı.
"Günaydın uykucu."
Homurdanarak, "Kimin uykucu olduğu belli, şuan koşuyorum," dedim.
Sefa itiraz nidası çıkararak yeni uyandığını kabul etmedi.
"Sesin hiçte öyle söylemiyor, Sefa Bey."
"Sesim şuan anneme laf yetiştirmekten kaçtığı için yorgun, Alisya. "
Kafamı kaşırken, "Pekala, öyle olsun," dedim inanmamış bir şekilde ama Sefa’nın annesi Ayşen teyze zor bir kadın olduğu için ona inanıyordum. Sefa, yan komşum, annesi Ayşen teyze ile birlikte yaşıyorlardı.
“Bugün boşum istersen ders çalışabiliriz diye düşündüm.” Sesi alınmış ya da kırılmış gibi gelmiyordu. Heyecanlanarak, "Tamam, bir saat sonra görüşürüz," dedim.
"Görüşürüz,” diyerek telefonu kapattım. Şuan tek istediğim üniversite kazanmaktı ve bunun için sıkı çalışıyordum. Ayrıca inek bir öğrenciyim. Okul birincisi olduğumu da göz önünde bulundurursak kazanmam çokta zor değildi. Sefa mühendisti ve dershane de ders veriyordu. Dayısı sayesinde dershaneye girmişti ve kendi alanında istediği gibi bir iş bulamıyordu. Onunda bir gün kendine göre iyi bir iş bulmasını istiyordum. En yakın arkadaşım ve dostumdu Sefa. Annesi, Ayşen teyze de emekli matematik öğretmeni olduğu için genelde hafta sonlarını onlarda ders çalışarak geçiriyordum.
Kendi düşen ağlamaz tatlım kaldır kıçını! Ayağa kalkmak için doğruldum. Bir centilmen yoktu ki kaldırsın!
Günlerden cumartesi olduğundan sahil yavaş yavaş insanlarla dolmaya başlamıştı. Kavgacı martıların cırtlak sesleri geliyordu uzaktan. Sahilden ayrıldım. Arabalar vızır vızır geçiyor, trafik ışıkları hiç durmadan yorulmadan değişiyordu. Duraklar tıka basa doluydu, otobüsler durup kalkıyor, oraya buraya koşup duruyorlardı. Bunca insan neyi bekliyor, nereye koşuyor?
Mahalleye girdiğimde dedikoducu teyzeler pencereye çıkmış birbirlerine laf yetiştirmekteydiler, mahalledeki top oynayan çocukları görünce onların arasına girip topu ayağımla tuttum. Çocukların ele başı üstü başı toz halinde esmer delikanlı, zayıftı henüz on iki yaşındaydı. Esmerdi, zeytin gibi gözleri vardı. Saçları kulaklarını örtecek kadar uzamıştı. Oysa uzun saç ona hiç yakışmıyordu ancak gençlerin hepsi uzun saç bıraktığı için uzun saçın kendisine yakışmadığının farkında bile değildi. Yeni nesile özenti uzun siyah saçlarını parmaklarıyla ortasından geçirdi. Özenti diyorum çünkü ona pek uymayan tavrıyla öyle bir yaptı ki sanki defalarca ayna karşısında çalışmış olduğu belli gibiydi.
“Alisya abla, bırak artık topumuzu toptan hiç anlamıyorsun,” diye hayıflanınca diğer çocuklarda ona katılıp gülmeye başladı.
Sinirlenmeye başladım, bu veletler benimle dalga geçiyordu. “Şimdi görürsünüz.” Topu ayağımın altında kaleye doğru ayarlayıp bir müddet doğru pozisyonu bulmaya çalıştım. Haddinden fazla bekleyince çocuklar dayanamayıp, ele başları esmer çocuk Eray, “Hadi ya atacaksan at akşama kadar bekleyemeyiz,” dediğinde kaşları çatıldı.
Eray’ın yüzünden bakışlarımı yeniden topa çevirdim. Tam pozisyonu ayarlayıp topa vurdum ve bir evin penceresine çarpıp cam şangırt sesiyle kırıldı. Kaşlarım çatıldı, alnımın ortasında kalın bir damar belirdi.
