Bahçede rüzgâr, kuru yaprakları savuruyor, eski tahta kapının menteşeleri inliyor, İpek Derin’in ayak sesleri toprağa bastıkça derinleşiyordu. Güneş henüz ufukta yeni yükselmiş, gökyüzü gri bulutlarla kaplı olmasına rağmen, ışık yavaş yavaş her şeyin üzerinden süzülüyordu. İpek, çocukluğunun sessizliğiyle karşı karşıya kalmış, nefesini derin bir huzurla içeri çekmişti. Ama huzur, tam anlamıyla güvenli bir liman değildi; bir yanda geçmişin ağırlığı, diğer yanda kendisini sürekli sorgulatan iç sesler…
Bahçedeki eski salıncaklar hâlâ sallanıyordu. Kimse dokunmamıştı onlara; rüzgârın hafif esintisiyle gıcırdayan tahta parçaları, geçmişten kalan bir melodiyi tekrarlıyordu. İpek durdu ve ellerini cebine soktu. Gözleri, zamanında oynadığı çamurla kaplı alanlara, kırık ağaç dallarına takıldı. Hafif bir tebessüm belirdi dudaklarında, ama bu gülümseme kısa sürdü; çünkü bir anda hatırladı, o oyunların hepsinin ardında yalnızlık vardı.
Annesi, şehirde işlerle meşgulken, köyde geçen günleri kendi kendine idare etmek zorunda kalmıştı. Arkadaşları yoktu; yalnızlık, onun en sadık arkadaşı olmuştu. Fakat o yalnızlık, aynı zamanda yaratıcılığının ve hayal gücünün ilk tohumu olmuştu. Defterini cebinden çıkardı; içi çizimlerle, notlarla doluydu. Küçük İpek’in gözünden dünyayı görüyordu yeniden.
O an, bir ağaç dallarının arasından ışığın kırılmasıyla birlikte bir anlığına gözlerini kapadı. Hafif bir rüzgâr yüzünü okşadı; sonra her şey birden sessizleşti. Anıların arasına dalmıştı. Kendi sesi, kendi nefesi… ve köyün sessizliği. Zaman, metrodaki gri ve kalabalık şehir hayatına kıyasla bambaşkaydı burada. Her an, yavaş ve anlamlıydı.
İpek Derin, kendini tekrar o eski evin önünde buldu. Taşlı yol, soluk kırmızı çatılı ev, yanındaki küçük bahçe… Her şey olduğu gibi duruyordu. Ama bir fark vardı: Bu kez yalnız değildi. Geçmişi, hatıraları, hatalarını ve kırgınlıklarını yanında taşıyordu; artık bunlardan kaçmak istemiyordu. Yavaşça kapıyı araladı ve içeri girdi.
O an, sanki zaman durdu. Odada eski bir koku, eski bir huzur vardı. Ve İpek fark etti ki, bu yer, hâlâ kendi sığınağıydı. Geçmiş ve şimdiki zaman, bir noktada birleşmiş, onu yeniden buluşturmuştu. İpek Derin, sıradan bir öğrencinin ritmiyle hareket etmiyordu; her hareketi, kendi içsel temposunun bir yankısıydı. Çantayı omzuna alırken, sınıf arkadaşlarının telaşlı bakışlarını hiçe saydı, adımlarını daha yavaş, daha ölçülü attı. Koridorun uzunluğunu ve boşluklarını zihninde hesaplayarak ilerliyordu; sanki her bir hareket, kendi dünyasının geometrisini yeniden çiziyordu.
Kapının önüne geldiğinde, bir an durdu. Gözleri, koridor boyunca dağılan öğrencilerin siluetlerini taradı. Bazıları konuşuyor, bazıları sessizce kulaklıklarından yayılan müzikle kendi ritimlerini oluşturuyordu. Hepsi aynı mekanın içinde, ama hepsi başka bir evrende yaşıyordu sanki. İpek için bu görüntü, tanıdık bir kaosun estetiğiydi; hem bunaltıcı hem de bir o kadar büyüleyici.
Adımlarını hızlandırdı, çünkü bir an önce dışarı çıkıp, taze havayı içine çekmek istiyordu. Kapıdan çıktığında, okulun avlusu boşalmıştı neredeyse. Rüzgâr, yaprakları süpürerek taşları yaladı; bu ses, İpek’in kulaklarında bir melodi gibi yankılandı. Gözleri, uzaklarda rüzgârla sallanan bir ağacı takip etti; her dal, sanki kendi iç dünyasındaki kırılganlığı temsil ediyordu.
