İçeriğe geç

İntikamın Bedeli

Bölüm 9 · 44 dk okuma

İntikamın Bedeli

Bölüm 9

3. bölüm: Kayıp

Sabah evin etrafında dolaşan kargalardan dolayı uyandım. Yanımdaki komodine bir süt bırakıldığını gördüm. Sütün önünde bir not vardı. ‘Salona gel : )’ yazıyordu. Sabırsızlıkla yataktan kalktım ve üstümü değiştirme gereği bile duymadan salona doğru ilerlemeye başladım.

İçeriden kahkaha sesleri yükseliyordu. Kapıdan ne olduğuna baktığımda bizimkilerin ve Alex’in geldiğini gördüm. Boş bulduğum ilk koltuğa oturunca “ Günaydın!” dedi Larya. “ Günaydın.” Dedim ona karşılık. “Bakın artık korkmaya başladım. Dün bir bugün iki. Ne oluyor?” dedi Roy karnındaki sargı bezini tutarak.

“ Ne, ne oluyor?” dedi Ravi Roy’a dönerek. “ Niye evimize geliyorsunuz?” dedi. “ Gelemez miyiz?” dedi Larya ona dönerek. “Yok gelinde siz buraya geldiğinizde sürekli bir şeyler oluyor.” Dedi. Olaylara Fransız kalan Alex ise sadece konuşmaları dinlemekle yetiniyordu.

“ Hayırsız bir haber için mi geldiniz?” dedim hepsine bakarak. “ Hayır, bir planımız var.” Dedi Alex duygusuz ses tonuyla. “ Nedir?” dedim onun sesini taklit ederek. Alex kafasıyla Larya’yı işret etti. Larya ise buna karşılık “ Bugün devlet başkanı Sicilya’nın en ünlü alışveriş merkezine gidecekmiş.” Dedi.

“ Bizde onları orada karşılayarak minik bir sürpriz yapabiliriz.” Dedi Molier. “ Bu plandaki hedefimiz devlet başkanı olacak.” Dedi Alex. “ Evet ama ilk önce size bir sorum olacak.” Dedim hepsine göz gezdirerek. “ Nedir?” diye sordu Molier.

“ Dün devlet başkanın eşini size emanet etmiş. Ona ne yaptınız?” “ Zemheri’de bayılmış duruyor.” Dedi Larya. “ Ne!?” diye bağırdım ayağa kalkarak. “ Kadının kaçma olasılığı çok yüksek. Bunun farkındasınız değil mi?” dedim. “ Merak etme Suzy. Onu ben hallettim.” Dedi rahatça Alex.

“ Hadi ya, ne yaptın acaba.” “ Bana biraz olsun güvenemez misin?” “ Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Bana bak Alex benimle oyun oynama. Benimle oynamak ateşle oynamaktan daha kötüdür. Bunu bil.” Dedim işaret parmağımla onu işaret ederek.

“ Onu öldürdüm Suzy.” “ Ne!” dedik hep birlikte. “ Onu Zemheri’ye götürmüştük. Onu öldürmen imkansız.” Dedi Slay oturduğu yerden kalkmadan. Ayakta duran Molier’e sert bir bakış gönderdim ve “ Onu birde Zemheri’ye mi götürdünüz? İşimiz bitince her şeyimizi anlatsın diye mi Molier?” dedim.

“ Merak etme Suzy. Eğer anlatmaya kalkarsa ne yapacağımı biliyorum.” Dedi rahatça. Ellerimi saçlarıma götürerek “ Aman Tanrım!” diye bağırdım. “ Merak etme Suzy. Kimseye söylemem. En azından bana bu konuda güven.” Dedi Alex.

“ Eğer yanlış bir şey yaparsan sana gerçek yüzümü gösteririm Alex. Bunu yaparım.” Dedim çenemi yukarı kaldırarak. “ Tamam sakin. Şimdi ne yapacağımızı düşünelim.” Dedi Larya Alex ile mesafemi korumaya çalışırken.

“ İş var bugün onu ne yapacaksınız?” dedi Roy. Bunu tamamen unutmuştuk. “ Ben Jessi’ye söylemiştim patrondan izin alabilir misin bizim için diye ama cevap vermedi.” Dedi Larya. “ O zaman ilk işe gidip izin alalım.” Dedi Molier ayağa kalkarken. “ Başkanın karıs-“ derken Molier beni kolumdan tutarak odama doğru sürüklemeye başladı.

“ Nereye?” diye arkamızdan bağırsalar da Molier duymazlıktan geldi. Odaya geldiğimizde sertçe kapıyı kapatarak, kapıyla beni arasına aldı. “ Ona güvenmediğini biliyorum ama bana güven.” Dedi. Nefesi nefesime çarpıyordu. “ Ama-“ derken gözlerini kısarak bana baktı. “ Başka çarem yok değil mi?” dedim pes ederek. Kafasını gülümseyerek iki yana salladı.

“ Kadını o öldürdü, ben sakladım Suzy.” Dedi Molier. “ Eğer için rahat edecekse tatil günü ziyarete gider dua okuruz.” Dedi. “ Kadın Hristiyan ama yine de sen bilirsin Molier.” Dedim ondan kurtularak. Bu söylediğime burnundan gülerek karşılık verdi. “ Koca Suzy Smith’i tek hamlenle alt edebiliyorsun.” “ Bazen.” Dedim ekleyerek.

Alelacele hazırlanıp evden çıkmıştık. Arabada işe doğru ilerliyorduk. Roy’un dinlenmesi gerektiği için o gelmemişti. Önde Molier ile Alex, arkada ise Ravi, Slay, Slay’in kucağında Larya ve ben vardık. Sıkış tıkış bir yolculuğun ardından sonunda kliniğe varmıştık.

Arabadan inmeden önce “ İyi dinleyin. Alex sen Bay Dennis’in dikkatini dağıtacaksın. Ben her gün içtiği kahvesine uyku ilacı atacağım ve diğerleri de bu sırada bizim yerimize birilerinin geçmesi gerektiğini söyleyecek. Anlaşıldı mı?” dedim. Hepsi evet anlamında kafalarını salladılar ve arabadan indik.

Hızlı adımlarla kliniğin olduğu kata çıktık ve Alex Bay Dennis’in odasına, ben mutfağa diğerleri de bizim yerimize duracak birkaç kişi bulmaya gittiler. Mutfağa girdiğimde ablalar harıl harıl çalışıyorlardı. Hepsi Bay Dennis’i memnun etmek için ellerinden gelenin en iyisini yapmak için çalışıyorlardı. Lakin Bay Dennis hiçbir şeyden memnun olmadığı gibi bundan da memnun olmuyordu elbette.

“ Bir şey mi isteyecektin kuzum?” dedi ablalardan bir. “ Şey bugün Bay Dennis’in kahvesini ben yapabilir miyim?” dediğimde kadın “ Olur mu kuzum öyle şey? Sen git çalış. “ dedi. “ Lütfen. Zaten siz yeterince yoruluyorsunuz.” Dediğimde abla pes ederek “ Peki, al bakalım cezveyi.” Dedi elindeki cezveyi bana uzatırken.

İşte şimdi başlıyoruz. Yalandan gülümseyerek cezvenin içine su ve kahve koyup ısıtırken cebimden uyku ilacını çıkartıp çaktırmadan içine ekledim. Kahve kaynarken ablaların konuşmalarına istemeden kulak misafiri oldum.

“ Kız duydun mu yeni bir mafya grubu çıkmış. Dün Bay Alex’in düzenlediği baloya saldırı düzenlemişler.” Dedi bir kadın. “ Ya, adı da neydi Fire To-“ erken kadının lafını böldüm. “ Ready To Fire.” Dedim.

Hayır! Şuan büyük bir pot kırmıştım. Başörtülü kadın bana garip bakışlarının gönderirken “ Hah, yaşa Ready To Fire’dı.” Dedi başka bir kadın. “ Başkanın karısı kayıpmış.” Dedi sarışın bir kadın. “ He valla, dün balodaki de aslında erkekmiş. O da o gruptanmış.” Dedi bana cezveyi veren kadın.

Cezveyi kaldırıp içindeki kahveyi yavaşça bardağa boşalttığım sırada Jessica içeri daldı. “Kahve hazır mı?” dedi. “Hazır sanırım kuzum baksana bir.” Dedi abla. “ Nasıl sanırım hazır?” derken bana doğru yaklaştı. “ Suzy? Senin ne işin var burada?” dedi. “Uzun hikaye, anlatırım sonra. Şimdi bizimkiler nerede?” dedim. “ Aşağıda seni beklediklerini söylediler.” “ Tamam, hadi öptüm.” Dedim ve oradan hızlıca uzaklaştım. Patrona gözükmemeyi umut ederek klinikten çıktım.

Aşağıda bizimkilerle birlikte Alex’i beklemeye başladım. “ Onu almadan gitsek ne olur?” dedi Ravi Molier’e yandan yandan bakarak. “ Dur şurada, gelir şimdi.” Dedi Molier onu uyarmak için ama nafile. Alex gelene kadar ağızından ‘ Sıkıldım.’ ‘ Hadi gidelim.’ ‘ Bunu mu bekliyoruz ya!’ lafları hiç eksilmedi.

Gerçekten şuan bir yetişkin değil de 2 yaşındaki annesini bunaltan çocuk gibi davranıyordu. Sonunda Alex’i merdivenlerden inerken görebilmiştik. “ İşlem tamam, hadi gidelim.” Dedi. “ Niye bu kadar geciktin?” diye sorduğumda “ Adama kahve hiçbir etki etmediği için geciktim.” Dedi.

Slay bir anda kafasını Alex’e çevirdi ve ona iğrenircesine baktı. “ O zaman patronu nasıl hallettin?” dedi. “ Adamı bayılttım. Uyanmaz merak etmeyin ilaçta biraz etki etmiştir.” Dedi. “ Ha, iyi o zaman. İçim rahatladı. Lan, sen bizimle dalga mı geçiyorsun!” dedi Ravi. Larya çaktırmadan yanıma yanaştı ve “ Şu kadarcık beyin yok. Şunu şuracıkta bayıltsak kimse fark etmez. Bunu bir düşün.” Dedi. Sadece burnumdan gülmekle yetindim.

Arabada yavaş yavaş ilerliyorduk. Bilmem heyecandan mıdır, Alex sürekli ‘Plan ne?’ ‘ Ne yapıyoruz?’ gibi sorular soruyordu. Slay artık sabrı tükenmiş olacak ki ön koltukta oturan Alex’e döndü ve “ Şu lanet olası çeneni kapat, yoksa ben kendi yöntemlerimle kapatacağım.” Dedi. “ Larya alışveriş merkezini araştırır mısın?” dedim. Sanki bunu söylememi bekliyormuşçasına elindeki tabletten araştırmaya başladı.

