Yağmur, şehrin üstüne inen bir örtü gibi düşüyordu. Sokak lambalarının titrek ışıkları damlalarla bulanıyor, asfalt zeminde her adımda yankılanan bir sessizlik uzuyordu. İpek Derin, ince adımlarını hızlandırmadan yürüyordu; sanki her damla onun içindeki fırtınadan kopup gelen bir yankıydı. Saçları omuzlarına yapışmış, çantasında ise hep taşıdığı eski defter vardı. O defter, onun mezarı kadar ağır, kalbi kadar karanlıktı.
Evin kapısından içeri girdiğinde soğuk duvarların arasında annesinin sesi yankılandı.
“Yine geç kaldın, İpek. Herkesin annesiyle vakit geçirdiği bir akşamda sen neredeydin?”
İpek yanıt vermedi. Çantasını bir köşeye bıraktı, ıslak ayakkabılarını çıkardı. Sessizliği, annesinin sorularına karşı en keskin cevabıydı. İçinden geçen tek şey, “Sen zaten bana hiç bakmadın ki…” oldu, ama dudaklarından düşmedi.
Odası her zamanki gibi yarı karanlıktı. Masanın üstünde mumdan kalma bir leke, rüzgarın sızdığı pencere… ve defteri. Defterini açtığında sayfalar, kırık bir aynanın parçaları gibi gözlerine baktı. Kalemi kağıda değdiğinde kelimeler önce titrek bir şiir oldu, sonra kanayan bir yara gibi yayıldı:
“Su, beni boğmuyorsun;
yalnızlığımı saklıyorsun.
Annemin bakmadığı yerlerde
ben, kendime gömülüyorum.”
İpek, kalemi bıraktığında odanın sessizliği üzerine çöktü. Derin nefes aldı, tavana baktı. Duvardan sarkan gölgeler bir mezar taşını andırıyordu.
Telefon çaldı. Annesi sesini yükseltti:
“Psikolog aradı. Yarın gideceksin, haberin olsun. Bu böyle devam edemez.”
İpek’in dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı. Psikolog… beni hangi kelimeyle onaracak ki? diye düşündü. Defterini kapattı, yatağa uzandı. Uykusu, dalgaların kıyıyı dövmesi gibi parçalı geldi; her rüyasında kendini suyun altında gördü. Çığlık atıyor ama ses çıkmıyordu.
Sabah okulda koridorlar yine uğultulu bir panayır gibiydi. Çocukların kahkahaları, onun sessizliğini daha görünür kılıyordu. Yanından geçerken biri alayla fısıldadı:
“Konuşmuyor çünkü ruhu yok.”
Diğeri güldü:
“Belki de defterine gömdü ruhunu.”
İpek’in gözleri bir an onlara değdi. O gözler, denizin dibinde taş gibi duran bir ağırlıktı; içine bakan, kendini kaybolmuş hissediyordu. Ama kimse bakmaya cesaret edemedi.
Dersler bitince annesiyle birlikte psikoloğun odasında buldu kendini. Duvarlarda kitaplar, raflarda düzenli dosyalar… ama tüm düzenin ortasında İpek için yalnızca bir yabancının bakışı vardı. Psikolog, gülümser gibi yaptı:
“İpek, kendini bana nasıl anlatırsın?”
İpek başını eğdi. Elleri dizlerinde kenetlendi. Sessizlik odanın içinde ağırlaştı. Sonunda gözlerini kaldırdı ve dudaklarından şu cümle döküldü:
“Ben kendimi anlatamam. Çünkü ben anlatıldıkça eksiliyorum.”
Psikolog bir şeyler yazdı. Annesi gözlerini devirdi. İpek’in içindeyse dalgalar daha da yükseldi.
Seans bittiğinde dışarı çıktığında yağmur hâlâ yağıyordu. Şemsiyesi yoktu, istemedi de. Her damla, tenine işledikçe kendini daha gerçek hissediyordu. Sokakta yürürken insanların bakışları üzerine değiyor, ama o yağmurla birlikte görünmezleşiyordu.
Elini çantasındaki deftere götürdü. Parmakları kapağın kenarını yokladı. Kendi kendine fısıldadı:
“Ben buradayım… ama kimse duymuyor.”
Ve yağmur, onun tek sırdaşı olmaya devam etti.
İpek Derin’in ayak sesleri kaldırımda yankılanırken, yağmurun ağırlığı bir tür teselliye dönüşüyordu. Her damla, içindeki sessiz çığlıkların yankısı gibiydi; sanki gökyüzü onun yerine ağlıyordu. Defterine dokunan parmaklarını çekti, çünkü eğer orada, sokak ortasında açarsa, sayfaların içinden taşacak karanlığın şehri de boğacağından korktu.
Bir köşede duran vitrine baktı. Camın arkasında ışıklı bir dünya vardı; kahkahalar, sıcak kahve, kalabalık masalar. İçeri girmedi. O kalabalığın içindeyken daha da yalnız hissedeceğini biliyordu. İnsanların arasında görünmez olmak, tek başına yürümekten çok daha acı vericiydi.