Metroya doğru yürürken, telefonunu cebinden çıkardı. Blogundaki yeni yorumları, “Parzival” adlı kullanıcının yaptığı eleştiriyi gözden geçirdi. Altında uzun bir mesaj vardı; detaylı, analitik ve çoğu kişinin fark etmediği nüanslara değinmişti. İpek, mesajı okudukça dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi. “Bu insanın kafası gerçekten çalışıyor,” diye düşündü. Tartışmak yerine öğrenmek, zihnini besliyordu.
Metro durağında, bir an gözlerini kapadı. Rüzgârın ve yağmurun kokusu, hafifçe teneffüsüne karıştı. Hayalinde, köydeki o eski ev belirdi yeniden: bahçedeki kırık salıncak, çürümüş tahta kapılar, uzaklarda yükselen dağ silüeti. Her şey hem gerçek hem de bir rüya gibiydi. O eski günlerde hissettiği yalnızlık, şimdi bilinçli bir yalnızlığa dönüşmüştü. Artık korkmuyordu; geçmişin ağırlığını taşırken, kendi yolunu çiziyordu.
Metro hareket ederken, İpek’in aklı bir kez daha yazdığı denemelere kaydı. “Metal Ağaçlar ve Çocuk” adlı son yazısı, binlerce kişi tarafından okunmuş, yorumlanmıştı. Bazıları övgüyle yaklaşırken, bazıları acımasızca eleştiriyordu. Ama onun için, sayılar bir anlam ifade etmiyordu. Önemli olan, kelimeler aracılığıyla kendi gerçeğini ortaya koyabilmekti; bu, başkalarının onayına ihtiyaç duymadan yaptığı bir eylemdi.
Metrodan indiğinde, dışarısı hafif yağmurla yıkanıyordu. Her damla, sanki geçmişin yükünü biraz daha yıkıyor, içindeki gri boşluğu temizliyordu. Yavaşça yürüyerek okulun kapısına doğru ilerledi; adımları hâlâ ölçülü ve kendi ritminde, ama şimdi biraz daha kararlıydı.
Sınıfın kapısından içeri girdiğinde, her şey tekrar kendi yerine oturmuş gibi görünüyordu; ama İpek biliyordu ki, artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Her hareketi, her bakışı, kendi içindeki karmaşayı ve gücü yansıtıyordu. Koridorun uğultusu, sandalyelerin gıcırtısı, defterlerin sert kapanışı… Hepsi bir melodiyi tamamlıyordu: İpek’in sessiz, ama sağlam ritmi. Çantasını kavrayıp bir hamlede omzuna attı ve yüzündeki ifadesiz maske ile, bir akıntının tersine yüzercesine sınıfın kapısından sıyrıldı. Hızlı adımlarla merdivenlere yöneldi; varlığı, kalabalığın arasından sessizce süzülen bir gölge gibiydi. Okulun mimarisinde, zamanla öğrenilmiş ve sessizce kabullenilmiş bazı kör noktalar vardı. Merdivenler ile koridor arasındaki dönüş noktasında, bir anlık boşluk. Sınıfların sıralandığı uzun geçidin hemen başında, kimsenin doğrudan görüş alanında kalmadığı o belirsiz alan. İpek, buradan her geçişinde, zihninin ona oynadığı eski bir oyunla yüzleşirdi. Adımlarını hızlandırdı, keskin bir dönüşe hazırlanarak yön değiştirdiği anda, dünya aniden eğildi.
Düşüş... Beklenmedik, kontrolsüz, keskin bir düşüş.
Gözleri karardı, yer çekimiyle beraber bir an boşlukta asılı kaldığını hissetti. Sonrasında bir çarpışma, ardından kağıtların havada uçuşan sessiz çığlığı. Ama en ilginci, darbenin acısını tam olarak hissedememesi oldu. Bir saniyeliğine, dünyanın sesini kaybettiği, zamanın büküldüğü bir boşlukta sallanıyormuş gibi geldi. Titreyerek doğrulmaya çalıştığında, gözleri yere saçılmış beyaz kağıt yığınlarını ve önünde aynı şekilde yere düşmüş, yaşını kestiremediği bir çocuğu seçti. Çocuğun yüzü, yaşadığı şaşkınlığın donuk bir yansımasıydı; gözleri biraz büyümüş, soluk alışları hafifçe düzensizleşmişti.