“ Adı Orio Center’mış. Alışveriş merkezinin içi her gün özenle dizayn ediliyormuş. Alışveriş merkezi, temizliği ve mağazaların kaliteli olmasıyla ünlüymüş. Bir çok ünlülünde tercih ettiği alışveriş merkezlerinden birisiymiş.” Dedi Larya.

“ Şu koca bina mı?” dedi Molier önümüzde duran binayı kast ederek. “ Evet.” Derken hızla hepsi bana döndü. “ Sendeyiz fedaim.” Dedi Molier. Bu söylediğiyle karnımda kelebekler uçuşsa da planı anlatmam gerekiyordu. “ Molier ve Ravi, siz benimle gelin.” Dedim onlara bakarak.

Ardından Larya’ya döndüm ve “ Sen arabada bizi kameralardan takip ederek bilgi ver.” Dedim. Kafasını yukarı aşağı salladı ve hemen tabletinden kameralara ulaşmaya başladı. “ Biz ne olacağız?” dedi Alex.

“ Siz Slay ile otoparkta bizi bekleyeceksiniz.” Dediğim anda Slay’in yüzü iğrenir bir ifadeyle “ Ben” dedi kendini göstererek. “ Bununla” Dedi bu seferde Alex’i göstererek. “ Otoparkta” dedi otoparkın kapısını göstererek. “ Bekleyeceğim.” Dedi gözlerini büyüterek. “ Katiyen olmaz!” dedi bağırarak. “ Bende sana meraklı değilim Slay.” Dedi göz devirerek.

“ Hadi ama Slay. Burada durduğumuz her saniye zaman kaybediyoruz.” Dedim sitemle. Derin bir nefes aldı ve korkutucu gülümsemesini takınarak “ En azından seni yok edebilmem için bir fırsat.” Dedi. Korkmalı mıydık? “ Kim kimi öldürüyor?” dedi Alex cebinden silahını çıkartırken.

“ Suzy, cesetleri nerede saklayacağız?” dedi Larya. İşte bunu düşünmemiştim. Zemheri’ye gidip kimyasallarla yok etmeye kalksak hem vakit yetmez hem de herkes görür, kimliklerimiz ortaya çıkar.

Ne yapacağımızı düşünürken Molier “ Otoparkın bir bölmesi var, oda gibi ama değil. Oraya saklayabiliriz.” Dedi. “ Hadi o zaman Ready To Fire!” dedim ve arabadan indik.

“ Lütfen sevgili vatandaşlar, yaklaşmayınız!” dedi başkanın yanındaki adam. Alışveriş merkezindeki insanlar başkanla konuşmaya çalışıyorlardı. Sebep? Tabi ki de dünkü olanlar ve bizden dolayı. Yazık, birazdan sevgili başkanınızı (!) mezarında göreceksiniz. Bu olanlar bitince uzun bir süre tatille gitmem gerekecek. Biz ekipçe böyle büyük, yorucu işlerden sonra bir tatile çıkarız.

Yanımdan gelen Molier ve Ravi endişeli görünüyorlardı. Sebebi bence açıkça ortadaydı. Alex’e güvenmiyorlardı. İkisinin de omuzlarına ellerimi koydum, sanki güven ve cesaret vermek istercesine. “ Çocuklar, başkan bir mağazaya giriyor. Mağazanın içinde kullanabileceğiniz şeyler kısıtlı.” Dedi Larya.

Dün Roy’un bize verdiği kulaklıklar yanımızda olduğundan onlarla konuşuyorduk. “ Neler var Larya?” diye sordu Molier. “ Görebildiğim kadarıyla bir halat, yangın tüpü ve yastıklar.” Dedi. “ Yastık mı?” dedi Alex. “ Yastık ne işlerine yarasın?” dedi.

“ Onları boğmak için kullanabilirler veya halatla boğarken rahat ölsünler diye arkalarına koyabilirler.” Dedi Slay Alex’e laf sokmak istercesine. “ Hem sen her şeye maydanoz olmasana.” Dedi Ravi. “ Tamam!” dedim uyarırcasına. “ Onları burada öldüremeyiz onun için onları otoparka yönlendirmemiz gerekiyor.” Dedim.

“ Doğru, ama bunu nasıl yapacağız?” dedi Molier. “ Buldum! Bir anons geçelim, anonsta da başkanın arabasının alınması gerektiği söylensin.” Dedi Larya. “ İyide başkanın arabasını kim niye çekmek istesin?” dedi Alex her şeyi bozarak.

“ İlk anonsu biz yapalım. Burada olduğumuzu, başkanı istediğimizi söyleyelim.” Dedim. “ Tamam, bunu nasıl yapacağız?” dedi Ravi. “ Orasını bana bırakın.” Dedi Dişi Einstein. Kulaklıktan duyduğum kadarıyla tabletten bir şeyler yapıyordu.

Sonunda başkan mağazaya girdi. Kendine ve rahmetli –haberi yok- eşine bir şeyler bakıyordu. Yanımdaki askılarda bir şeylere bakınıyormuş gibi yaparken gözlerim Ravi’yi buldu. Attığım bakışla yanındaki halatı ve yastığı alması gerektiğini söyledim. Anladığı gibi halatı ve yastığı almaya gitti. Molier hâlâ yanımdaydı.

Onun alması gereken yangın tüpüydü lakin onu alması için camdan kutuyu kırması gerekiyordu. Çok ses çıkacağı ve dikkati üstümüze toplayacağımız için anonsu bekliyorduk.

Bir anda başkanın gözleri benimkiyle buluştu ve yavaş adımlarla üzerime gelmeye başladı. Daha fazla yaklaşıyor ve yaklaştıkça da beni hatırlıyordu. Lanet olsun ki bunu yüz ifadesinden anlayabiliyordum. “ Siz İyi Yaşam şirketindesiniz değil mi? Sizi baloda görmüştüm.” Dedi bana bakarak. “ Evet efendim.” Dedim hanım hanımcık bir kız sesiyle.

Tam ağzını açacağı zaman anons sesi geldi. “ Biz Ready To Fire’ız. Şimdi kimsenin canı yansın istemiyorsanız başkanı derhal bize verin. Yoksa biz almasını biliriz. Şimdi başkan hariç herkes burayı terk etsin!” diyordu anonsta. Başkan ve adamlarının yüzündeki gülümseme gitti yerine büyük bir endişe ve korku kapladı.

Bu ifadeye gülmeden edemedim. “ Hemen çıkalım! Size tavsiyem otoparka gidin. Daha güvenli olur.” Dedim. Bu sırada yanıma Ravi geldi. Elinde halat ve-. Tüylü, tavşanlı bir yastık vardı. Gerçekten bula bula bu yastığı mı bulmuştu? Yazık olacak bu tatlı yastığa. “ Size neden güvenelim?” diye bağırdı başkanın arkasındaki bir adam.

Molier hızla duvardaki camdan kutuyu eline aldığı sert bir cisimle kırdı ve içinden yangın tüpünü aldı. Bir yandan da adama bağıdı. “ Çünkü bizde sizdeniz, başkanın iyiliğini istiyoruz. Vakit yok.” Dedi. Adam tatmin olmuş olacak ki adamları ve başkanla birlikte otoparka inmeye başladılar.

Bizde arkalarından koştururken Slay ile Alex’e seslendim.

“ Slay, Alex, otoparka geliyoruz. Hazır olun.” Dedim. Ama kulaklıktan geri dönüş alamadım. “ Slay! Alex!” diye bağırdım bu seferde ama yine yanıt gelmedi. “ Lanet olsun siz ne halt ediyorsunuz orada!?” diye bağırdı bu seferde Molier. Bir anlığına cevap verecek zannettim lakin sadece itiş kakış sesleri dolduruyordu kulaklarımızı.

Şükürler olsun ki otoparka yaklaşırken cevap geldi. “ Bekliyoruz, hızlı olun.” dedi Alex. “ Siz ne yapıyordunuz orada?” dedi Ravi. Koştuğumuz için sesimiz zar zor çıkıyordu. “ Biraz eğlenelim dedik ya.” Dedi Slay.

“ Alt tarafı Bay Alex’in kolunda ufak bir çizik oluştu.” Dedi bebek taklidi yaparak. “ Alt tarafı ufak bir çizik mi!?” dedi Alex bağırarak. “ Kolum yok oldu resmen!” dedi. “ Hadi ama Alex, çok sıkıcısın.” Dedi Slay bunalarak. “ Bana bakın o lanet olası çenenizi kapatın hemen!” dedi Molier. Yüzü sinirden kıpkırmızı olmuştu. Haklıydı da.

Sonunda otoparka indik. Onları arabalarına değil de Molier’in bahsettiği alana götürmemiz gerekiyor. “ Durun!” diye bağırdım. Hepsi bir anda arkasını döndü. “ Gizli bir yer biliyorum. Oraya gelmezler.” Dedim.

İçlerinden biri “ Arabayla gidersek onlardan kurtulabiliriz hadi!” dedi. Hepsi tekrardan koşacakken “ Durun ya da durdurun.” Dedim gülümseyerek. Başkan anlamaz bir ifadeyle yüzüme bakarken yanındaki birkaç adam birer birer yere yığıldılar.

Başkan şokla yerdeki adamlarına bakarken onun üstüne yavaş adımlarla ilerlemeye başladım. Otoparkta neredeyse kimse olmadığı için çok sessizdi. Ayağımdaki topuklu ayakkabının çıkardığı sesle kendimden emin adımlarla ilerliyordum. Ben ilerlerken arkamdan sırayla Larya, Ravi ve Molier çıktı.

Başkan korkarak geri geri ilerlerken Alex adamın belinden yakaladı ve dilini üst ve alt dişlerinin arasına koyup damağına vurarak “ İzinizle size yolu ben göstereyim.” Dedi. Başkanın burada güvenebileceği tek kişi Alex’ti. Bu yüzden yüzündeki korku bir an bile eksilmeden Alex’in yanında ilerlemeye başladı.

Onlar önde biz arkada ilerlerken Slay’in yanına vardık. “Sonunda sıkıntıdan patladım.” Dedi. Başkan korkak bir kedi yavrusu gibi etrafa bakınmaya başladı. Bu yer iki kolonun arasında kalan oda gibi minik bir alandı.

Slay bir anlığına nazik bir kadına dönüşerek başkanı sandalyeye oturttu. “ Bana ne yapacaksınız?” dedi korkuyla başkan. Hiç birimiz konuşmadık ve Ravi’nin elindeki halatla başkanı sandalyeye bağladık. “ Lütfen bana zarar vermeyin, ne isterseniz yaparım.” Dedi.

