Kaybetmeyi iyi bilirim, uzun zaman sonra bunu daha iyi anladım. Abimin cesedine bakarken... Abimin şakağındaki boşluğu görünce bacaklarının beni taşıyamadığını hissettim, yere yığıldım. Nefes alış girişlerim düzensizleşti, gözlerim doldu. Abimi loş ışıklı bir odaya getirmiş, hastane yatağına benzeyen bir yatağa koymuşlardı. Abimin öldüğüne inanmak istemiyordum. O ölemezdi, Ayaz Göktaş ölemezdi, beni yalnız bırakamazdı. Çöktüğüm yerden kalktım ve abimin yanına gittim. Elimi soğuk boynuna götürüp nabzını kontrol etmiştim, atmıyordu. Gözüm tekrar kafasındaki boşluğa değince hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Abimin yüzü solmuş, dudağı morarmıştı. Abimin her yanı soğuktu. Yüzü, eli, kolu... Abimin cesedine sarıldım ve ağlamam daha da şiddetlendi. Abim artık yoktu, bir daha yanımda olmayacaktı. Hep sıcaklığıyla beni ısıtan abim şimdi soğukluğuyla beni üşütüyordu. "A-abi..." sesim titriyordu. Burnunu çektim ve abimin elinde olan elimi soluk yüzüne çıkardım. "Abi, üşüyorum, hadi kalk. N'olur kalk." Ağlamam şiddetlendi. Kafamı, Abimin göğüsüne koydum ve ağlamaya devam ettim. Uzun süre boyunca abime sarılmış bir şekilde ağladım. Odada kimse yoktu, Çağatay herkese çıkmasını söyledi ve kendisi de çıkmıştı. Rahatça ağlayabiliyordum ama bu şekilde ağlamak abimi bana geri getirmeyecekti. Abimin intikamını alana kadar rahat etmeyecektim. Ayağa kalktım, göz yaşlarımı sildim ve yine her zamanki güçlü kadın maskemi taktım. Ardından odadan çıktım. Çağatay hemen kapının önündeydi. Beni görünce hemen yanıma geldi. "İyi misin?" Gözlerindeki endişe görülmeyecek gibi değildi ama neden? Sorusunu araştıracak ne halim vardı ne de zamanım. Gözlerimi gözlerine çevirdim. "İyiyim. Bir gün beklemeye gerek yok, tercihim belli." Dedim ve derin bir nefes aldım. "Anlaşma şartlarını bir an önce konuşalım" Abimi öldüren adam bir mafyaydı ve maalesef ki Çağatay haklıydı. Bir mafyayı yalnızca başka bir mafya bulabilirdi. Savcı olmama rağmen o adamı bulamazdım, bunu kendim de iyi biliyordum. Çağatay'ın teklifini kabul etmekten başka seçeneğim yoktu. Çağatay bir an bocaladı fakat çabuk toparladı. "Emin misin? İstersen biraz daha düş-" "Daha fazla düşünmeye gerek yok, anlaşma şartlarını konuşalım." Çağatay beni baştan aşağı süzdü. "Sen bilirsin, gel sakin bir yere gidelim anlaşma şartlarını konuşuruz." Sırıttı ve elini öne doğru uzattı. "Önden, Güzel Savcı'm" Yol boyunca ikimiz de konuşmadık. Ortalama 20 dakikalık yolculuğun ardından tekrar Çağatay'ın evine geldik. Arabayı park etti ve ikimiz de arabadan inip eve yöneldik. Eve girdiğimizde ortalama kırk yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim, yaşına göre gayet güzel, uzun boylu, sarışın ve mavi gözlü bir kadınla karşılaşmayı beklemiyordum. Çağatay'a döndüm,o da benim ona baktığımı fark etmiş olacak ki bana döndü. Bu kim?, manasında kafa salladım. Cevabı gecikmedi: "Bu, üvey annem Annabel. İki hafta sonra gidecek." "Anladım." Tekrar kadına döndüğümde bana bakıyordu. Gülümsedi, "Merhaba!" Dedi bozuk türkçesiyle. Kadın hem dış görünüşüyle, hem de bir tane kelimeyi bile doğru düzgün söyleyemeyeşiyle resmen Ben Türk değilim!, diye bağırıyordu. Ben de ona gülümsedim, "Merhaba!" Çağatay "Gel yukarı, balkona çıkalım. Sen uyandığın odanın balkonuna geç, ben bilgisayarı alıp geliyorum." Demesine karşılık kafa salladım ve ilerlemeye başladım. Çağatay hemen arkamdan ilerliyordu. Uyandığım oda ikinci kattaydı ve beyaz kapılı odanın sağında kalıyordu, unutmamıştım. Bunu düşününce "Çok zekiyim!" Deyip kahkaha atmak isterdim ama Çağatay hemen arkamdayken bu isteğimi sonraya saklamak zorunda kaldım. Ben odaya girip balkona geçtim ve oradaki siyah masanın etrafına karşılıklı konulmuş iki siyah sandalyeden birine oturdum. Balkon küçüktü ama hoştu. Fazla geçmeden Çağatay, elinde bilgisayarıyla geldi ve karşıma oturdu. Bilgisayarı açarken bana tekrardan "Emin misin?" Sorusunu yöneltti. "Eminim, ama anlamadığım bir şey var, neden yardım etmek için anlaşmalı evlenmemiz gerekiyor?" Çağatay, biraz düşündü sonra da "Öyle gerekiyordu. Nasıl sen kendi çıkarların için teklifimi kabul ettiysen ben de kendi çıkarlarım için teklif ettim. İşler karışık. Sana önce şunu açıklayayım, nikah, düğün her neyse bir ay sonra olacak. O zamana kadar seninle kamera önünde ve birileri varken sevgili rolü yapmamız gerek." Dedi ve derin bir nefes alıp devam etti. "İlk maddeyi ben söylüyorum, kamera önünde veya yanımızda biri varken sana bir gün önce söyleyeceğim şeylerin dışına çıkmak yasak." Tamam anlamında kafamı sallarım ve sıradaki maddeyi ben söyledim. " Her şey tamam ama ikinci madde olarak, ne olursa olsun ben işime devam edeceğim" Çağatay kafa salladı. "Tabii ki Güzel Savcı'm," biraz duraksadı "...sana savcılığın ne kadar çok yakıştığını söylemiş miydim?" Burnumdan güldüm. "Sen iyi misin?" "Harikayım, Güzel Savcı'm, sen iyi misin?" "Senin yanında akli dengemi koruyabilirsem iyi olacağım." Çağatay, kısa bir kahkaha attı. "Hadi sıradaki maddeyi söyle." Dedim ve onun kendi kuralını söylemesini bekledim. "Peki, savcım. Sıradaki madde şu ki, yanında koruma veya ben olmadan dışarı çıkmamalısın." Gözlerim far görmüş tavşan gibi açıldı. Ne demekti bu? "Neden? Kendimi koruyabilirim, yanımda korumaya veya sana ihtiyacım yok!" Çağatay burnundan güldü. "Biliyorum, Güzel Savcı'm, çok iyi biliyorum ama yine de önlemimi alacağım." Ne diyebilirdim ki? Haklıydı, abimle kaçırıldığımızda da kendimi koruyabildiğimi sanıyordum. "Sıradaki maddeyi söylüyorum, iznim olmadan herhangi bir fiziksel temas olmayacak." Çağatay'ın gizli numaradan yazan bir sapık olduğunu düşündüğümü varsayarsak bence gayet haklı bir maddeydi. Çağatay'ın tek kaşı alayla kalktı. "Seninle herhangi bir fiziksel temasta bulunmak gibi bir derdim olmadığını biliyorsundur umarım." Kollarımı göğüsüne kavuşturdum. "Olsun, sen yine de yaz" Çağatay, derin bir iç çekti ve dediğim maddeyi de ekledi. "Benim ekleyeceğim başka bir madde yok, senin var mı?" "Evet, son olarak her iki taraf 'ta menfaatlerine ulaştığında anlaşma sina erecek." Çağatay, bir an duraksadı ama hemen dediğim maddeyi de yazdı. Şu an altı maddelik kısa ama önemli bir anlaşma yazmıştık. "Ben şimdi anlaşma kağıdının fotokopisini çıkartmaya gidiyorum, gelince de imzalarız ve anlaşma başlar, Güzel Savcı'm." Dedi ve balkondan çıktı. Umarım sonradan aklıma başka madde gelmez de o an aklıma gelmedi diye vicdan azabı çekmem, diye geçirdim içimden. Biraz sonra da Çağatay elinde -büyük ihtimalle- anlaşma kağıdı ve kalemle tekrar gelmişti. "Evet, Güzel Savcı'm, şurayı imzala." Evet, anlaşma kağıdıydı. Başkaları için basit yazılardı ama benim için ise hayati önem taşıyan maddelerdi. Mavi dolma kalemi elume aldım ve Çağatay'ın gösterdiği yeri imzalayıp anlaşmayı ve kalemi ona uzattım. Anlaşma süresi boyunca bu kâğıda asla kağıt demeyeceğim çünkü benim için basit bir kağıt olamayacak kadar önemli. Çok geçmeden Çağatay da kağıdı imzaladı. "O zaman, oyun başlasın Güzel Savcı'm" Haklıydı, oyun başlıyordu...
Bölüm 7
7. Anlaşma