Elini hafifçe kağıtlardan birine uzattığında, İpek, suçluluk duygusunun midesinde beliren o soğuk düğümünü hissetti. “Aman be.” diye fısıldadı kendi kendine, nefes verir gibi. Sırtına binen bakışların farkındaydı. Okulun koridorlarında, durup izleyen, olup biteni anlamaya çalışan gözler... Algılanan her hareketin, başkalarının gözünde anlam kazandığı anlardan biriydi bu.
Suçun ona atılmasını istemiyordu, o yüzden harekete geçti. Çocuğun yüzüne bakmadan, hızla kağıtları toplamaya koyuldu. Parmakları titremese de içinde bir huzursuzluk vardı. Olayın etkisini fazla büyütmemesi gerektiğini biliyordu. Çocuk bir an tereddüt etti, sonra alçak bir sesle, “Gerek yok.” dedi. Sesi, fazlasıyla sakindi, gereğinden fazla.
İpek, bu tepkiye kayıtsız kaldı. Onun sözlerini duymamış gibi, yere saçılan belgeleri özenle toparlamaya devam etti. Sonunda, çocuk hafifçe başını eğerek, biraz çekingen bir ifadeyle teşekkür etti ve ona çarptığı için özür diledi. İpek, yüzünde belirgin bir duygu taşımadan, “Hata bende.” dedi. Sesi neredeyse kayıtsızdı, fakat altında bir itirafın ağırlığı yatıyordu.
“Sırf kibarlık olsun diye özür dilemekten vazgeç.” Çocuk, ona doğrudan bakarak birkaç saniye sessiz kaldı, sonra başını yana eğip neredeyse fısıldar gibiydi:
“Ama, insanlar bizi izliyor. Sence hangimizin özür dilemesi onların hoşuna gider?”
İpek bir an için irkildi. Bu beklenmedik soru, düşündüğünden daha fazla anlam taşıyordu. Bakışlarını kaçırmaya yeltense de yapmadı. Gözlerini çocuğun yüzüne dikti, ama içinde beliren huzursuz düşünceleri yok sayamadı.
“Senin insan dediğin mahlûkatların fikirleri ve yargıları umrumda değil.” diye sertçe karşılık verdi. Sözleri buz gibiydi, keskin ve soğuk.
Çocuk hafifçe gülümsedi, “Ama olmalı.” dedi.
İpek kaşlarını hafifçe çattı. “Nedenmiş o?” dedi alaycı bir tavırla. Bocalamasını bekliyordu.
Çocuk hafifçe içini çekti, sanki beklediği soruyu sonunda duyduğu için rahatlamış gibiydi. “Pek çok problemin çözümü… iyi bir izlenim sahibi olmaktan geçiyor.” İpek, çocuğun bu denli rasyonel bir açıklama yapmasını beklememişti. İçinde beliren hafif bir hayranlık kırıntısını hemen bastırarak, başını belli belirsiz, umursamaz bir şekilde salladı; bu durumun daha fazla uzamasını istemiyor gibiydi.
Çocuk, İpek’in bu cevabına, sanki niyetini biliyormuş gibi gülümsedi ve elini nazikçe uzattı.
“Benim adım Melek Memnun oldum. Ya siz?”
İpek, uzatılan eli bir an süzdü. Sıkmadı ve elinin havada kalmasına izin verdi. Derin bir iç çekti ve “İpek, eğer çağırman gerekirse.” diye mırıldandı. Birkaç saniye sonra, sanki önceden planlanmış gibi, alaycı bir tonla ekledi:
“Diyeceklerin bu kadarsa, ben meşgul bir kadınım, çocuk.”
Bu hitap şekli, Melek'in yüzünde hafif bir utanç dalgası oluşturdu. Gözlerini kaçırdı, kısa bir an için duraksadı, sonra kenara çekilerek ona yol verdi. İpek, tek kelime etmeden, kendi dünyasına dalarak yürümeye devam etti; arkasında, az önce yaşanan diyalogdan arta kalan belirsiz bir yankı bırakarak. Okul çıkışından sonra İpek, hızlı adımlarla terapi kliniğine doğru yürümeye başladı.