“ O zaman rica etsem ölür müsünüz?” dedim. Başkanın gözleri kocaman açıldı ve “ Beni onlara mı vereceksiniz?” dedi. “ Hayır.” Dedi Molier. Başkana doğru eğildi ve “ Biz öyle kötü insanlar mıyız?” dedi. “ Seni onlara vermeyeceğiz zaten onlarlasın şuan.” Dedim pis bir sırıtışla. “ H-hayır. B-bu mümkün değil!” diye bağırdı. “ A evet mümkün.” Dedi

Slay elindeki yastığı çevirirken. “ Bula bula bu yastığımı buldun cidden.” Dedi Ravi’ye bakarak. “ Ama öyle söyleme ne kadar da tatlı değil mi?” dedi. “ Ama kanlar içinde çok kötü duracak.” Dedi Larya dudağını büzerek. Ravi Larya’nın bu dediğine omuz silkmekle yetindi.

“ Beni bırakın yoksa yoksa-“ “ Ne olur?” dedim umursamaz bir tavırla. “ Adamlarım sizi bulur!” dedi. Hepimiz bir kahkaha kopardık. “ Aman, ne kadar korktuk bilemezsin.” Dedi Slay. “ Alex! Alex lütfen bana bak.” Dedi yalvarırcasına başkan. Alex başkana doğru döndü ve ona iğrenerek baktı. “ Sen- sen bu değilsin. Sen adam öldürmezsin.” Dedi.

Bu söylediğiyle Alex’in dudağı yukarı doğru kıvrıldı ve “ Evet ben adam öldürmem, hayatımdaki gereksiz insanları öldürürüm. Yani seni adam yerine koymuyorum.” Dedi.

“ Yeter! Sıkıldım artık öldürelim.” Dedi Slay sabırsızca. “ Dur Slay nereye? Daha karpuz kesecektik.” Dedi Ravi Slay’in omzuna kolunu atarak. “ Ben karpuz yerine bu adamı kesmek istiyorum.” Dedi acımasızca.

Gözlerimiz yeniden başkanla birleştiğinde bende onun yaptığı gibi üstüne doğru geldim ve eğildim. “ Şimdi sana birkaç soru soracağız, bu sorulara doğru cevap vermezsen-“ derken Slay oradan baş parmağıyla boğazını keser gibi yaptı. Bu hareketle başkan yutkundu.

“ İlk olarak neden Dustin ve North’un mafya olduklarını bildiğin halde onları yanına aldın?” dedim tek kaşımı kaldırarak. “ Ben bilmiyordum-“ “ KES SESİNİ!” diye bağırdı Slay.

Yerde çömelmiş bir şekilde oturan Molier dudağını büzerek başkana baktı. “Cevap yok demek. Peki, senin tercihin.” Dedi ayağa kalkarak. Kenardan yangın tüpünü aldı ve “ Bir daha düşün istersen?” dedi. “ Ne olur yapma-“ derken Molier sertçe başkanın kafasına yangın tüpünü geçirdi.

Adamın kafası hafif kanarken bize tek bir soru sordu. “Karım nerede?” “ Ah, merak etme birazdan onun yanına gideceksin.” Dedim.

“ Beni neden öldürmek istiyorsunuz?” dedi. Hepimiz Alex’e döndük çünkü tek cevabı verecek kişi oydu. “ Babamı öldüren kişi mi söylüyor bunu?” dediği gibi hepimizin gözleri kocaman açıldı. Alex’in babasını başkan mı öldürmüştü? “ Kabul et Alex sende ondan kurtulmak istiyordun. Sana yardımcı oldum işte daha ne istiyorsun?” dedi. “ Seni adi heri-“ derken Alex Ravi’yi durdurdu. “ Yavaş, öldür dedin öldürüyoruz. Sen seyircimizsin.” Dedi.

“ Suzy Smith kardeşin Roy Smith grubun liderisin anneni ve babanı kaybetmek nasıl bir his ha?” dedi pis bir sırıtışla. Bunu dediğinde Molier yumruğu geçirdi. “ Kimse ama kimse Suzy hakkında böyle konuşamaz.” Dedi. “ Nesin sen? Süper kahraman falan mı?” dedi. “ Molier dikkat dağıtmaya çalışıyor. Birazdan polisler gelir öldürelim bitsin gitsin.” Dedim.

Kafasını yorgunca salladı. Artık hiç birimizin tahammülü kalmamıştı. Cebimizden birer silah çıkardık ve bir daha onun yüzüne bakma gereği duymadan sıktık. Kanlar yavaş yavaş sandalyeden akarken sıkmayı bıraktık ve Ravi’nin mağazadan aldığı tavşanlı yastığı başkanın arkasına koyduk.

“ Rahat ölsün.” Dedi Slay gülerek. “ Yazık oldu yastığa da.” Dedim dudaklarımı büzerek. Az önce hiçbir şey olmamış gibi Ravi telefonunu çıkardı ve “ E bir fotoğrafımız olmasın mı?” dedi. Hepimiz pozlar vererek fotoğraf çekindik. Fakat bir anda siren sesleri duyuldu. Polisler…

Başkanın cebinden araba anahtarının sarktığını görünce hızla kaptım ve kafamla arabayı işaret ederek koşmaya başladık. Bir saniyeliğine dönüp kolonlara baktığımda kanların aktığını gördüm. Sanat eserimiz diye düşünürken tekrar koşmaya başladım.

“ Ellerinizi kaldırın!” dedi polis. Bir anda hepimiz durduk. Ne yapacaktık? Yanımızda maske yoktu, yüzümüzü kapatamazdık. “ Şimdi elinizdekileri yavaşça yere bırakın Ready To Fire ekibi.” Dedi. Arkamızı dönmeden dediğini yaptık. Kulaklıktan “ Şimdi ne yapacağız?” dedi Larya.

“ Ben teslim olacağım.” Dedim. “ Saçmalama Suzy.” Dedi Slay. “ Şimdi dediğimi yapacaksınız.” Dedim. “Suzy lütfen-“ derken Molier’in sözünü kestim. “ Ben senin liderinim fedai. Beni dinlemek senin en büyük sorumluluğun. Şimdi arabaya binin ve üçüncü kapıdan çıkın.” Dedim.

“ Suzy seni bırakamayız.” Dedi Ravi. “ Yavaşça yanımıza doğru gelin.” Dedi polis. “ Lütfen.” Dedi Larya. “ Gidin!” diye bağırdığımda hepsi arabaya doğru koşmaya başladılar. Arkalarından bir polis hariç hepsi gitmişti. Bense başım yerde kalan polise doğru ilerliyordum.

Önünde durduğumda tam beni kolumdan tutarken karnına ayağımla tekme attım. “ Bu onun biraz gerilemesini sağlamıştı ama onun işini tamamen bitirmem gerekiyordu. Bana doğru tekrardan koşarak gelirken onu bir basamak gibi kullandım ve yine karnına zıplayıp onu yere serdim.

Yerde kıvranırken “ Bak şuan teslim olabilirsin. Teslim olursan eğer serbest kalman için her şeyi yaparım fedai.” Dedi ayaklanırken. “ Hem yaşatırım seni. Böyle yakışıklı bir polis bulmak bu devirde zor.” Dedi pişkin pişkin sırıtarak.

Görünmez bir duvara tırmanıyormuş gibi boşluğa tırmanırken adamın boynunu bacaklarımla sardım. “ Sağol ama benim polisler pek ilgimi çekmiyor. Öldürmek daha çok ilgimi çekiyor.” Dedim. Bacaklarımı boynuyla yere fırlatarak onu yere serdim. “ Kimsin sen?”

Hızla polisin cebinden silahı aldığımda tekrardan ayağa kalktı. “ Ben kimim öyle mi? Ben Ready To Fire’ın lideriyim. Adım Suzy. Ama bana kısaca ‘katilim’ diyebilirsin.” Dedim onun gibi pis bir sırıtışla. Başkanın arabasının çıktığını görünce polise sıktım ve koşarak arabayı yakalamaya çalıştım.

Arabadan beni gören Larya kapıyı açtı. “ Larya kapat şu kapıyı iyi misin?” dedi Slay. “ Suzy geliyor!” dediğinde araba bir anda durdu ve bende yetişebildim. Arabaya bindiğimde kapıyı kapatıp arkamızdan gelen polislere baktım. “ Gazla!” diye bağırdım Molier’e.

“ Sen nasıl kurtuldun?” dedi hepsi aynı anda. Nefes nefese “ Sizce ben kolay kolay pes eder miyim?” dedim. Ön koltukta oturan Alex “ Bugün bir kişi öldü.” Dedi. “ Hayır, iki.” Dedim. “ İki?” dedi anlamaz şekilde. “ Polisi de öldürmek zorunda kaldım.” Dedim saçımı kulağıma sıkıştırarak.

“ Bu arada beni az önce Jessica aradı. Patron uykusundan uyanmış.” Dedi Larya. “Ama benim hiç halim yok.” Dedi Ravi çocuk gibi. “ Sanki bizim var da.” Dedi Slay göz devirerek. “ Yapacak bir şey yok, kliniğe.” Dedim.

Geldiğimizden beri bir kere bile mola vermeden çalışmıştım. Parmaklarım ağrımış, gözlerim kapanıyordu. Bilmem kaçıncı kadın kapıyı çaldı ve içeri girdi. O kadar yorgundum ki kadını doğru düzgün dinleyemiyordum bile.

“ Ne yapabilirim?” dedi kadın. “Hıh?” “ Anlattım ya. Ne yapabilirim?” “Şey-“ derken kapı çalındı. “ Suzy Hanım acil toplantıya gelmeniz gerekiyor.” Dedi kapıdan Violet. “ Tüh, tam da görüşmedeydim. Yarın gelseniz olur mu acaba?” dedim üzgünmüş gibi davranarak. “ Tabii.” Dedi kadın gülümseyerek.

Arkasını dönüp çıktığında yüzümdeki ifade hemen silindi. “ Allah razı olsun Violet. Gına gelmişti artık ya.” Dedim. “ Yalnız toplantı, Bay Dennis.” Dediği an yaptığım hatayı fark ettim. “ Violet koş kadını çağır. Olmaz ben toplantıya filan girmem.” dedim.

“ Merak etme zaten böyle giderse biz toplantıya değil toplantı bize girecek.” Dedi. Kaşlarımı çatarak “ Neden? Ne oldu yine?”

