İçimde ablama olanlardan sonra her zaman ona zorbalık yapanlara karşı bir nefret oluşmuştu ve hâlen de içimde bu olanlar yüzünden bir öfke dalgası vardı, bu yüzden onlara bunun hesabını ödetmeyi planlıyordum. Her zaman kendime onlardan intikam almam gerektiğini ve Dicle’yle Nida’ya çok güvenmemem gerektiğini söyler ve hatırlatırdım; yatakta yarım saate kadar geceleri uzanır, onlara ne yapacağım hakkında kafamda planlar kurardım ve yüzümdeki sırıtışla ablamın yanına giderdim.
Bu planlarımın hepsi her zaman aklımda olmuştu ve uygulamayı düşünüyordum, bunun içinde heyecanlanmadan duramıyordum, çünkü zaman yaklaşıyordu.
Bu planlarımın hepsi bugüne kadar aklımdaydı.
Ama şimdi bugün uygulamayı beklediğim planlarımın hepsi ilk önce ablamın beni parka çağırmasıyla bozulmuştu, üstüne ise daha farklı bir plan eklenmişti ve böylece benim aklımdaki tüm planlarım bir gecede yok olmuştu.
Peki, şimdi ne yapacaktım, ablamla arkadaşımın sözünü dinleyip planımızı uygulamaya yarın akşamki partide başlayacak mıydık, yoksa ben farklı bir yolu seçip direkt onların evine hesap sormaya, intikam almaya mı gidecektim? Kafam o kadar karışıktı ki, iki plan da benim kafamda dönüp dolaşıyordu ve iki plan da bana mantıklı gelmişti, bu yüzden aklım karışıktı.
Bugün, öğlen saatlerinde Beren’in yanından ayrılıp hemen Dicle’nin evine doğru yürüyecek, onların evine kadar gelip onlardan hesap soracak, üstüne onların ağzını arayıp gerekirse onların ağzından zorla laf alıp alana kadar evinden hiçbir yere ayrılmayacaktım.
Beren bana telefondan yaklaşık yarım saat kadar bir sürede ablamla benden gizli gizli yaptığı planı heyecanla anlattıktan sonra telefonu kapatmıştı ve ben de dakikalardır bu planı kafamda düşünüyordum, ablam ise bana soran gözlerle bakmayı kesmiyordu. Bana bir süre daha baktıktan sonra cevap vermememe anlam verememiş gibi elini gözümün önünde aşağı yukarı sallayıp bana baktı ve sordu. “Masal, ne zaman cevap vermeyi düşünüyorsun?”
“Abla,” dedikten sonra cümlemin devamını nasıl getireceğimi düşündüm ve tekrardan konuştum, “aslında ben bugün kafamda kurduğum gibi onların evine gidecektim ve onlardan hesap soracaktım, hatta gerekirse onların evinden ağızlarından laf alana kadar ayrılmayacaktım, yani zorla onları konuşturmayı düşünüyordum. Ama bugün sen beni parka çağırdığından bu planı yarın uygulayacaktım fakat siz bana şu anda benim düşündüklerimin aksine, çok farklı bir intikam planı söylediniz ve bu yüzden ben de biraz fazla düşündüm.” Konuşmamı bitirdiğimde ablamın bana sırıtarak baktığını gördüm ve ellerimi hareket ettirdim. “Kes şunu, bana neden öyle bakıyorsun ki? Zaten yarım saattir sanki planınız çok mükemmelmiş gibi sırıtıyorsun.” Gözlerimi devirdim.
“Bugün mü? Sen kafanda sırf benim için günlerdir planlar mı kuruyorsun, benim için intikam planlarıyla mı uğraşıyorsun? Canım kardeşim benim, iyi ki varsın,” diyerek neşeyle bana sarıldığında karşılıksız kalamayıp ona sarıldım ve gülümseyerek geri çekildim. Ardından derin bir iç çektim, tekrardan kafamda yarın olacak partide nasıl davranacağımızı düşündükten sonra dudaklarımı oynattım. “Pekâlâ,” diyerek tekrardan derin bir nefes aldım, ablam ise bana “Ne düşünüyorsun?” der gibi bakmaktan vazgeçmiyordu.
“Hadi sizin şu aptalca intikam planınızı uygulayalım.” Daha cümlemi bile zar zor tamamladığım gibi ablamın sevinç çığlığı odayı doldurdu, ardından tekrardan hızla masasının üzerindeki telefonunu kaparak aramalara girdi. Ben ise kimi arayacağını daha görmeden bile kolayca tahmin edebildim, kim olabilirdi ki?
Tabii ki Beren’den başkası değildi, olamazdı.
“Alo, inanabiliyor musun Bero, senin şu inatçı arkadaşın planımızı kabul etti ama aptalca olduğunu söyledi.” Bero mu, cidden mi? Bu nasıl berbat bir takma isimdi, Beren’e cidden üzülmüştüm.
“Neyse, sonuçta planımızı kabul etti, şükürler olsun ki ilk defa sözümü dinledi, Bero, ilk defa inatçılık yapmadı ve sadece dakikalarca planımızı kafasında düşündü. Ben de onu beklerken ağaç oldum ama olsun, yarın akşam o partide olay çıkaracağız, olay!” dediğinde gözlerimi devirerek ablama baktım, onun yüzünden kaç kere gözümü devirmiştim!