“Hoş geldin, İpek.” Girer girmez duyduğu ilk söz oldu, beraberinde Profesör'ün sırıtışı da ona eşlik ediyordu. Profesör'ün bıyık altından gülümsediği anı fark etti, ama hiç karşılık vermedi. Sessizce sandalyeye oturdu, gözlerini zemine dikti. Göz teması kurmamaya kararlıydı; çünkü biliyordu, göz göze geldiği anda Profesör yine “o saçmalıklara” girecekti. En azından ilacının dozunu düşürmesi için onu ikna edebilmişti, günlükler karşılığında.
Bütün bunlar aklından geçerken Profesör söze atıldı:
“Günlüklerini okudum,” dedi Profesör yavaşça. “Yaşadıkların... normal bir insanın taşıyabileceğinden çok daha fazla.”
Yarımca bir nefes aldıktan sonra devam etti:
“En yakın arkadaşın Sümeyye'nin başına gelenler, okuldaki zorbalık, ilk tanı ve erken yaşta seni olgunlaşmaya zorlayan kayıplar… İnan bana, okuması bile beni derinden etkiledi. Fakat yazılarında son ayların olmadığını fark ettim. Bunun özel bir sebebi var mı?”
İpek düşünmeden cevap verdi:
“Onun adını bir daha ağzına alma.”
Lisede en yakın arkadaşı olan Suna’dan bahsediyordu; soruyu tamamen görmezden gelerek. Onunla beraber geçirdikleri zaman aklına geldi birden; sınıfta, dışarıda, kütüphanede, topladıkları onca anı, onca güzel vakit… Hepsi de Sümeyye'nin derinlerde kimseye söyleyemediği depresyonunun kazanması ve intiharı ile korkunç bir sona varmıştı. Profesör şaşkınlığını sessizlikle örterken, İpek’in gözlerinde öfkeye benzer bir ifade oluşmuştu.
“Bunun hakkında konuşmak istemiyorum.”
Profesör ise bunu ilk okuduğunda aklına gelen bir sürü sorunun ardından kendini toparlamaya çalışıyordu hâlâ. Fakat profesyonelliğini koruması gerektiğini de biliyordu. Sümeyye'nin İpek’e verdiği intihar mektubunu günlüğün arasından çıkardı, elinde tuttu göstererek ve şu sözleri söyledi:
“Bu mektup, polise gitti mi?”
İpek başını yavaşça soldan sağa sallayabildi. İçi yanıyordu. Konuşmak istemediğini söylemesine rağmen, Profesör'ün baskı yapmasına dayanamıyordu. İçinden yine geçirdi, bu da bir çeşit yaklaşım olmalıydı. Onu kıstırmak istiyordu; teknik ve adlî sorular sorarak kafasını karıştırmak veya konuyu dağıtarak elde edebileceği bilgileri saymak…
“Sana konuşmak istemiyorum dedim.”
Ağzından sadece bu kelimeler çıkabilmişti. Sesi her zamanki tonunda, fakat biraz titrek bir şekildeydi bu sefer.
“Ne anlamı var ki? Olan olmuş, o kendini çoktan asmıştı. Mektubu bilseler neye yarar?” Daha fazla anlatmaya devam ederse gözyaşlarının kontrolünü tamamen kaybedeceğini hissetti.
Derin bir nefes aldı, sesi titredi ama kararlı kalmaya çalıştı:
“Bir keresinde, yine evden kaçmıştı. Annem yeni açtıkları kreşte işler düzelene kadar kalıyordu, babamsa uzakta bir işte çalışıyordu. O geceyi beraber geçirdik; yağmurdan ötürü önünü göremediği için çalılıklara takıldı. Kanayan bileğini benimkiyle birleştirip bana bir söz vermişti: birbirimizi hep koruyup kollayacaktık…”
Cümleyi bitirdiğinde, sessiz bir boşluk odada asılı kaldı. Kalbinin derinliklerinde, yaşananların ağırlığını ve kaybın bıraktığı izleri hissetti; ama gözyaşlarına teslim olmamak için kendini sıkıca tuttu. “Anladım. Ama senin ağzından da duymak isterim. Sizi. Her ne kadar konuşmak istemesen de, yardımın tedavinde büyük bir sıçrama yaratabilir.”