Çocuklar yüksek sesle gülmeye başlayınca afallayarak olduğum yerde kalakaldım. Ne? Bu plana dahil değildi?
Evin sahibi, sinirden yerinde zor duran genç kadın, pencereden bakıp söylene söylene evden çıktı. Çocuklar koşuşturunca bakakaldım kadın elindeki terlikle çocukların peşinden koşuyordu.
“Hele bakın şu kızanlara camımı ne hala soktular, gebersin domuzlar. Allah belacığınızı versin beeaa.”
Kadın sinirini toptan çıkardı. Benim kırdığıma ihtimal vermediği için şanslıyım, oradan geçiyormuş gibi yapıp yavaş yavaş uzaklaşmaya başladım. Neyse ki anlamamış olması sevindiriciydi.
Genç kadın çocukları yakalayamadıktan sonra sinirle evine girdi. İlk defa camı kırılmıyordu ki! Neyse ki benim olduğumu anlamadı ve rahat bir nefes aldım. Çocuklar saklandığı yerden teker teker çıktılar.
“Abla yaa senin yüzünden topsuz kaldık. Beceremiyorsun bari karışma.”
“Ne kadar çok mızmızlandınız yaa! Alırım bir top,” dedim, çocuklarda peşimden geliyorlardı.
Bakkaldan bir top, bir kutu çikolata alıp çocuklara dağıttım ve ayrıca üç tane de ekmek almıştım.
Eray, “Alisya abla, baban kızmasın çikolata alıp mahalledeki çocuklara dağıttığın için,” dediğinde güldüm. “Haberi olmazsa bir şey olmaz,” dedim göz kırparak.
“Biliyor musun? Seninle ortak bir yönümüz var.”
“Hmm neymiş o?”
“İkimizin de babası ayyaş,” dediğinde topu ve çikolatayı alıp hızlıca koştu, diğer çocuklarda peşinden. Haklıydı. Babalarımızın ayyaş olduğu ve mahalledeki çocuklara çikolata aldığımı öğrense babam baya kızardı. Hatta sözleri kulaklarımda çınladı, ‘Biz elalemin çocuklarına bakalım mı diye para kazanıyoruz,’ söylenip dururdu. Ve maalesef insan ailesini seçemiyor.
Dar sokakları geçince apartmanın önüne gelmiştim. Apartman eskiydi. Yeni boyanmıştı fakat bazı çatlakları ve lekeleri boya bile kapatamamıştı. Duvarlar o kadar inceydi ki karşı komşunun konuştukları sanki yanında konuşuyormuş gibi ses gelirdi. En kötüsü de birbirine karışan yemek kokusuydu.
Zemin katta oturan pencere kenarını mor renk menekşelerin süslediği camdan Melahat teyze kafasını uzattı. Hiç şaşırmadım. Tombul suratında meraklı bakışlarıyla beni baştan aşağı incelerken kadının çoktan radarına girdiğim için kaçmak mümkün değildi. Hele ki meraklı Melahat teyzeden asla!
“Nereden geliyorsun kızım?”
Elimdeki ekmek poşetini gösterdim. Melahat teyze kafasını camdan biraz daha çıkardı, yüzü daha da bir meraklandı. Bir şey söylemeden devam etti.
“Ay keşke çıkarken görseydim seni, zaten bir saattir de buradayım nasıl görmedim? Çok mu erken çıktın?”
Harika! Şimdi daha yoğun bir şekilde bakıyor bir an için içimi görebileceğinden bile korktum. Kadını geçiştirmeye çalıştım artık ne kadar başarılı olabilirsem!
“Kahvaltı için bekliyorlar,” diyerek apartmanın içine girdim. Biz ikinci katta oturuyorduk, Sefa karşı dairede komşumdu. Kadınla daha fazla konuşmak istemediğim için hızla merdivenlere tırmandım ama hala sesi uzaktan geliyordu. Kadından kurtuluş yoktu.
