Bilge’nin Anlatımı
Babamın cenazesinden tam 3 ay sonra, kütüphanede Anatomi dersine çalışırken telefonum çaldı. Ekranda “Abi” yazıyordu.
Asaf aramazdı. Özellikle sınav haftasında hiç aramazdı. Kalbim bir kere vurdu ve durdu.
“Alo?” dedim. Sesim titriyordu.
“Çantana iki parça kıyafet at. 20 dakika sonra arabadayım.” Asaf’ın sesi buz gibiydi. 27 yaşında, babamın koltuğuna oturan abim, İstanbul’un en çok fısıldanan adamı. Onun sesi emirdi, soru değildi.
“Abi ne oluyor? Finalim var benim.” Kitabı kapattım ama gözüm satırlarda kaldı. Oku yerine, beynim bin tane kötü senaryo yazdı.
“Evleniyorsun Bilge.”
Telefon elime düştü. Çat diye ses geldi ama umurumda değildi. Kütüphanedeki herkes bana baktı. 21 yaşındayım. Tıp 3. sınıftayım. Beyaz önlüğüm omzumda, hayallerim steteskopumun içinde. Evlenmek? Kiminle?
“Abi saçmalama. Kimle evleneceğim ben?”
“İki aileyi barıştıracaksın. Başka çaren yok.” Kapattı.
Barıştırmak. Kelime bile mide bulandırıcıydı. Babam öldüğünden beri Yılmazlar’la Kaya’lar savaş halindeydi. Babam Kaya ailesinin lideriyken, karşı tarafı yöneten adam Tugay Yılmaz’dı. 27 yaşında. Babamın ölümünden sonra en çok onun adını duydum. Gözleri çelik gibiymiş derlerdi. Acımazmış.
Ve şimdi abim beni ona kurban ediyordu. İntikam almak için. Babamın intikamını. Ama ben kurbandım.
20 dakika sonra fakültenin önünde siyah, camları filmli bir araba durdu. Arka kapı açıldı. Asaf. Siyah takım elbise, çenesinde 3 günlük sakal. Bana bakmadı bile. “Bin.”
“Abi ben istemiyorum.” Sesim fısıltıdan çıkmadı. İnsanlar geçiyordu yanımdan. Normal hayatlarına devam ediyorlardı. Benim hayatım 10 saniyede yıkılıyordu.
“İstemek lüksün yok Bilge. Babamın kanı yerde kalmayacak. Tugay’la evlenirsen savaş biter. Evlenmezsen… savaş daha çok kan ister.” Son kelimesinin üzerine bastıra bastıra söyledi.
Bindim. Çantamda 2 tişört, bir kot vardı. Nikâh cüzdanım bile yoktu.
Nikâh salonu boştu. Sadece şahitler, birkaç adam ve karşımda duran Tugay Yılmaz vardı.
Boyu uzundu. Takım elbise ona özel dikilmiş gibi duruyordu. Saçları dağınık ama özenli. Ve gözleri… Dedikleri doğruymuş. Çelik. Bana baktığında içimi okuyor gibiydi. Nefret miydi o? Yoksa zafer mi?
Göz göze geldik. O bir şey demedi. Ben yutkundum.
Memur sordu: “Bilge Kaya, Tugay Yılmaz’ı eş olarak kabul ediyor musunuz?”
Kalbim küt küt atıyordu. 21 yaşındayım. Ameliyat olmayı, hayat kurtarmayı hayal ediyordum. Şimdi kendi hayatım başkalarının elindeydi. Asaf arkamda duruyordu. Tugay karşımda, ifadesiz.
“Evet.” dedim. Sesim boğuk çıktı ama evet dedim.
Tugay kalem aldı. İmzayı attı. Güçlü, kesik çizgilerle. Sonra bana uzattı. Kalemi elime aldığımda parmaklarımız birbirine değdi. Soğuktu. Buz gibi.
İmzamı attım. Bilge Kaya. Artık Bilge Yılmaz.
Kağıt kuruduğunda, Tugay ilk defa konuştu. Sesi alçaktı, sadece ben duydum: “Tebrikler Bilge. Artık ikimiz de esiriz.”
Esir. Doğru kelimeydi. Ben abimin intikam planının esiriydim. Peki ya o? O neden evleniyordu benimle? Zafer kazanan adamın yüzünde zafer yoktu.
Salondan çıkarken bileğimi tuttu. Tutuşu sert değildi ama kaçamazdım. Kulağıma eğildi: “Oyna Bilge. Rolünü oyna. Ta ki oyun bitene kadar.”
Oyun mu? Ben doktor olacaktım. Oyun tahtası değil.
Arabanın kapısı kapandığında, yüzük parmağımdaki alyans soğuk metal gibi tenimi yakıyordu.
Evlenmiştim. Düşmanımın oğluyla.
Ve içimdeki ses fısıldıyordu: Ya bu oyun, ikimizi de yakarsa?