“Zaten okumadın mı?”
“Okudum ama bir şeyler eksik gibi. Sanki yazmadığın, veya yazamadığın şeyler varmıştı.”
İpek Deniz her ne kadar dirense de, başını çevirip onu görmezden gelmeye çalışsa da, profesörün baskısına yenik düşmüştü. Bir anlaşma yapmışlardı ve şimdi işbirliği yapmazsa düşürülecek olan dozda yalan olabilirdi.
Derin bir nefes aldı. O soğuk ve kendinden emin tavrı, zayıf ve utangaç bir liseliyi andırmaya başlamıştı. İçinde, kendini ağlamamak için bile tutuyordu. Konuşurken bazı harfleri yutuyor ve her zamaki yavaş ve etkili tarzı kontrolsüz şekilde hızlı ve içli bir biçime geçmişti:
“Biz çok iyi arkadaştık. Hatta arkadaş değil, birer dosttuk. Sümeyye çok zekiydi. Fakat hiçbir zaman parlak bir öğrenci değildi. İçine kapanıktı. Fazla konuşmazdı. Konuştuğunda da sessiz bir tonda konuşur, sanki bir başkası dinliyormuşçasına dikkatlice seçerdi kelimelerini. Kim bilir, belki de ailede gördüğü bir davranıştır.”
Devam etmeden tekrar derin bir nefes aldı.
“Aile demişken, anne babası sürekli kavga ederdi. Bana anlattığı kadarıyla konu sürekli aldatmayla ilgiliydi. Kim kimi aldattı, kim kime yanaştı, kim kimi…”
“Fakat hiçbirine inanmıyordu. Yetişkinlerin, en azından o zamanlar, kavga edişini ‘büyümek’ olarak karşılıyordu ve kendi ailesi de bir ayrıcalık değildi.”
“Tek kardeşti. Resim çizme konusunda oldukça yetenekliydi. Fakat içten içe yaşadığı depresyon, onun çizimlerini de etkiliyordu. Sürekli kanlar içinde canavar figürleri, korkutucu sayılabilecek işaretler ve kendi kanını akıttığını söylediği, kırmızıya boyanmış kanvaslar…”
“…Bir keresinde, yine evden kaçmıştı. Annem yeni açtıkları kreşte işler düzelene kadar kalıyordu, babamsa uzakta bir işte çalışıyordu. O geceyi beraber geçirdik, yağmurdan ötürü önünü göremediği için çalılıklara takıldı. Kanayan bileğini benimkiyle birleştirip bana bir söz vermişti: birbirimizi hep koruyup kollayacaktık…”
Daha fazla anlatmaya devam ederse gözyaşlarının kendini tamamen ele geçireceğini biliyordu.
Profesöre bu zayıflığını göstermemek için sert bir tavır takındı:
“Yeter mi? Yoksa yaramı daha da deşmek ister misin?”
Profesör de anlamış olacak ki buna bir son vermenin en iyisi olacağına karar verdi ve terapiye başka konulardan devam etti:
“Kısacası, sende antisosyal kişilik bozukluğu olduğuna inanıyorduk. Fakat hem günlüklerin, hem de anlattıkların bunu yalanlıyor.”
“Aman ne büyük başarı.”
“Duyguların var, ama göstermemeyi tercih ediyorsun. Bu, hiç olmamalarından iyidir.”
“İnan bana, onları yok edebilirdim, hâlâ da edebilirim. Sadece böylesi işime geliyor.”
“Peki okul nasıl gidiyor? Yeni biriyle tanıştın mı?”
Profesörün sorusu, sanki sessizlikten korkan biri gibi aceleyle yerleştirilmişti araya. Ama İpek Deniz, kelimelerin ritmini bozmadan cevap verdi:
“Ben istemesem de insanlar benimle tanışmaya can atıyor, sanırım.”
Cümlesi sakin görünüyordu ama altında ince bir öfke ve alay gizliydi. Sözleri, yüzeydeki dalgasızlığın altındaki fırtınayı haber veriyordu.
“Nasıl yani?”
Profesör, başını hafif eğerek devam etti. Ses tonu dostane ama gözleri tetikteydi, bir ipucu arıyordu.
“Buraya gelmeden hemen önce okulda birine çarptım. Adı Cemre miymiş, neymiş.”