“ Ne olacak siz gidince bu bir delirdi. Sarhoş gibi oldu, bize işlerimizi bırakmamamızı söyledi. Horon denilen bir şey açtı. O ne dedik. Bize Karadeniz de oynanan bir halk oyunu dedi. Öğretti bize de, oynadık beraber. Ben horon oynadım Suzy! Neymiş bunun baba tarafı Karadenizliymiş de.” Dedi. İkimizde gülmeye başladık ama o siniri bozulduğu için bense onları hayal edip komik bir durumda olacakları için güldüm. “ Neyse bu sonra bir ayılır gibi oldu ama odasına geçip uyudu. Ayıldığında da bize kızdı niye çalışmadık diye. E sen dedin ya! Te Allah’ım.” dedi burnundan gülerek. Sandalyeden kalktım ve “ Hadi, hadi toplantıda kızarsın dedim ve onu toplantı odasına doru sürüklemeye başladım.

“ Siz neredeydiniz?” dedi Bay Dennis bize dönerek. “ Efendim dedik ya yemek almaya çıktılar. Hatta size de sordular diye.” Dedi Satam. “ Kes!” “ Neredeydiniz?” “ Dediği gibi yemek almaya çıkmıştık. Hatta sizde izin vermiştiniz.” Dedim Satam’ın yalanını devam ettirerek.

Diğerleri de kafalarıyla beni onaylayınca Bay Dennis geriye çekildi ve “ İyi de ben Bay Alex’le görüşmemden sonra hiçbir şey hatırlamıyorum.” Dedi. “ Neyse kim ne yaptı bugün anlatsın.” Dedi.

İşte ne yapalım başkanı ve bir polis öldürdük. Yorgun argın buraya geldik. Roy yaralı, öyle yani. Bir şeyler sallayarak anlatmaya başladık. “ Tamam, yarı mesaiye kalıyorsunuz. Çıkabilirsiniz.” Dedi. Ne mesaisi?! Bu adam bizi öldürmek istiyor herhalde. Yavaşça kalktım ve odama doğru ilerledim.

Odamı açtığımda sandalyem de biri oturuyordu. Yavaşça bana doğru döndü. Sandalyem de oturan kişi Molier'di. Kollarımı göğsümün altında birleştirip ona “Burada ne arıyorsun?” dedim. “ Birileri bana kırgınmış gibi hissediyordum da. O yüzden geldim.” Dedi.

Hisleri de oldu olası kuvvetlidir zaten. Canım arkadaşım(!) “ Suzy. “ dedi bana seslenerek. Trip atarcasına kafamı sağa çevirdim. Sandalyeden gelen sesle ayaklandığını anladım. Sıcacık elleriyle omzuma ellerini koydu. “ Suzy, o pisliğe güvenmediğini biliyorum. Ama bana da mı güvenmiyorsun? “ dediğinde kafamı ona doğru çevirdim.

“ Sana tabi ki de güveniyorum. Ama içime bir sızı düştü. “ dedim dudaklarımı büzerek. “ Sana söz veriyorum. Eğer bu olayda bir sıkıntı çıkarsa tüm sorumluluk bende olacak.” dedi bana sarılarak. Kafamı kollarının arasından çıkartıp “ Tamam, sana güveniyorum. “ dedim.

“ Affettin mi yani beni? “ diye sorunca kafamı gülümseyerek aşağı yukarı salladım. “Teşekkür ederim Suzy.” Dedi içtenlikle.

Arabaya binip sessiz bir yolculuğun ardından herkes evlere dağılmıştı. Ben ile Molier hariç. “ Molier biraz Zemheri’de takılsak mı?” dedim. “ Olur, çok iyi olur hem de. “ dedi ve arabayı çalıştırarak Zemheri’ye sürmeye başladı. “ Acaba Roy nasıldır?” dedi ama ne benim ona verebilecek bir cevabım ne de takatim kalmıştı.

Bir sarsıntıyla yavaşça gözlerimi açtım. Molier beni kucağına alıyordu. Uyuyor taklidi yaparak ne yapacağını görmek istedim. Beni kucağına alınca arabanın kapısını kapattı ve içeriye doğru yürümeye başladı. Kokusu yavaşça bedenimi kaplarken ellerimi boynunda birleştirdim ve bekledim.

Vanilya ve Hindistan cevizi kokuyordu. Zemheri’de yatak olmadığı için koltukların birine beni yatırdı. Tam gidecekken elini tuttum. Ben ne yapıyordum? Neden böyle bir şey yapmıştım? Molier geri dönüp çömelerek yere oturdu. Yüzümü incelediğine yemin edebilirdim ama ispatlayamazdım.

“ Bende rol yapmayı ne zaman bırakacak diyordum.” Dediğinde kıpkırmızı kesildim. Şuan aynadan kendime bakmak isterdim. Gözlerimi aralarken “ Şey, yorgundum da o yüzden.” Dedim toparlamaya çalışarak. “ Tabi tabi.” Dedi gülerek.

Çok güzel gülüyordu. Ne!? Saçmalama Suzy. Diğer insanlar gibi tatlı, umut dolu ve yakışıklı gibi işte. İyice saçmalıyordum ve ilk defa böyle bir şey oluyordu. Ne oluyor bana!? “ Biraz bahçede sohbet edelim mi?” dedim. “ Nasıl istersen.” Dedi. Yavaşça doğruldum ve bana “ Seni yine taşımamı ister misin?” dedi. “ Saçmalama Molier!” dedim sitemle.

Birlikte bahçeye çıktık ve silah çalışıp yorulduğumuzda oturduğumuz banka oturduk. “ Seninle ne çok anı biriktirmişiz.” Dedi iç çekerek. Sanki o anları özlemiş gibiydi. “ E, tabi küçüklüğümüzden beri birlikteydik. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi.” Dedim burnumdan gülerek.

İkimizde kafamızı gökyüzüne çevirdik ve yıldızları seyretmeye başladık. “ Bir gün seninle çimenlere uzanıp yıldızları seyretmek istiyorum.” Dedi kafasını gökyüzünden ayırmadan. “ Yıldızların altında yani.” Dedim. “Yıldızların altında…” dedi söylediğimi tekrar ederek.

“ Biliyor musun benim yıldızlara özel bir ilgim var.” Dedim. Bunu çoğu kişi bilmezdi. Hatta Roy’a sorsanız o bile bilmezdi. “ Bundan hiç bahsetmemiştin.” Dedi kafasını gökyüzünden çevirip bana bakarak. “ Yıldızlarla ilgili çok güzel bulduğum ama inanmadığım bir efsane var, anlatmamı ister misin?” dedim ona bakarak. Kafasını aşağı yukarı sallayınca hemen anlatmaya başladım.

“ Efsaneye göre bir insan doğduğunda yeni bir yıldız oluşuyormuş. Bir insan öldüğünde de o yıldız kayıyormuş yani yok oluyormuş.” Dedim. Kaşlarını çatarak “ Bence mantıklıydı. Neden inanmıyorsun?” diye sordu. “ Eğer bu gerçek olsaydı Sirius yıldızı kim? Hangi insan bu kadar uzun yaşar, hangi insan diğerlerinden daha önemli olur ki bu kadar parlar?” dedim. Bu dediğime omuzlarını silkti ve “ Herkesin Sirius yıldızı farklıdır.” Dedi.

Kafamızı gökyüzüne çevirdiğimizde “ Yıldızlara bu kadar ilgili olduğunu bilmiyordum. O zaman bundan sonra senin adın Kara Yıldız olsun.” Dedi gözlerime bakarak. Kaşlarımı çatıp hafif bir gülümsemeyle “ Yıldızlara yıllardır ilgiliyim ama bunu ilk defa duyuyorum.” Dedim.

“ Kara Yıldız’ı ismindeki kara, saçların kadar kara, aynı zamanda gözlerin gibi mor ışık saçıyor. Bence seni temsil eden en güzel yıldız bu.” Dedi. Kara Yıldız… Yeni ismimi sevdim.

Aradan geçen sessiz bir yarım saat sonra Molier sessizliği bozarak konuşmaya başladı. “E, Kara Yıldız’ım hatırladığın küçüklük anıları var mı?” dedi. “ Aslında var.” Dediğimde hemen doğrularak beni dikkatlice dinlemeye başladı.

“ Roy, sen ve ben birlikte yan komşumuza gitmiştik. Oyun oynarken yan komşunun çocuğu hep bana yakın davranıyordu. Sürekli oyuncaklarını bana hediye edip seni hiçbir oyuna almıyordu.” Diye başladım anlatmaya. “ Hatırladım, o geri zekalı çocuğu.” Dedi.

İkimizde söylediğine gülerken devam ettim. “ Bir gün sen yokken bana seni hiç sevmediğini anlatmıştı. Hatta o gün çocuk bana açıldı bildiğin.” Dediğimde kaşları çatıldı ve “ Benim niye bundan haberim yok Suzy Hanım.” Dedi.

“ Aman Molier, çocuktuk o zamanlar. Neyse sonra sen geldin.” Derken elini göğsüne koyarak “ Oh iyi bari.” Dedi. Kahkahalarımın arasında “ Susta anlatayım.” Dedim. Susacağını göstermek için ağzına fermuar çekiyormuş gibi yaptı. Bu yaptığına kafamla onaylayınca öğretmeni tarafından sevilen bir öğrenci gibi tebessüm etti.

“ Neyse en son sen gelmiştin. Hah, sonra çocuk benim saçımla oynamaya başlayınca sen çok sinir olmuştun. Çocuğun saçını çekmiştin.” “ İyi yapmışım. Aferin bana!” dedi. Bu söylediğiyle dudağım yukarı doğru kıvrıldı. “ Ama çocuk ağlayıp seni annesine söylemişti.” Dedim. “ Mutlu son!” diye bağırdı kollarını yukarı kaldırarak.

“ Ah, bende bir şey hatırladım.” Derken oturuşunu değiştirdi. “ Halamlarda otururken senle ben odamda sınıftakileri çekiştiriyorduk.” Dediği gibi gözlerim kocaman oldu. “ Hadi oradan ben kimseyi çekiştirmem.” Dedim.

“ Bana tokasını vermeye çalışan Beatrix’in de saçın çekip o olayın akşamında kızın tüm kötü yönlerini bana anlatıp ‘ Bunu bence daha çok seviyor.’ ‘ Seninle yakışmaz.’ diyende bendim değil mi?” dedi sesini değiştirerek. Sesi o kadar komik çıkmıştı ki kahkahalara boğuldum. O ise benim gülüşümü izleyip tebessüm ediyordu.

“ Tamam tamam, biraz çekiştiriyor olabilirim.” Dedim kollarımı kaldırıp teslim olmuş gibi yaparak. “Neyse devam edeyim. Biz sınıfı çekiştirirken Roy’un salonda altını değiştiriyorlardı. Bizde şans eseri salona gidiyorduk. Sonra bir çığlık sesi. Ne oldu hatırlıyor musun?” dedi.