Eve döndüğünde annesinin gözleri yine sorgulayıcı, sesi yine sabırsızdı.
“Üzerin sırılsıklam. İnsan biraz dikkat eder kendine!”
İpek cevap vermedi. Çantasını yatağının yanına koydu, defteri yavaşça çıkardı. Islanmış kapağını elleriyle kurulamaya çalışırken gözleri buğulandı. Defteri açtı; yeni bir sayfa boştu, bembeyaz. Kalemi eline aldığında kelimeler boğazına düğümlendi. Sadece tek bir cümle yazabildi:
“Yağmur beni taşıyor, annem göremiyor.”
Kalemi bıraktı, başını defterin üzerine yasladı. Göz kapaklarının ardında yine su vardı; bu kez bir gölün dibinde, taşların arasında kendini gördü. Kollarını kaldırdı, yüzeye doğru uzandı ama nefesi yoktu.
Bir anda irkilip doğruldu. Nefesi hızlanmıştı. Odaya baktı; masa lambasının solgun ışığıyla gölgeler duvarda kıvrılıyordu. Yatağa oturdu, parmaklarını birbirine kenetledi. Fısıldar gibi kendi kendine konuştu:
“Ben yaşıyor muyum, yoksa sadece yazıyor muyum?”
Ertesi gün okulda defterini yanından ayırmadı. Teneffüslerde kalabalıktan uzak bir köşede oturdu. Çocukların bakışları yine sırtında geziniyordu, fısıltılar kulaklarına çarpıyordu. Ama bu kez onlara bakmadı. Defterini açıp bir satır daha yazdı:
“Beni susturdukça, kelimelerim çoğalıyor.”
O satırla birlikte içindeki yalnızlığın bir parça görünür olduğunu hissetti. Sanki defter, mezar değil; bir çıkış kapısı olabilirdi.
Ama sonra koridorun sonunda annesini gördü. Kadının yüzünde yine o sertlik, yine o sabırsızlık… İpek’in kalemi düştü. İçindeki tüm çıkış yolları bir anda kapanmış gibi oldu.
Yağmur dışarıda hâlâ devam ediyordu. İpek, pencerenin kenarına gidip cama dayandı. Damlalar birbirini kovalıyor, dış dünyayı bulanık bir perde gibi gizliyordu. O an içinden bir düşünce geçti:
“Yağmur durduğunda ben de kaybolacak mıyım?”
Ve İpek Derin, o sorunun cevabını bulmaktan çok korktu.
Sanki kendi beynini terapide işbirliği yapması için ikna etmeye çalışıyordu. Gözlerini kapattığında, tüm korkuları ve karanlıklarıyla yüzleşmek zorundaydı; başka çare yoktu. Derin bir nefes aldı, bileklerini gevşetti ve ayağa kalktı. Bira ihtiyacını karşıladıktan sonra, odasına yöneldi. Her zaman yanında taşıdığı, bir kısmı insan ve hayvanlarla ilgili gözlemlerini, bir kısmı da kendi iç dünyasına yazdığı günlüklerinden birini çekmeceden aldı. Sayfalar sararmış, köşeleri kıvrılmıştı. Parmağı sayfalarda gezinirken, zamanın ağırlığını hissetti.
İpek Derin’in gençliği, bu günlüklerin arasında gizliydi; verimli, parlak ama aynı zamanda kırılgan. Lise başlayana kadar her şey bir şekilde yolundaydı. Sonra… psikolojik durum ortaya çıkmaya başlamıştı. Yıllar öncesinden kalan notları okurken dudaklarında istemsiz bir gülümseme belirdi:
“Bugün okunacaklar: Franz Kafka, Fyodor Dostoyevski.”
O iki isim, geçmişteki kendisinin dünyayla kurduğu bağın simgesiydi. Okudukça, analiz ettikçe, farkındalığı artmıştı. Kadın haklarını, özgürlüğü, düşünceyi sorgulamayı öğrenmişti. Gözleri tekrar pencereye kaydı; güneş henüz batmamış, bulutlar gökyüzünde bir tablo gibi asılıydı. Günlüğü yerine koydu, bilgisayarının başına geçti. Biraz internette dolaşmanın kimseye zararı yoktu, değil mi?
Bilgisayarın güç tuşuna bastığında, ekranın parlaklığı açıldı ve masaüstünde yılların izleri belirdi: eski dosyalar, açılmayı bekleyen belgeler, unutulmuş notlar… Hepsi zihninin izdüşümü gibiydi; kendi dağınıklığı, dijital bir aynada yankılanıyordu. Fareyi kaydırdı, blog sitesine girdi. Kullanıcı adı “KırıkCam01”. Birkaç yıldır yazıyordu buraya; kelimeleri, düşünceleri, yaraları… Her bir yazı, kendi dünyasının küçük bir parçasıydı.