Cemre. Bir isim. Belki sıradan bir karşılaşma ama İpek Deniz’in zihninde artık yeni bir ihtimal, yeni bir “dikkat nesnesi”. Profesör bunu not etti. Kaleminin ucundaki kararsız titreşim, belki de İpek Deniz’in ilk kez yeni bir figürden söz etmesindendi.
“Beklenmedik,” dedi sessizce, kendi kendine. Gözlerini notlardan kaldırıp İpek Deniz’in yüzüne baktı. İçinde, bir hekimin, hastasında nihayet ilerleme kaydetmiş olmanın tanıdık ama ürkek mutluluğu vardı. Bu akşam eşine anlatacaktı büyük ihtimalle:
“Konuştu, sonunda! Yeni birileriyle ilgili bir şey söyledi. Bir kıvılcım var.”
“Bugünlük bu kadar. Çıkabilirsin.”
İpek Deniz ayağa kalktı. Yüzünde okunmayan bir ifade, zihninde ise kelimelere dökülmemiş bir çığlık vardı. Kapıyı açarken yalnızca içinden geçirdi:
“Sonunda bitti.”
Ama bitmemişti. O anın içinde sönmeyen bir kor gibi yanan şey vardı: Melek.
Her adımda içindeki yanık, derinleşerek yankılanıyordu. Klinikten çıkarken duvarlar üzerine kapanıyormuş gibi geldi bir an. Ayak sesleri sertleşti, kaldırım taşlarını çatlatırcasına yürüyordu. Göğsündeki baskı, yalnızca fiziksel bir acı değil, geçmişin tortusuydu.
“Melek…” diye mırıldandı zihninde; ismi sadece bir ad değil, bir mahkeme kararı gibiydi. Bu ismi her duyduğunda, her hatırladığında içinden yükselen o aynı his: başarısızlık.
“Onu kurtaramadım.”
Bu cümle, zihninde kendisinden değil, sanki Melek’in hayaletinden yankılanıyor gibiydi. Kendine daha çok kızdı, daha çok küçüldü.
“Onu göremedim. İşaretleri, sessiz çığlıklarını, o çizdiği kanlı resimleri… Hiçbirini anlayamadım. Aptal gibi her gün yanındaydım ama hiçbir şey fark etmedim.”
İhtimaller birbirini kovalıyordu. Ya daha dikkatli olsaydım? Ya bir kez olsun onu gerçekten dinleseydim? Ya o gece, bana gelip bileğini sardığında… onu o an, sonsuza kadar tutabilseydim?
Zihni, alternatif senaryolarla dövüşüyordu. Her bir “ya” kelimesi, bir bıçak gibi saplanıyordu içine.
Öfke geldi önce. Melek’e değil, kendine. Sisteme. Herkese.
Sonra pazarlık başladı: “Eğer zaman geri alınabilseydi…” Ama geri alınamıyordu. Ölümle pazarlık yapılmazdı.
Ve işte o zaman gerçek geldi: kabullenme. Ama kabullenme, İpek Deniz için bir teslimiyet değildi. Kabullenmek, derinleşen bir yasın başka bir adımıydı. Attığı her adım, içini kemiren suçluluğun ağırlığını taşıyordu.
Sokak lambalarının altında silüeti uzuyor, geçmişin gölgeleriyle üst üste binmiş gibi görünüyordu. Her zaman olduğu gibi, en sonunda öfkenin yerini hüzün aldı. Ve bu hüzün, artık sadece bir duygusal dalga değil, neredeyse bedensel bir varlıktı onun içinde. Onunla yaşıyor, onunla nefes alıyor, onunla büyüyordu.
Şehrin karanlığa gömülmesiyle yollardaki trafik ışıkları ve evlerden saçılan sarı-beyaz renkli lambalar gözünü kamaştırıyordu. Bu gece uyuyamayacaktı, orası belliydi. Eskiden olsa bir iki sigara içer, belki de bir bira şişesini tek oturuşta bitirirdi. Fakat bugün içindeki bu yükü uyuşturmak için litrelerce alkol gerekliydi. O da bunun farkındaydı. Yoldan sapıp çarşının içinde bir bara girdi. Standa yüksek bir tabure çekti ve “viski” diye seslendi barmene. Dövmeli, esmer ve uzun boylu adam İpek Deniz’i bir bakışta süzdü ve şunları söyledi:
“Sizin gibi küçük bir hanıma bu saatte, viski ağır gelmesin?”