Kafamı hayır anlamında sağa sola salladım. “ Roy yengemin üstüne işemişti.” Dediğinde ikimizde kocaman bir kahkaha kopardık.

“ Seninle ne kadar çok anı biriktirmişiz. Sen benim için dosttan fazlası olmuşsun Molier. Sensiz sanki bir hiçim. İyi ki hayatıma girmişsin.” Dedim ona sarılarak. “ Seni aksattığım ve böyle bir adama dönüştürdüğüm için özür dilerim Molier.” Dedim.

Geri çekilerek “ Saçmalama ben şuan ki halimden gayet memnunum. Sanki kendi benliğimi bulmuşum. Ayrıca aksattığımız bir şey varsa o ben değilim Kara Yıldız, arkadaşlığımız.” Dedi.

“ Bundan sonra her Pazar arkadaşlık günü yapalım. Birlikte gezelim, tozalım, birlerini çekiştirelim.” Dedim. İçten bir tebessümle “ Anlaştık” dedi.

Telefonumdan saate baktığımda çok geç olduğunu fark ettim. “Molier beni eve bıraksan olur mu? Saat çok geç olmuş hem Roy’da beni merak etmiştir.” Dedim. “ Tamam kalkalım.” Dedi ayaklanırken. Kalktığım an ayaklarım yerden esildi çünkü Molier yine beni kucağına almıştı.

“ Molier beni yere indir!” dedim. Beni hiç dinlemeden arabaya doğru ilerledi. Ayaklarımı birbirine vuruyordum yere indirmesi için ama nafile. “ Lütfen düzgün durur musun Kara Yıldız’ım.” Dedi. O kadar güzel söylemişti ki kulağıma beni uyutacak tonda çıkan bir melodi gibi çıkmıştı.

Sonunda beni bırakmıştı ama yere değil koltuğa. Ama burası arka koltuk değildi, beni yanındaki ön koltuğa oturtmuştu. Kendisi de hızlı adımlarla yanıma oturdu ve arabayı çalıştırdı. “ Çok inatçı ve gıcık bir insansın biliyorsun değil mi?” dedim. O ise benim sözlerime aldırış etmeden “ Bende seni seviyorum Kara Yıldız’ım.” Dedi.

“ Bugün için teşekkür ederim Molier.” Dedim. Eve gelmiştik ve şuan Molier’le arabada vedalaşıyorduk. “Her zaman Kara Yıldız.” dedi göz kırparak. Arabadan yavaşça indim ve apartman kapısının önünde durup ona el salladım. O da buna karşılık iki kez kornaya basıp hızla uzaklaştı.

Asansöre binip evin kapısına ulaştım. Zile basıp beklemeye başladım. Bugün neler olmuştu? Peki Molier’e karşı hissettiğim garip hisler. Kapı yavaşça açıldı “ Hoş geldin abla.” Dedi Roy. “ Hoş buldum.” Dedim ayakkabılarımı çıkartırken.

İçeri geçtim ve “ Nasıl oldun?” dedim. “ Valla artık yürüyebiliyorum. Bence yarın gidebilirim.” Dedi. “ Sabahki haline göre bakarız.” Dedim. Beni salona götürdü ve “ Yine ortalığın içinden geçmişsiniz.” Dedi televizyonu açarak.

“ Evet sayın seyirciler bir diğer haberimiz ise dün adlarının Ready To Fire olduğunu öğrendiğimiz grupla alakalı. Sicilya’nın en ünlü alışveriş merkezi olan Orio Center’da oldukları tespit edildi. Amaçlarının başkanı öldürmek olduğunu bize alışveriş merkezinde anonsla söyleyen grup başkanı köşeye sıkıştırmayı başarmışlar ancak o anda polis ekipleri olay alanına tam zamanında vararak engellediler. En azından engellediklerini düşündüler. Polis ekipleri bir üye hariç hepsinin peşine düşmüşlerdi. Ekiplerden kalan bir polis o kalan üyenin kanlı oyununa kandı ve öldürüldü. Daha sonrasında Ready To Fire arkalarına bile bakmadan kaçarlarken polis ekipleri başkanın peşine düştüler. Akşama doğru ise oda gibi bir alandan kanların aktığı görüldü. Polis ekibi o tarafa doğru ilerledikten sonra başkanın cansız bedenine ulaşıldı.” Dedi sunucu. “ Yaptık bir şeyler.” Dedim gülümseyerek.

Roy televizyonu kapatırken “ Bu arada neden geciktin? Zemheri’de plan mı yaptınız?” dedi. “ Yok, Molier’le sohbet ettik.” Dediğimde yüzü çarpılıyormuş gibi bir ifade aldı. “ Ne?” “ Baş başa.” “ İkiniz.” “ Sadece siz.” Dedi teker teker. Kafamı aşağı yukarı salladım.

“ Biraz eskileri konuştuk.” “ Benimle ilgili bir şey konuşmadınız değil mi?” dediğinde gülerek “ Senin Molier’in halasının üstüne işemen dışında mı? Hayır.” Dedim. Bana omuz atarak “ Ya!” diye bağırdı.

Kahkahalarımın arasında “ E, sen ne yaptın bugün?” dedim. “ Sabah bir güzel kahvaltımı yaptım, birkaç kitap siparişi verdim, bir kargo geldi. Dur getiriyim.” Diyerek kalktı. Birkaç dakika sonra ise koca bir kutuyu bacağıyla itekleyerek geri geldi.

Ayağımın dibine doğru son kez iteklediği zaman kutuyu göz ucuyla incelemeye başladım. Kutu simsiyahtı, dışına birkaç fotoğraf vesaire yapıştırılmıştı. Kutuyu yavaşça açtığımda iki gün önce sipariş ettiğim silahların geldiğini gördüm.

“ Oh, hazine yatıyormuş burada da haberimiz yokmuş.” Dedi hayranlıkla kutunun içindekilere bakarken. Burnumdan gülerek içindekileri yavaşça çıkartıp incelemeye başladım. Elimdeki silah iki mermi alabiliyordu, ayrıca en üst seviyede rahat görüş açısına da sahipti. İşte ihtiyacım olan silah ellerimin arasındaydı.

“Yemek yedin mi?” diye sordu. Kafamı ‘hayır’ anlamında sağa sola salladım. “ Bir şeyler söylememi ister misin?” Sadece omuz silkmekle yetinince mutfağa doğru ilerledi ve geri döndüğünde ise bir kutuyla gelmişti. Bu pizza kutusuydu!

Yavaşça kapağını açtı ve önüme koydu. “ Ben yedim, sana da ayırayım dedim.” Dedi gülümseyerek. “ Birde bilgisayardan film mi açsak?” dedim. Bilgisayarı da getirip önümdeki sehpanın üzerine koydu. “ Ne izleyelim?” diye sordu. “ Evde tek başına?” “ Çılgın hırsız?” diye filmleri sıralamaya başladı. Ağzıma bir dilim atarak “ Sen bilirsin.” Dedim. Korkutucu bir sırıtışla ‘sen kaşındın’ bakışları atarak bir film açmaya başladı.

Açtığı film küçükken birçok kez izleyip ezberlediğim ‘Coco’ ydu. Küçükken teyzem beni İspanyolca kursuna gönderdiği için filmde geçen bazı yabancı kelimeleri anlıyordum ve küçükken sürekli bu yönümden övünüyordum. “ Şaka yapıyorsun?” dedim ona alttan alttan bakarak. “ Hadi bakalım!” diyerek beni kollarıyla sarıp geriye doğru yaslandı.

Filmin sonlarına doğru Roy’un kollarından kurtulmak için kalkmaya çalıştım ama hem bırakmıyordu hem de derin bir uykuya dalmıştı. “ Roy.” “ Roy.” “ Roy!” “ ROY!” diye bağırdım. En sonunda uyanan Roy etrafa yarı ayık gözlerle bakmaya başladı.

“ Hadi kalk uykucu. Yatağına yat.” Dedim. Yavaşça üzerimden kalktı ve bir zombi gibi yürüyerek odasına geçti. Bende etrafı toparlayıp bir an önce yatağıma geçmeyi umut ettim. Çöpleri çöp poşetine doldurdum, battaniyeyi katlayıp boş bulduğum ilk alana bıraktım.

Bir an önce uyumak istediğim için nereye koyduğumu bile bilmiyordum. Belki bir masaya belki de tezgaha. Belki de klozete! Bilgisayarında fişini çekip odamdaki banyoya geçtim. Ne kadar yorgun olsam da bakımı yapmam gerekiyordu. Çünkü böyle giderse gözlerimin altında morluklar oluşacaktı.

Maskemi yaparken aynadaki bene baktım. Ne kadar da değişmiştim. Sevdiğim şeyler, zaaflarım, tercihlerim, önceliklerim. Her şey değişmişti, tıpkı benimde değiştiğim gibi. Değişmekte mi hayatın parçasıydı?

Eskiden annelerimiz ‘ Sen küçüksün olmaz.’ ‘ Büyü ondan sonra.’ Derlerdi. Buda bizim büyüme isteğimizi artırırdı. Bazen de ‘ Boş ver. Küçük olmak daha güzel.’ Derlerdi. Anlamayıp, inadına büyümek isterdik. Keşke büyümeseymişim. Keşke annemi dinleyip çocukluğumu güzelce yaşamaya odaklansaymışım. Ama keşkelerin dönüşü yoktu işte.

Giyinme odasından geceliğimi çıkartıp giydim. Yatağıma yavaşça uzanıp düşünmeye başladım.

Bugün yeteri kadar yıldızları izlemiştim bence. Kara Yıldız…

Yine aklıma gelmişti yeni ismim. Bunu düşünürken ister istemez gülümsediğimi fark ettim. Bugün Molier’e karşı hissettiğim garip hisler içimi ürpertmişti. Çünkü biz arkadaştan öte bir şey olamazdık, olmamalıydık. Hem bu şekilde arkadaşlığımız bitebilir, grup dağılabilir, zarar görebilirdik.

“ Kara Yıldız’ı ismindeki kara, saçların kadar kara, Kara Yıldız’da aynı zamanda gözlerin gibi mor. Bence seni temsil eden en güzel yıldız bu.” Demişti Molier. Ben onun Kara Yıldızı’ydım.

Karanlık, buz gibi bir odanın içinde ellerim kollarım bağlanmıştı. Zar zor açtığım gözlerimden burasının şirketin bodrum katı olduğunu anladım. Kaç saattir buradayım, bilmiyorum. Susuzluktan çatlamış dudaklarımı ıslatmaya çalışırken bodrumun kapısı açıldı. “ Buraya getirin derhal!” dedi yüzü karanlıkta kalmış olan adam.