Eve girdiğimde annem mutfakta şarkı söylüyor, sesi güzeldi. Zaten ben ne anneme benziyordum ne de babama... Hiçbir yönden onlara benzemiyordum, yeteneklerim bile benzemiyordu.
Turnam gidersen Mardin'e
Turnam yâre selam söyle
Karlı dağların ardına
Turnam yâre selam söyle
Karlı dağların ardına
Turnam yâre selam söyle
Annem sürekli bu şarkıyı söylerdi. Kadife gibi sesi var derler ya annemin de aynı öyle sesi vardı ama benim sesim bile güzel değildi. Annemin ailesi beni de pek sevmezler ve benimsemezlerdi zaten babamın ailesi bile yoktu. Ben arada kalmış oradan oraya ayak uydurmaya çalışırdım. Bir keresinde annemin babası, ‘Bırak o adamı kızı, gel onlardan sana hayır yok,’ dediğini bile duymuştum. Bende sadece annem mutlu olsun diye bazı şeyleri görmemezlikten geliyorum sadece bu. Bazen evlatlık olduğumu düşündüğüm zamanlarda oluyordu.
Annem beni görünce, “Kızım ne zaman geldin? Hadi kahvaltıyı hazırlayalım baban şimdi uyanır,” dedi.
Babamın zaten beni gördüğünde pek mutlu olacağını da zannetmiyordum. Ellerimi yıkadıktan sonra yardım ettim.
“Anne,” dedim çekingen bir tavırla. “İyi misin?”
“İyiyim kızım,” dedi gülümseyerek. “Neden iyi olmayayım.”
Hayır, hiç iyi değildi. İyi olamazdı sadece her zamanki gibi yine babamın yaptıklarını görmüyor, yine onun için çabalıyordu. Akşamdan kalma yüzündeki morluklar daha koyulaşmış, dudağı da patlamış yanağı da morarmıştı. Gergindi, elleri titriyor dalgın gözlerinde bir gram mutluluk yoktu ve buna rağmen onu bu hale getiren kocası için çabalıyordu. Alışmıştı buna, açıkça dile getirmeyi bırakın, ima bile etmiyordu. Daha ne kadar böyle sürecekti? Elimden hiçbir şeyin gelmemesi canımı sıkıyor kendime olan saygımı da yitiriyordum. Acı gerçek buydu ve bu gerçek benim elimi ayağımı bağlamış hiç kimseye ne anlatabiliyor ne de yardım isteyebiliyordum. Anneme daha fazla direnemedim, teslim olmuştum. O böyle olmasını istiyordu ve o babam için beni bile harcayacak zihniyete sahipti.
Rolümü ustaca oynadım. “Tabii anne, neden iyi olmayasın,” dedim gülerek, acı bir gülüşle.
Anneme yardım ettikten sonra hızlı bir duş alıp ayak üstü de bir şeyler atıştırdıktan sonra evden çıkıp karşı dairenin kapısını çaldım. Kapıyı açan Sefa açık kumral saçları dağılmış, yüzü ise karakteristik bir çocuksuluğa sahipti, mavi gözlü ve uzun boyluydu. Üzerinde siyah bir eşofman ve beyaz bir tişört vardı. Tam bir ev halindeydi.
“Komşu kızı tam zamanında,” dedi geçmem için bana yol vererek.
“Ne o? Beklemeden kaçıp gidecek miydin?”
Güldü. “Yapar mıyım hiç öyle şeyler,” dedi göz kırparak. Tabii canım hiç yapar mıydı?
Salona geçtim, peşimden de Sefa geliyordu. Ayşen teyze, “Hoş geldin kızım, yeni de çay demlemiştim,” dedi tüm tatlılığıyla.
“Hoş buldum Ayşen teyze,” dedim. Kadıncağız sırf ben seviyorum diye kek, kurabiye yapmıştı. Kendimi mahcup hissedip pekte kibar olmayan bir şekilde de yiyordum. Sonuçta benim için yapmıştı.