Bu söz karşısında sinirlense de belli etmedi. Bazı insanlar böyleydi işte. Dış görünüşe göre yargı yapar, tek boyutlu ve renksiz birer robot gibi olurdu. İnsanlara dair aşağılayıcı düşüncelerini bir kenara bırakıp barmene ağzının payını verdi:
“Ön yargı da servise dahil mi? Öyleyse ödemeyeceğim de.”
Barmen cevap vermedi. Yüzünde rahatsız bir ifade vardı ama kısa süre sonra genç görünmesini aldırmadan istediği viskiyi getirdi.
Ağır ağır aldığı her yudumda saçlarını yanlara salladı. Güzelliğine hayran kalanları ve onların arkasından ona baktıklarını hissediyordu. Bütün gözlerin onda olması hem istemediği, hem de zevk alabildiği bir olaydı. Ne yaparsa yapsın, bir erkeğe kıyasla çok daha hafif tepkiler alabileceğini biliyordu. Ne de olsa güzel kızlar, ellerine geçen fırsatları değerlendirmeliydi. Onun ipek saçları da bundan farksız değildi. Parmak uçları viski kadehinin üstünde dolaştı, hem çeperinde çukurlar çizerek dudağında kalan birkaç damlayı siliyor, hem de arada sırada ufak yudumlar alıyordu. Ne kadar özensizce yapsa da farkında olmadan estetik bir görüntü ortaya çıkıyordu.
Bacakları tabureye sarılmış, ayakları yere değmiyordu bile. Üstündeki, ölçüsünden büyük sweetshirt her hareketinde dalgalanıyordu. Kahverengi gözleri ise yukarıda asılı televizyona kilitlenmişti. Haberlere bakıyordu; istemediği halde başka seçeneği yoktu. En azından bu insan kalabalığını duymaktan daha yararlıydı.
Bir kadeh onu kesmemişti. İkinciyi söyledi. O sırada yanına, yirmili yaşlarının başında gibi görünen bir çocuk oturdu. Cildi hâlâ ergenliğin kalıntılarını taşıyordu; yanaklarında ve çenesinde beliren sivilceler, yüzünde belli belirsiz serpilmiş çillerle iç içeydi. Saçları rastgele taranmış gibiydi ama doğal bir düzeni vardı. Sağ tarafa doğru kendiliğinden açılan bir çizgi boyunca dalgasız ve orta uzunluktaydı. Koyu kestane ile siyah arasında gidip gelen tonları ışıkta değişiyordu.
Boynu ince, omuzları hafifçe eğikti; vücut dili, içinde bulunduğu mekâna dikkatli ve alışılmadık biçimde uyum sağlamıştı. Giydiği kazak düz beyaz, ütüsüz ama kirli değildi. Kot pantolonu standart kesimli, siyah ayakkabıları biraz tozluydu ama bağcıkları düzgünce bağlanmıştı.
Ellerini dizlerinin üzerine koymuştu. Parmakları uzun ve eklemleri belirgindi; tırnakları kısa ama dikkatlice kesilmişti. Sol elinin serçe parmağında neredeyse silinmiş küçük bir mürekkep lekesi vardı. Yüzünün genel hatları belirgindi. Alnı geniş ama orantılı, kaşları kalın ama düzensiz değildi. Gözleri koyu kahverengiydi; ışık altında neredeyse siyah görünüyorlardı. Baktığında sabit değil, hafifçe yana kayan bir ifadesi vardı; sanki her şeyle ilgileniyor ama hiçbir şeye doğrudan bakmak istemiyormuş gibiydi. Nazik bir tonda konuştu:
“Bira olsun.”
Sesi, loş ışığın altında ağırlaşan mekânın sessizliğine zarifçe karıştı. Çok geçmeden, buzla terlemiş kalınca bir bira bardağı önüne bırakıldı. Parmağının ucuyla bardaktaki buğuyu sildi ve İpek Deniz gibi, usul usul yudumlamaya başladı. Bütün bunların farkında olan İpek Deniz, bu adamı içten içe süzüyor ve ara sıra gözlerini fark ettirmeden üstüne dikiyordu.