Sesinden tanırım belki diye düşünmüştüm lakin bu sesi ilk defa duymuştum. Adam yavaşça yanıma yaklaştı ve benim ayıldığımı görünce çenemden tuttu. “ Günaydın güzelim.” Dedi adam. Ondan kurtulmak için çırpınmaya başladığımda adam yüzüme sertçe tokat attı.

“ Sende onların yanına gitmek istemiyorsan düzgün duracaksın.” Dedi sertçe. “ Sen kimsin?” “ Beni tanımadın mı? Çok kırıldım ama.” Dedi dudaklarını büzerek. Saçımı tutup kulağımın arkasına yerleştirirken kulağıma doğru eğildi ve “ Kanları, cesetleri sever misin Suzy? Çünkü birazdan bunların hepsini göreceksin.” Dedi.

İyice korkmaya başlamıştım. Kimdi bu adam? Ben neden buradaydım? Diğerleri neredeydi? Adam o sırada cebinden bir bıçak çıkardı ve yavaşça koluma sürtmeye başladı. “ Bu güzel mutlu günlerin sona erdi.” Derken bıçağı hafifçe batırdı.

“ Bundan sonra işkenceler ve acılar hayatının başrolü olacak.” Artık bıçağı tamamen sokmuştu. Acıdan kıvranıp çığlıklar atıyordum. Onu ayaklarımla itmeye çalışsam da nafile. “Bense oturup yönetmeni olduğum bu güzel filmin tadını çıkartacağım.” Dedi ve bıçağı hızla çıkartıp sertçe geri soktu. Kolumdan kanlar şelale gibi akıyordu. Gözlerimden yaşlar firar etmişti.

Ağzımdan türlü küfürler çıkıyordu. Adam benim bu halime gülüp ayağa kalktı. Omzunun üstünden benim çırpınışlarımı izlemeye devam ederken kapı açıldı ve içeri bir sedye soktular. Acımı umursamadan hareket etmeye çalıştım. Kim olduğunu karanlık olduğu için göremiyordum.

Aynı adam onu duvarın kolonlarına bağladı ve hiç durmadan silahla sıkmaya başladı. Bağladıkları adam ayıldığından çığlıklar atıyor yardım istiyordu. Ve hiç olmasını istemediğim bir şey oldu. Adamın sesinin ne kadar tanıdık olduğunu fark ettim. Kimdi bu ölen dostum?

“ Lütfen dur! Yapma!” diye bağırdım, çığlıklar attım ama adam bir kere olsa bile dönüp bana bakmadı. Acımadan sıkmaya devam ederken bir anda durdu ve bana döndü. “ Sanat eserimi beğendin mi?” dedi gülümseyerek. Duvardaki adam ölmüştü…

Tanıdığım ama kim olduğunu anlayamadığım biri ölmüştü. Adam nefes nefese “ Sıradaki gelsin.” Dedi. Kaç tane vardı. Belki hepsi tanıdığımdı? Ya içlerinde Ready To Fire da varsa? Terledim, göz yaşları akıttım, ses tellerime zarar verdim. Bir enkaz gibi orada durdum.

“ Abla.” “ Abla!” dedi tanıdığım bir ses beni sarsarak. Gözlerimi yavaşça araladığımda güneş ışığından dolayı hızla kapattım. Elimle güneş ışığını engellerken uzandığımdan yerden kalktım. Evde odamdaydım. Kendi yatağımda güvendeydim. Yanımda Roy vardı. Hepsi bir kâbustu.

Nefes nefese Roy’a döndüm. “ Ne oldu bana?” dedim. “ Çığlıklar attın, bağırdın, ağladın. Kâbus gördün sanırım.” Elindeki suyu uzattı ve “ İç.” Dedi. Elindeki suyu alıp, yavaşça içip ona verdim. “ Evet, kâbus gördüm. Bir adam beni kolumdan bıçaklıyordu. Daha sonrasında sesinden tanıdığım ama kim olduğunu göremediğim bir adamı öldürdü.” Dedim tek nefeste.

“ Garip. Gerçi bizim hayatımız zaten garip.” Dedi burnundan gülerek. “ Sen nasıl oldun bu arada?” dedim karnını kastederek. “İyiyim. Bugün işe gidebilir miyim izninizle?” dedi yataktan kalkarken.

“ Vay, işten kaçmak isteyen binlerce insan var ama sen işe gitmek istiyorsun. Peki sen kaşındın.” Dedim. Kıyafet odasına girdim ve ne giyinsem diye bakındım. Üstüme siyah bir kazak, altıma ise krem renginde İspanyol paça bir pantolon giyip Roy’a göstermeye gittim.

“ Nasıl olmuşum?” Beni baştan aşağı süzdü ve “ Her zamanki gibi çok güzel olmuşsun.” Dedi tebessümle. “Teşekkürler.” Dedim ve saate baktığımda bizimkilerin gelmesine az kaldığını gördüm. “ Hadi çıkalım.” Dedim.

“ Anlıyorsunuz değil mi?” dedi önümde oturan kadın. “ Evet, evet. Çok haklısınız.” Dedim. Kadını dinlediğim yoktu. Çünkü çok saçma şeylerden söz ediyordu. Neymiş efendim eşi köpeğine 1000 Eura’lık değil de 100 Eura’lık mama almış. Ne dertler var be.

“ Bu benim psikolojimi çok kötü etkiliyor yani.” Dedi kadın baş parmağı ile işaret parmağını kafasına yerleştirip öne eğilerek. “ Siz en iyisi bunu babanıza anlatın. Sonra onu buraya yönlendirin.” Dedim. Maazallah adam kafayı yerse. “ Teşekkür ederim.” Dedi ve çantasını alıp çıktı. Çıkınca rahat bir nefes vererek arkama yaslandım. Tam rahatladım diyeceğim kapı çalındı.

“ Suzy Bay Dennis sana birkaç dosya göndermemi istedi.” Dedi Kapıda elinde yüklü miktarda dosya tutan Sunny. “ Tamam Sunny. Masaya koyabilirsin.” Dedim. Yavaş yavaş elindekileri düşürmeden masaya koydu ve kapıdan dışarı çıktı.

Masada şuan en az otuz altı tane kalın dosya vardı. Ben bunları nasıl yetiştirecektim? Neyse bir yerden başlamak lazım değil mi ama? Ondan önce bir kahve içsem hiç fena olmazdı. Kalkıp hızlıca kliniğin mutfağına girdim.

Mutfak oldukça temiz ve düzenli görünüyordu. Buraya bakan ablalar mutfağın temizliğine çok önem veriyorlardı. “ Ben bir kahve alabilir miyim?” dedim. Mutfağın tezgâhını temizleyen abla bana doğru döndü ve “ Hemen hazırlıyorum kuzum.” Dedi.

Sırtımı duvara yaslamış kahvemi beklerken içeri Molier daldı. “ Abla hemen bir kahve alabilir miyim?” dedi. “İlk önce Suzy hanımınkini bitirmem lazım.” Dedi kadın hiç arkasını bile dönmeden. Molier o an duvara yaslanmış bir şekilde beni görünce “ Kusura bakma Suzy seni görmemiştim.” Dedi.

“ Sorun değil Molier.” Dedim gülümseyerek. O da benim yanıma geldi ve benim gibi duvara yaslandı. “ Bu arada Roy nasıl oldu?” “ Daha iyi en azından yürüyebiliyor.” Hiç beklemediğim bir anda Molier elimi tuttu ve gözlerimin içine baktı.

“ Hissediyorum Suzy, bu sefer bizi epey yoracak kararların.” Dudağını kenarı yukarı doğru kıvrıldı ve devam etti. “ Ama ben senin her zaman yanında olacağım, hep sana yardımcı olacağım. Söz veriyorum.” Dedi. Benimde dudağımı kenarı kıvrıldığında

“ Teşekkür ederim Molier. İyi ki varsın.” Dedim. Abla bir anda arkasını döndü ve elindeki bardakları bize uzatarak “ Alın bakalım çifte kumrular.” Dedi gülümseyerek.

“Teşekkür ederiz.” Dedim bardağımı alırken. Molier’e dönüp “ Görüşürüz.” Dedim ve mutfaktan çıktım.

İki saattir şu lanet olası dosyalarla ilgileniyordum. Patron kliniğe gelenlerle Agatha’nın, dosyalarla benim ilgilenmemi istemişti. Ne kadarda adaletli. Bilgisayardan bilgileri geçirirken hiç beklemediğim bir şey oldu.

Bilgisayar bir anda kapandı. Daha kaydetmemiştim ve bir daha geçirmem için yeterli zamanım yoktu. Tekrar denedim ama nafile. Nasıl bir anda kapanabilirdi ki.

Siz: Ne yapıyorsunuz?

Sağdıç’ım: Harıl harıl çalışıyoruz. Ne yapalım?

Siz: Çıkışta ne yapsak? Zemheri’de plan mı yapsak acaba?

Bigger Enişte: Güzel şaka.

Siz: Ne şakası?

Dişi Einstein: Hani biz bugün eve gitmiyoruz ya Suzy.

Siz: Ne!? Neden?

Sert Unnie’mmm: Sevgili patronumuz(!) bugün mesaiye kalıyorsunuz dedi ya hani.

Siz: Ne zaman dedi onu ya?

Dişi Einstein: Dün.

Sağdıç’ım: Yapacak bir şey yok. Çalışın arkadaşlar.

Evet, iyi tarafından bakalım dosyalar yetişecek. Bilgisayarı açmaya çalıştım ama olmadı. Birkaç defa denedim ama yine başarılı olamadım. Son defa deneyim dedim ama buna bile gerek kalmadan açıldı. Tekrardan başa dönüp dosyadaki bilgileri bilgisayara aktarmaya başladım. Ne kadarda yorucu bir işlemdi bu.

Sabahki kadın gibileri gelsin, onları saatlerce dinlemeye bile razıyım. Ellerim ağrıyor, gözlerimden uyku akıyordu. Ben akşam ne yapacaktım acaba ? Bir kapı tıklama sesi geldi ardından da odaya biri girdi.

“ Bayan Suzy, bir adam sizi danışmada bekliyor.” Dedi mutfaktaki abla. “ Tamamdır geliyorum.” dedim ve onun arkasından bende yürümeye başladım. Lobinin önünde beni bekleyen Alex’i görmeyi beklemiyordum.

Alex nazikçe eğildi ve yine elimi dudaklarına götürdü. O sırada danışmada bizi izleyen Sunny ile Violet gözlerini kırpamadan bizi izliyorlardı. “ Hoş geldiniz Bay Alex.” Dedim yalandan gülümseyerek. “ Hoş buldum Bayan Suzy.” “ Buyurun lütfen.” Dedim elimle odayı göstererek.