☆
Çatlak telefonumun sesi tatlı uykumdan beni uyandırdı. Tüm vücudum hareket bile edemezken, kulağıma gelen ses daha da rahatsız etmeyi başarmıştı. Kim bu dengesiz? Gerçi telefonumun çalması şaşılacak bir durumdur. Uykulu gözlerimi açmadan komedinin üzerindeki telefonumu elimle aramaya başladım ki kahretsin küçük gürültüyle telefonum yere düştü.
Benim için fazlasıyla büyük bir gürültüydü çünkü hayatımdaki ilk telefonumdu. Yataktan sıçrayarak telefonuma koştum iyi bir inceleme yaptıktan sonra biricik bebeğime bir şey olmamıştı ve hala uykumu alamadığım için sinirliydim. Arkadaşım Sibel arıyordu... Saat gece yarısını geçmiş elimdeki test kitabıyla yatağımda uyuya kalmıştım. Kendime daha çok kızmıştım çünkü bugün Sefa ile çalıştığım konunun testini bitirmeden uyumayacaktım ve ben ne yapmıştım, uyuya kalmıştım. Kendime kızmayı sonraya bırakarak telefonumu açtım.
“Alisya! Sana attığım soruya bakar mısın?” Mahcup bir şekilde söylemişti ve kesinlikle matematik sorusu olduğunu tahmin ediyordum çünkü matematik onu zorluyordu. Önüme gelen saç tutamımı geriye attım.
“Tabii ki de bakarım,” dedim sesim oldukça yeni uyandığımı belli ediyordu.
Sibel’de şaşırmıştı. “İnanamıyorum, uyuyor muydun? Hem de bu saatte...”
“Maalesef uyuya kalmışım ama aradığın için sağ ol Sibel,” dedim en azından testlerimi bitirebilirdim. Bana attığı, tamda tahmin ettiğim gibi matematik sorusuna bakıp onu cevapladım. Sibel hem mahalleden hem de sınıf arkadaşımdı.
Telefonu kapattıktan sonra test çözmeye devam ettim. Sınava bir ay gibi kısa bir süre kalmıştı ve gün geçtikçe heyecanım artıyor birazda korkuyordum. Kazanmak istiyordum ve başka çarem olmadığı içinde kazanmalıydım. Bugünlük testlerimi bitirdim. Uyku tutmadığı içinde kurşun kalem ve resim defterimi alıp bir şeyler çizdim. Resim çizmeye de bayılıyordum. Genelde kafa dağıtmak için ya resim çizerdim, ya kitap okurdum ya da koşuyordum. Daha fazla dayanamadım kendimi uykunun masumiyetine bıraktım.
Güneş ışıkları yüzüme vururken rahatsızlıkla uyandım, saçlarımı tepeden topuz yapıp, lavaboya gittim ve yüzümü yıkadıktan sonra üzerime tayt ve tişörtümü üzerime geçirdim. Odadan çıktım ve mutfağa yöneldim. Annem mutfakta bir şeyler hazırlıyordu. Arkasından yaklaşıp kollarımı boynuna doladım.
“Günaydın anne,” dedim, kafasını bana doğru çevirdi. Yeşil gözlerini kısarak beni süzdü. Annem yeşil ve babam ela gözlüydü, ben ise açık kahverengi gözlere sahiptim.
“Yine mi koşacaksın? Baban gece eve gelmedi ne halde kim bilir? Başına bir şey gelmiş olmasın?”
O adama hiçbir şey olmazdı. Yine de annemi kırmak istemediğim için üzülmüş gibi yaptım.
“Gelir birazdan ilk defa böyle yapmıyor ki,” dedim. Genelde ne zaman eve geldiği belli olmadığı için endişelenmiyordum ama zavallı annem hala onun için endişeleniyordu. Bu beni üzdü.
“Tamam kızım geç kalma, kendine dikkat et,” dedikten sonra beyaz spor ayakkabılarımı giydikten sonra kendimi dışarı attım. İşte bu kadardı bana verdikleri değer. Apartmandan çıktığımda cam güzeli Melahat teyzeye yakalanmadan bir an önce kaçmaktı niyetim.