Son yazısının yanında parlayan rakamı gördü: 132.000 görüntüleme. Dudaklarından hafif bir nefes çıktı: “Vay be… Bu sefer gerçekten de kendimi aştım.” Kelimeler ekranda akıp giderken, başlık dikkatini çekti: “Metal Ağaçlar ve Çocuk”. Yazarken hissettiklerini hatırlamak zordu; ilaçların yan etkisi zihnini bulanıklaştırmıştı. Ama birileri ona inanmıştı. Onun gibi gören, düşünen, yazan binlerce insan…
İpek fark etti ki, bu rakamlar gerçekten onu anlayanları mı temsil ediyordu yoksa sadece özentilik peşindeki ergenlerin malzemesi mi? Hep öyleydi, fark etmesen de birileri her zaman özeniyordu. O hiçbir zaman popülerlik kaygısıyla yazmamıştı; yazmak, beynini derli toplu bir hâle getirme çabasıydı sadece. Ama yazılarının yankı uyandırması, onu düşündürüyordu.
Kelimeler kırılmaz bir gerçeklik değildi; insanlar, kendi çarpık algılarına göre büyütüyordu. Adaletin bir illüzyon olduğunu yazmıştı, bazıları bunu öfke manifestosu gibi okumuştu. Oysa gerçek basitti: Adalet sağlanamazdı. Nihai barış, kardeşlik, umut… Bunlar çoktan ölmüştü. Kime göre? Kendine göre, elbette.
Fareyi bıraktı, ellerini masaya yasladı. Bazen dünyaya fazla mı anlam yüklüyordu? Hayır. Sadece gerçekleri görüyordu. Etik çoğu zaman anlamsızdı. Acı, motivasyon kaynağıydı; en azından evde öğrendiği kadarıyla… Ve o daima haklıydı, ya da aklında her şey vardı. En karanlık fikirler, en gülünç inançlar, en sapkın hezeyanlar… İnsan, öyle hissetmeyi seviyordu.
Kendi kendine mırıldandı:
“İnternette neye inanırsan inan, fikirlerin ne kadar aptalca olursa olsun, seni takip edecek birileri mutlaka olur.”
Bu düşünce onu rahatsız etti. İnsanlar neyi kutsarsa kutsasın, neyi reddederse reddetsin, her zaman arkasında bir kalabalık olurdu. Bu, haklılığı kanıtlamazdı. Toplumlar, basit ve süslü kelimelerle, koyun sürüsü gibi güdülebilirdi. Çok basitti. Küçük yaşta çocuklar; doğruyu yanlışı ayırt edemeyecek çağda, algoritmalar ve çıkarcı zümreler tarafından manipüle edilirdi.
Tiksinti yavaşça yükseldi. Ellerini masadan çekti, ekranı son kez inceledi ve kapattı. Oda karardı, birkaç saniyeliğine boşluk oluştu; sanki az önce var olan dünya, bir düğmeye basılarak silinmişti. Ve o an, kendi yansımasına baktı. Gözlerinde bir fırtına, dudaklarında bir sessizlik vardı. Her şey… tüm karmaşasıyla, sadece onda kalmıştı.
İpek Derin’in nefesi derinleşti. Karanlıkta, kendi düşünceleriyle baş başa, sessizliğin içinde bir gölge gibi duruyordu. İçindeki boşluk, yağmur sonrası şehir gibi sessiz ama çığlık doluydu. Ve o, yine yazmak için kalemi eline alacağını biliyordu; çünkü kelimeler, en karanlık gecelerinde bile ona yaşamın bir izini bırakıyordu.
İpek Derin, karanlığın içinde kendi yansımasına baktı; gözleri, tanıdığı dünyadan kopmuş gibi boş ve donuktu. O an, zamanın kendisine tuzak kurduğunu hissetti; saniyeler ağırlaşıyor, nefesi bile ekranın ışığının yokluğunda kayboluyordu. Etrafındaki sessizlik, odadaki nesneleri, kendi bedenini ve hatta düşüncelerini yutuyordu.
Kendi yansımasında gördüğü, sadece fiziksel bir suret değildi; yıllardır biriktirdiği yalnızlık, öfke ve korkuların silüetiydi. Göz bebekleri karanlığa karışıyor, dudakları hafifçe titriyor, elleri istemsizce masaya yaslanıyordu. İpek, nefes almayı unutur gibi, sadece bakıyordu. Zaman, kendi içinde katılaşıp donmuştu; geçmişin yankıları, hatıraların gölgeleri ve geleceğin belirsizliği bir noktada birleşmişti.
Ve o noktada, kendiyle göz göze geldi. Sanki dünyayı yeniden başlatma şansı vardı ama bunun bedelini ödeyecek kadar cesur muydu? İçinden fısıldadı:
“Her şey burada… ama ben hâlâ yalnızım.”
Bir süre öyle kaldı; anlık bir boşlukta, kendi yansımasının içinde kaybolmuş, dünyayla bağını yitirmişti. Sonra derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı, sanki karanlık onu yeniden doğuracakmış gibi.