“ Nasılsın?” diye sordu. “ Nasıl olmam gerekiyor. Eğer istediğin gerçek bir cevapsa, yorgun, bitik ve dahası.” Dedim. “ Benim istediğimi yaptınız, sıra sizinkinde. Yarın yapmak ister misin?” diye sordu. “ Kalsın. Hem ekipte çok yorgun, ayrıca yarın tatil.” Dedim göz devirerek.

Elini kafasına vurdu ve “ Ben bunu tamamen unutmuşum.” Dedi dalga geçer gibi. “ E, bir tatil planınız var mı?” diye sorunca “ Var, senden uzak Allah’a yakın durmak.” Dedim. “ Hadi ama Suzy, o kadar şey yaşandı. Birlik olduk, ortak olduk. Unut artık onları.” Dediğinde gözlerimi kocaman açarak “ Bak Alex işin başında dediğin gibi sen bana iyi rolü yapıyorsun bende sana, ama bununda bir sınırı var. Eğer sana gerçek yüzümü göstermemi istersen yaşayamayacağını o kafana sok. Düşün biraz, sensizde onları öldürebilirim ama değil mi?” dedim ellerimi önümde birleştirerek. Yüzündeki mutlu ve kendi bilmiş ifade silindi yerine korku dolu düşünceli ifadesi gelmişti.

“ Ayrıca eğer ortaksak neden bize babanı başkanın öldürdüğünü söylemedin?” dedim. Artık köşeye sıkışmıştı. “ Peki sen neden ekibine mesajlardan bahsetmiyorsun Suzy? Yoksa onlara güvenmiyor musun?” diye sorduğunda ağzım açık ona baktım. “ Bunu nereden biliyorsun? Yoksa bana yazan kişi sen misin Alex?” diye sorduğumda tüm ciddiyetiyle kafasını sağa sola salladı. “ Ah Suzy, ah.” Dedi ve kalkıp odayı terk etti.

Neyi ima etmeye çalışmıştı? Mesajları nereden biliyordu? Kafamda bir sürü soru işaretleri varken kapım çalındı. Daha gel bile demeden kapı açıldı ve içeriye Bay Dennis girdi. “ Suzy ne yaptın bakalım, anlat hemen.” dedi ve karşımdaki sandalyeye oturdu. Lakin benim aklım hâlâ Alex’in bunu nasıl bildiğindeydi.

Saat gece 21.30’du. Açtığımız ışıklar gökyüzünün karanlığından dolayı etki etmiyordu. Herkes kendi odasında harıl harıl çalışıyordu. Gözlerimle kapanmaması için büyük bir savaş veriyordum. Parmaklarım yazmaktan ağrımış, kullanılamaz bir hale gelmişlerdi.

Bilmem kaçıncı kahvemi yudumlarken kaç dosya kaldığına baktım. 5- 10 tane ya vardı, ya yoktu? Kahvemi bitirdiğimi fark edip mutfağa kahve almaya gittim. Ortalıkta bir ruh gibi dolaşıyordum. Mutfakta kendime kahve hazırlarken yalnız olmadığımı fark ettim. “Suzy sen misin?” dedi tanıdık bir ses. Bu Molier’di.

“ Evet, Molier.” Dedim zar zor çıkan sesimle. O kadar kötü bir durumdaydım ki. Makyajım bozulmuş, saçlarım dağılmış, gözlerimin altı morarmıştı. “ Çok kötü gözüküyorum değil mi?” dedim. Kafasını hayır anlamında salladı ama ben berbat olduğumun farkındaydım.

Beni belimden yakalayıp kendisine doğru çekti. Göğsüne kafamı yasladım ve “ Yoruldum, tükendim, bittim.” Dedim zar zor. “ Hadi biraz daha dayan çıkış saatine çok az kaldı.” Dedi. Evet, ya. Alt tarafı iki buçuk saat kalmıştı. Kahveyi bardağa doldurdum ve yavaşça bir yudum aldım. “ Yapabilirim.” Molier’in yüzüne baktım ve “ Yani sanırım.” Dediğimde Molier burnundan güldü.

Yüzümü yıkamak için lavaboya gitmiştim. Akan makyajımı orada biraz düzeltmeye çalıştım ama daha da kötü oldu. Yapacak bir şey olmadığı için lavabodan çıkmaya karar kıldım. Eğer bu makyajla uğraşmaya devam edersem patron dosyaları bitirmedim diye iki buçuk saat daha beni burada tutacak. Kapıyı açmaya çalıştım fakat açılmadı. Gücüm yetmedi diye düşünüp bir daha açmaya çalıştım fakat yine açılmadı.

“ Molier.” “ Slay.” “ Larya.” “ Roy.” “ Ravi.” Diye sakince isimlerini söylemeye başladım. “ Kimse yok mu?” dedim bir yandan da kapıyı açmaya çalışırken. “Yardım edin! İMDAT!” diye bağırmaya başladım. Ama ne gelen vardı ne giden. Vücudum titriyor, ayakta durmakta zorlanıyordum.

“ Yardım edin, lütfen!” Ellerimi kontrol edemez bir hale gelmiştim. Ellerimi yavaşça saçlarıma daldırıp “ Ne olur.” Dedim nefes nefese. Kalbim deli gibi çarpıyordu, gözlerimden yaşlar firar ediyordu. “ Kilitli kaldım burada. Yardım edin!” diye bağırdım.

Işık bir açılıp, bir kapanınca bir çığlık kopardım. “İmdat!” derken neredeyse ağlamaktan konuşamayacak bir hale gelmiştim. “ Teksin Suzy.” Dedi bir ses. “ Baş başayız.” Dedi aynı ses. Bu ses tüylerimi diken diken etmiş arkamı dönmemi sağlamıştı.

Ama arkamı döndüğümde kimse yoktu. “ Kimsin sen?” dedim kıpkırmızı olmuş gözlerimle. “ Ne olur yardım edin!” diye bağırdım kapıya yaslanarak. “ Benim Suzy, kabusundaki adam.” Bunların hepsinin bir kabus olmasını diliyorum. “ Ne olur-“ dedim ağlamaklı bir şekilde. “ Beni rahat bırak!” diye bağırdım.

“ Ne olur biri benim sesimi duysun artık!” diye bağırdım yere oturup kapıya yaslanarak. Çığlık atarcasına ağlıyordum ve boğazım ağrımaya başlamıştı. Nerdeyse bayılacak gibiydim.

“ Bir ses duydun mu Rayn?” “ Buradayım yardım edin!” diye bağırdım onların sesini duyunca. “ Hayır Cristof, sanırım çok çalışmaktan delirdik o kadar.” Dedi gülerek ve oradan ayrıldılar. “ Deli değilsiniz BENİM!” diye bağırdım ama çoktan gitmişlerdi. Biryandan ağlıyor diğer yandan da lavaboda bir ileri bir geri yürüyordum.

Ellerimi saçlarıma daldırmış buradan nasıl kurtulurum diye düşünüyordum. Yapılacak tek şeyin burada beklemek olduğuna inanmıyorum. Yerden bulduğum sert bir maddeyi aynaya fırlatarak tüm sinirimi ondan çıkarmak istedim.

Artık sesimi duymaları gerekiyordu ama halen gelen kimse yoktu. “ Lütfen!” dedim ağlamaklı ses tonunda. Yere çömelip bacaklarımı kendime doğru çektim ve hıçkırarak ağlamaya başladım. “ Hadi çıkalım artık.” Dedi Sam.

“ Burada-“ “ Eşyalarımı alıp geliyorum, siz çıkın.” Dedi Molier. Bir kapı kapanma sesi duyunca son çaremin Molier’ e bağırmak olduğunu anladım. Eğer beni duymazsa- Bunu düşünmek bile istemiyorum.

“ Molier!” dedim az çıkan sesimle. “ MOLİER! NE OLUR KURTAR BENİ BURADAN. YALVARIRIM. İMDAT!” DİYE BAĞIRDIM ARTIK. Ama hiç istemediğim bir şey oldu. Bir kapı sesi. Molier beni duymamıştı ve gitmişti. “ Hayır! LANET OLSUN!” dedim ağlayarak.

Saçlarımı sinirden yolmuştum, yerlerde cam kırıkları vardı ve ben hiçbirini önemsemeden üzerlerinden geçiyordum. “ Siz neden geri geldiniz?” diye sordu bir ses.

Bu bu Molier’di. Gitmemişti, buradaydı. “ Hepimiz patrona vereceğimiz dosyayı unuttuk ve Violet çok sıkıştığını söyledi.” Dedi Henry. “ Ne var? Sıkışmak suç mu? Hem çekil şuradan altıma edeceğim.” Dedi Violet. “ Violet! Buradayım! Kurtar beni! İMDAT!” dedim ama başım dönüyordu. Etrafı net göremiyordum. “Suzy! “ dedi kapıyı açmaya çalışırken.

Ama o da benim gibi kapıyı açamadı. “ Koşun! Suzy burada kilitli kalmış!” dedi bağırarak. Başım döndüğü için ister istemez geriye doğru sendeliyor, midem bulanıyordu.

“ Ne!?” diye bağırdı Molier.

“ Bana hemen kapıyı kıracak bir şey bulun. Çabuk olun!” dedi. “ Ne bulalım biz sana iş yerine?” dedi Satam. “ Başlatma iş yerine bulun bir şey! Diye bağırınca adım sesleri uzaklaştı. Tahminimce herkes bir şeyler bulmaya gitmişti. “ Molier?” diye seslendim orada olup olmadığını kontrol edebilmek için.

“ Buradayım Suzy. Buradayım Kara Yıldız’ım. Merak etme çıkaracağım seni oradan.” Dedi. İçim biraz olsun rahatlamıştı ama hâlâ bir harbeden farksızdım. “ Buldum!” diye bağırdı Roy. “ Getir!” “ Kara Yıldız’ım biraz geriye çekil şimdi.” Demesiyle birkaç adım geriledim.

Kapıya nesneyi bir kez vurunca hafif bir çıtırtı sesi geldi. Ardından üst üste birkaç defa vurdu. Kapı tam açılırken sanki vurulmuşum gibi yere yığılırken bir ses kulaklarımı doldurdu. “ Kara Yıldız!” Sonrası ise karanlıktı…

Rayn’ın Anlatımıyla:

Saatlerdir erkeklerle ilgi bulduğum tüm önemli psikolojik sorunları bulup, onlarla boğuşmuştum. Bir anda kapım aralandı. Gelen yardımını istediğim Molier’di. Birlikte bu sorunlarla ilgili en etkili çözümleri üretip, dosya haline getireceğiz.