Çok şükür! Yakalanmadım.
Kimi zaman her şeyin üstesinden gelmeyi başarsam da artık yorulmuştum. Aksine hiçbir zaman zayıf karakter olmamıştım kimi zaman fazlasından ziyade güçlü bir yapıma şükrediyor ve asi tarafımla da gurur duyuyordum. Ben hiç dünyayı görmemiş gibi yaşadım. Ne insanların gerçek yüzlerini görebildim, ne de yalanlarını anlaya bildim. Bu kadar mıydı? En çok insan, insanın umudunu kırmıyor mu? Babam bir keresinde, ‘insan, insanın kurdudur’ demişti belki haklıydı ama en çokta onu söyleyenin kendisi olmasıydı acı veren.
Tek taraflı çabayla insan ilişkisi yürümüyordu ama ne bunu annem anlıyor ne de babam... Biraz yürürsem geçer, biraz koşsam anlarım diyorum ama ne geçiyor ne de ben anlıyorum.
Yürüdüm yürüdüm.
Yağmurlu bir gündü. Ortalık sakindi. Otobüsler henüz tıka basa dolu değildi, hususi araçlar henüz deli gibi korna çalmıyordu. Sahildeki balıkçı kayıklarına, denizin üzerinde uçan martılara, kafelerdeki oturan insanlara bakarken deniz kusursuz bir şekilde karşımda sonsuzluğa doğru uzanıyordu. İnce bir esinti vardı. Ortalık mis gibi deniz ve toprak kokuyordu.
Yağmur şiddetini giderek arttırıyordu. Bir an önce eve gitmem gerekiyordu ama çok geçti çünkü yağmura yakalanmıştım. Adımlarımı hızlı hızlı atıp yürüyordum. Damlalar öyle hızlı düşüyordu ki artık yolu göremez olmuştum. Keşke hava durumuna bakmadan çıkmasaydım diye düşündüm. Ne kadar keşkelerden nefret etsem de! Rüzgâr esti birden bire. Sis çevreyi giderek sarmaya başladı, burnumun ucunu bile göremiyordum. Biraz hızlı yürümeye başladım. Ne tarafa gittiğimi bile bilmiyordum sadece yağmur hafifleyene kadar bekleyecek bir yer arama çapasına girdim.
"Tamda yürüyüşe çıkacak zamanı bulmuşum. Aman ne güzel!"
Ellerimle saçlarımı kapattım. Önümü zar zor görmeye çalışarak daha da hızlı adımlarla yürüdüm.
Ansızın duvara çarptığımda dengemi kaybederken bir bakışın ağırlığını hissettim üzerimde. Gözlerimi sımsıkı kapattım. Yere düşeceğimi beklerken bedenimi saran kollara karşılık vererek bende karşımdaki bedene sarıldım. Gözlerimi açtım. Gözlerim aşağıdan yukarıya doğru yol alırken dikkatle baktım. Onunla göz göze geldim. Üşüdüm içim ürperdi.
Karşımdaki sırıtıyordu. Gözlerim yuvasından çıkacak derecesinde açıldı-büyüdü. Tek takıldığım nokta karşımdaki adamın ela gözleri oldu. Gözleri güzeldi, insanı içine çeken bir derinliğe sahipti. Bir o kadarda korkutucuydu. İçim ürpermişti.
"İyi misin?" duyduğum ses kulaklarıma ulaşınca hemen toparlandım. "Sana ne, sapık mısın nesin? Bırak sana beni!"
"Yeri öpmek istediğini tercih ettiğini bilseydim, hiç araya girmezdim. Zaten hayvan gibi üstüme çıktın."
Şaşırdım hatta donup kaldım, kendime geldiğimde ayağımla ayağına bir tekme attım. “Ah!” diye bir ses çıkarıp beni tutmayı bıraktığında popomun üstünde kendimi yerde buldum ve vurduğum yer acımış olmalı ki o da ayağını tutuyordu.
Yağmur iyice bastırmıştı. Rezil bir halde adamın ayaklarının dibinde kalakalmıştım.