Bu, bazen yaptığı bir şeydi; sadece bakarak insanları analiz etmekten sıra dışı bir zevk alıyordu. Giyimiyle zengin bir adama benziyordu. “Kesin o zengin züppelerinden biri,” diye düşündü. Fakat adamın el hareketlerinde, oturuş şeklinde, bardak tutuşunda ve hatta gözlerini açıp kapayışında fark ettiği bir şey vardı: düzensizlik. Kesinlikle zengin bir aileden gelen “asabiyet ve terbiye”ye sahip değildi. Orta hâlli, hatta fakir sayılabilecek bir aileden gelme olasılığı yüksekti.
İçkisini yudumlarken görgü kurallarına hâkim duruyordu; ancak ince detaylardaki hatalar onu ele veriyordu. “Züppe değil, ama olmak istiyormuş gibi,” dedi İpek Deniz içinden. Adamın konuşmasını duyunca yine hataya düşecekti. Nazik ve sakin bir tonda, olabildiğince sessiz ama anlaşılabilir bir diksiyonla konuşmasına rağmen bazı hataları vardı. Sesinde yargılayıcı veya üstten konuşma niyeti yoktu; sahte bir tavır sergilemiyordu.
Bir sağa bakıyor, bir sola bakıyor ve arada sırada İpek Deniz’i gözleriyle kesmesine rağmen vücut diline saygılı bir mesafede durmaya dikkat ediyordu. Dakikalar geçti, adamın sohbet ettiği diğer kişiler kalkıp gidince ikisi baş başa kaldı. İpek Deniz’in sohbete girme amacı yoktu; yine de fırsatı değerlendirmekten çekinmiyordu. Aralarındaki gerginlik mekâna inmeye başlamıştı.
Her saniye artarken bir süre sonra barmen yanlarına yaklaştı:
“Sizi, şuradaki masamıza almak zorundayım. Az önce bir aile bu tabureleri rezerve etmek için yöneticimizden rica etti. Fazla kişi olduklarından onları kıramadık,” dedi, masayı işaret ederek. Kuytu köşede, pencere kenarında bir masa vardı; diğer masalardan farkı yoktu.
“Sorun değil,” dedi adam. İpek Deniz ise laf dalaşına girdiği barmenle tekrar münakaşa olmamak için cevap vermeden talimata uydu. Taburelerden kalkar kalkmaz ikisi senkronize gibiydi ve aynı anda masaya yöneldiler. Masa küçük olduğundan karşı karşıya oturmak zorundaydılar. İpek Deniz bu ana kadar gizlice gözlemlediği adamın yüzüne bile bakmıyordu; sadece o ve önündeki içkisi vardı. Adam da İpek Deniz ile oturmanın gerginliğini yaşıyordu.
Böylesine güzel bir kadının bu kadar soğukkanlı ve ilgisiz görünmesine anlam veremiyordu. Adamın hayretini fark eden İpek Deniz, başını kaldırıp yüzüne baktı. Gözleri buluştu; adamın dudaklarından arkadaşça bir gülümseme kayıverdi. “Sonunda,” dedi içinden; öbür türlü gerginlikten patlayacaktı.
Adam bunları düşünürken İpek Deniz ölüm sessizliği içinde yüzüne baktı. Ne samimiyet, ne duygu vardı; sadece boş ve tepkisiz, ciddiyeti yargılayıcı bir bakış. Sonra viskisinden bir yudum alırken gözlerine bir şey takıldı: elleri. Parmak uçları kesilmiş gibiydi, serçe parmağı soyulmuş, baş parmağında kırmızı bir çizgi vardı, muhtemelen avuç içlerine kadar devam ediyordu; bol kıyafetten görünmesi imkânsızdı.
İpek Deniz bunu kullanarak sohbete girdi:
“Ellerine ne oldu?”
Adam anında pişman oldu. “Sanane be, kızın ellerinden?” diye geçirdi. “Seni ne ilgilendirir?” sorusu zihninde başını ağrıtıyordu.
İpek Deniz soruya takılmadı. İçinde bitmek bilmeyen analizlerine devam ediyordu. Hiçbir şey söylemeden parmaklarını masaya uzattı yavaşça. Avuçlarından bileklerine kayan kıyafetinin kolları, daha fazla tahribatı ortaya çıkardı. Adamın sorduğuna pişman olduğunu fark ettiğinden bunu bilerek yapmıştı. Özgüvenini kırmak istemiyordu; en azından şimdilik.