Yavaşça karşımdaki sandalyeye oturdu ve “ Hadi bakalım, başlayalım.” Dedi. Molier’le çalışabileceğimi pek düşünmüyordum çünkü çok salak saçma fikirleri vardı. Ayrıca çoğu zaman konuyu alıp başka taraflara sürükler. “ Şuna ne dersin?” dedi dosyadaki seçtiği soruyu işaret ederek. İşte başlıyoruz…

Seçtiği soru erkeklerin – bazılarının- sinir hastası olup olmadığıyla alakalıydı. İçinden soruyu okuyup elini havaya tokat atarcasına hareket ettirdi ve arkasına yaslandı. “ E, cevap ortada. Git Sam’e sor. O bir tane deney yapar, bitti gitti” Dedi ellerini birbirine çarpıştırarak. Zeki arkadaşım benim. Sam gelişim psikoloğu olduğu için böyle söylüyordu lakin o da cevabın bizde olduğunun farkındaydı.

Birkaç saattir Molier’le çalışıyorduk. Sonucunda ise ikimizin de perti çıkmıştı. “ Ben bir elimi yüzümü yıkayayım en iyisi.” Dedim uykulu gözlerle Molier’e. Kafasını yavaşça aşağı yukarı salladı ve odadan ayrıldım. Lavaboya doğru ilerlerken kendi kendine konuşan birini duydum. Bu Cristof’un sesiydi.

Tahmin edeceğim üzerine patronla alakalıydı. “ Yani şu saate kadar burada bizi tuttu ya, helal olsun!” “ Kendisi tatil yapsın. Biz eşek gibi çalışalım burada.” “ Oh ne ala.” Dedi kollarını kaldırarak. “ Bence biz şu Ready To Fire’ a söyleyelim de patronu öldürsünler.” Dedim ona doğru ilerleyerek.

İrkilerek bana doğru döndü. “ Korkuttun beni.” dedi gözlerini devirerek. “ Ama haklısın ya. Gidip Suzy’ye söyleyeceğim.” Dedi bozuntuya vermeden. “ Nereye?” diye sordum. “ Lavaboya. Sen?” “ Bende.”

Elimizi yüzümüzü yıkamış, birazda patronu çekiştirmiş odalarımıza geçiyorduk. Kadınlar tuvaletini önünden geçerken bir çığlık sesi işittim. “ Ne olur biri benim sesimi duysun.” Dedi tanıdık bir ses.

“ Bir ses duydun mu Rayn?” dedi Cristof. “ Hayır Cristof, sanırım çok çalışmaktan delirdik o kadar.” Dedim gülerek. Cristof’ta bana katıldı ve sessizce odalarımıza doğru ilerledik. Tam odaya gelmiş kapının kulpunu tutacakken ıslak bir bez ve iğrenç bir koku hissetim. En son gördüklerim ise siyah eldivenli, maskeli bir adamdı.

Suzy’nin Anlatımıyla:

“ Sanırım uyanıyor.” Dedi bir ses. Gözlerimi yavaşça aralarken ilk önce bulanık bir görüntüyle ardından da giderek netleşti. İlk gördüğüm üzerime doğru eğilen bizimkiler oldu. Yavaşça doğrulurken benden uzaklaştılar. “ Ne oldu bana?” dedim şakağımı ovarak. “ Bayıldın.” Dedi omuzlarını kaldırıp indirerek Sunny.

“ Ah, şimdi hatırladım.” Dedim. “ İyisin değil mi abla?” dedi Roy. “ İyiyim iyim merak etmeyin beni.” “ Neden bize seslenmedin?” diye Cristof sorunca küplere bindim. “ Saatlerce size orada bağırdım ama beni duymadınız.” Dedim sinirli bir ses tonunda. “ Demek Rayn ile duyduğumuz ses gerçekti.” Dedi. Kafamı ‘evet’ anlamında salladım ve etrafa bakınmaya başladım.

“ Siz eve götüreyim ben en iyisi.” Dedi Molier. Molier yanımdaki sandalyeden kalkarken onu elimle durdurdum. Gözlerim birini arıyordu ama bulamıyordu. “ Ne oldu Kara Yıldız?” dedi kaşlarını çatarak. “ Kara Yıldız mı?” dedi Ravi gülerek. İkimizde Molier’le göz devirirken ona cevap verdim.

“ Rayn nerede?” “ Burada.” Diye eliyle boşluğu gösterdi. “ Molier orada kimse yok.” “ Şakanın sırası değil Suzy. Rayn orada duruyor. Biraz sessiz diye konuşmamayı tercih ediyor sadece.” Dedi Henry. “ Hayır ciddiyim yok!” dedim elimle Molier’in gösterdiği yeri göstererek. “ Çocuklar Suzy haklı. Rayn yok.” Dedi Larya korkarak. Herkes bir anda oraya doğru dönünce gerçekten de olmadığını gördüler.

“ Lavaboya gitmiştir. Merak etmeyin.” Dedi Satam ama benim içime kurt düşmüştü. “ Gidip bakarım şimdi. Dedi Molier beni anlayarak ve kalkıp Rayn’ı aramaya başladı.

Sessiz geçen dakikalar sonrasında Molier nefes nefese yanımıza ulaştı. “ Rayn hiçbir yerde yok!” dedi.

“ Bu odada da kimse yok.” Dedi Violet kapıyı kapatarak. Herkes şirkette Rayn’ı arıyordu ama bir türlü bulamamıştık. “ Neredesin Rayn?” dedim tedirginlikle. “ Bakmadığımız oda kalmadı. Nerde bu ya!?” dedi sitemle Sam. “ Bakmadığımız tek bir yer kaldı.” Dedi Haewon. “ Neresi?” diye sordu kaşlarını çatarak Slay.

“ Bodrum kat.” Diye yanıtladı. “ Rayn orada ne arasın Haewon.” Dedi Roy. “ Ama bakmadığımız yer kalmadı.” Dedi. “ Haklısın. Yinede bir şansımızı denemek lazım.” Dedim Haewon’a katılarak. “ İsteyen gelsin.” Dedim bodrum katın merdivenlerine koşarak. “ Bizi bekle!” diye seslendi arkadan Molier.

Rayn’ın Anlatımıyla:

Karanlık, gizli ama bir o kadarda tanıdık bir yerdeydim. Ellerim, kollarım bağlanmıştı. Ağızımda ise bir bant vardı ve lanet olsun ki bu bant konuşmamı engelliyordu. Daha sonrasında odayı incelemeye başladım. Oda da psikologlarla alakalı eşyalar ve belgeler vardı. Burası İyi Yaşam Şirket’inin bodrum katıydı.

Karanlığın içinden baştan aşağı siyaha bürünmüş bir adam çıktı. Yüzüne maske geçirmesine rağmen mavi gözleri açıkça ortadaydı. Odanın minik camından gelen dolunayın ışığı adamın masmavi gözlerini daha da ortaya çıkarıyordu. Hareket edip bağırmaya çalıştım lakin bu kahrolası yerden kurtulamadım.

“ Rahat dur!” diye çıkan soğuk sesi kulaklarımı doldurdu. Ona itaat etmekten başka bir şansım kalmadığını düşünerek dediğini yaptım. Ya da itaat ettiğimi sanması için. Yavaşça yanıma doğru yaklaştı. Sırıttığına yemin edebilirdim çünkü gözlerde konuşurdu. Sandalyenin arkasına geçti ve “ Sana birkaç sorum olacak Rayn. Eğer cevaplamazsan-“ diye bitirdi birden.

Adımı nereden biliyordu? Kimdi bu adam? “ Ready To Fire’ı tanıyor musun?” “ Kimlikleri ne?” “ Peki ya saklandıkları yer?” diye sıraladı. Konuşmaya çalıştım lakin ağzımdaki banttan dolayı pek başarabildiğim söylenemezdi. “ A, doğru ya.” Dedi ve sertçe ağzımdaki bandı çıkardı. Ağzımdan acı bir inleme çıktığında arkasında küçük bir bıçak çıkardı ve boğazıma dayadı.

“ Aptal olma Rayn. Bana şimdi istediğim bilgileri verebilirsin ya da zarar görebilirsin. Karar senin.” Dedi iki kaşını da kaldırarak. Ya arkadaşlarımı satacaktım yada ölecektim. Ya o bana zarar verecekti yada ben ona. “ Bodrum kata mı iniyoruz şimdi?” dedi bağırarak Henry. Buradalardı. “ Lanet olsun.” Diye bağırdı adam.

Suzy’nin anlatımıyla:

“Çok karanlık.” Dedim etrafı incelerken. “ E, tabi karanlık olacak, bodrum kat burası.” Dedi Ravi. Molier, Roy, Ravi, Larya, Slay, Haewon ve ben bodruma kata inmiştik. Kalanları bizi yukarıda beklemek istediklerini söylediler. Korkaklar…

“ Rayn! Burada mısın?” “ Rayn!” “ Rayn!” diye bağırmaya başladık. Ama geri dönüş alamadık. “ Bence burada değil, hadi çıkalım.” Dedi Larya. “ Hadi ama Larya, korkaklık etme.” Dedi Slay. “ Rayn!” “Rayn!” “ Şu ışığı açsak mı Molier?” dedim lambaları göstererek.

Karanlıkta elini duvara sürterek tuşu bulmaya çalıştı ve buldu da. Yavaşça açtığında aydınlığa şükrederek derin bir nefes verdik. “ Sonunda! Aydınlık, ışık.” Dedi kollarını açarak Roy. Etrafta daha huzurlu ve mutlu bir şekilde dolaşırken önümüzde gördüğümüz şeyle hepimiz yere sabitlendik. Ne hareket edebildik, ne de başka bir şey yapabildik.

“ Ne oldu Rayn’ı mı buldunuz?” diyerek buraya gelen Satam’ın sesini işittik am hiçbirimiz cevap veremedik. Yavaş adımlarla yukarıdakilerin hepsi aşağıya indi ve yanımıza gelip “ Ne oldu, ölü görmüş gibi ne bakıyorsunuz?” dedi gülerek Cristof. Nefes dahi alamazken “ Önünüze bakın.” Dedim sessizce.

Kafalarını yavaşça önlerine doğru çevirdiklerinde onlarda bizim gibi oldular. Hepimiz ağızımız açık önümüzdeki şeye bakıyorduk. Bunun sıradan bir rüya olmasını diliyorduk lakin hepimiz gerçek olduğunun farkındaydık.

Bu bu imkansızdı. Böyle bir şey asla olamazı. Çünkü mantıklı hiçbir açıklaması yoktu ama acıda bir gerçekti bunların oluşumu. İnanmak istemedim ama gözlerimle odayı taradığımda bunun tek bir yerde olmadığını gördüm. Bunu kim yapmıştı?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.