“Çok eğleneceğiz, onlardan gerçekten uzun zamandır intikam almak istiyordum, aptal Ceylin ve onun arkadaşlarından. Onların gerekirse benim bacağımı incittikleri gibi ben de onları incitirim, hatta yanında gezen erkeklere de yumruğumu geçiririm.” Ablamı anlayamıyordum, o incinen bacağıyla zaten doğru düzgün yürüyemiyordu bile ve ablamın o değnekle Ceylin’i nasıl inciteceğini gerçekten merak etmiştim. Mert’in yanında korkudan taş kesilip tir tir titreyen ablam telefonda Beren’e -doğrusu Bero’ya- gelmiş, erkeklerin yüzüne yumruğunu geçireceğini söylüyordu, bana göre fazla büyük konuşuyordu ve bu iyi bir şey değildi.
Ablam neşeyle sanki bin kere annesine yalvardıktan sonra iki top dondurma almış gibi Beren’e yapacaklarını -hayal dünyasında yapacaklarını desek çok daha doğru olurdu- anlatırken daha fazla dayanamayıp telefonu ablamın elinden alırken bana şaşkınca, “Ne yapıyorsun, Masal?” diye sordu ama ben umursamadım bile.
“Alo, Beren, pardon, çok özür dilerim, Bero demem gerekiyordu, değil mi? Neyse, Beren ablama lütfen aldırış etme ve şimdi ablamı boş ver ve bana neden benden gizlice ablamla plan yaptığını hemen açıkla, derhâl.” Sanki muhafızlarına emir veren bir hükümdar gibi konuştuktan sonra Beren’in telefonda ilk önce gülme seslerini duydum, ardından anlatmaya başladı. “Aslında Öykü bana bu planı söyledi ve ben de bunu mantıklı buldum-” derken hızla ablama bakarak telefondaki Beren’in sözünü bir çırpıda konuşarak kestim. “Ne zaman?”
“Geçen Perşembe günü, okullar yaz tatiline girmeden bir gün önce,” dediğinde sanki Beren beni görebilecekmiş gibi başımı onaylar şekilde sallamış ve ablama dönerek ona bakmıştım. “Tamam Beren. Aa, pardon, çok özür dilerim Bero, sen telefonu kapatabilirsin,” demiştim, Beren ise gülerek bana iyi geceler dileyip telefonu kapatmıştı. Beren telefonu kapattığı gibi ablama sinirle bakmam bir olmuştu, benden habersiz Beren’e resmen bir plan anlatmıştı ve bu plandan kesinlikle benim haberim olması gerekiyordu, bu planı öğrenmeye hakkım vardı.
“Üzgünüm Masal, fakat senin inatçı olduğunu bildiğim için söylemedim,” dedi sırıtarak ve ben de -gözlerimi bu sefer devirmemeyi başarmıştım, daha doğrusu zorlanmıştım- ona baktım. “Gerçekten, sırf inatçılığım yüzünden mi bana bu yaptığınız planı söylemediniz ama bundan haberdar olmak benim de hakkımdı,” diye söylendikten sonra ablam yatağımdan doğrularak, “Üzgünüm, ilk defa haklısın Masal,” dedi ve bana iyi geceler dileyerek kapıdan dışarı çıktı.
Gözlerimi tekrardan devirmiştim ve ablamın arkasından her ne kadar, “Kapıyı kapat!” diye bağırmış olsam da beni yine umursamamış ve kapıyı tam kapatmayıp kendi odasına çekilmişti. Oflayıp ayağa kalktım ve kapıyı sertçe kapattıktan sonra tekrardan yatağıma doğru yaklaştım ve yatağımın dibine kadar geldiğimde yatağa uzanmak yerine pencerenin önüne geldim, parlak bir şekilde yanan sokak lambasını izledim.
Gözlerim bir süre daha sokak lambasını izledikten sonra hafif esen sıcak rüzgârın etkisiyle uçuşan ağaçlara baktım ve pencereyi açıp rüzgârın tam yüzüme vurmasını sağladım, sıcak ve hafif esen rüzgârları her zaman sevmişimdir. Ardından ağaçlı yoldan geçen bir araba gördüm, farları açıktı, rengi siyahtı ve tertemizdi, sanırım daha yeni yıkanmış bir arabaydı. Araba yolun önünden geçip gittiğinde babamı ve annemi özlediğimi fark ettim, babamın arabası da aynı böyle siyah renkteydi ve her akşam eve annemle işten bu arabayla dönerlerdi.
Yıllar önce, ablam daha 11 ve ben de 9 yaşımdayken bize bir bakıcı bakardı ve her akşam annemle babamın o siyah arabayla eve dönmesini beklerdim, şimdi ise onların gelmesini istesem bile gelemezlerdi çünkü maalesef bir iş gezisindeydiler. Onları gerçekten şu anda 17 yaşındaki olgun bir genç olsam bile özlüyordum, sonuçta onlar benim ailemdi ve onları görmek, onlara sıkıca sarılmak isterdim.
Gözlerimi birkaç dakika daha ıssız ve ışıklı lambaların aydınlattığı sokakta gezdirdikten sonra uzaklarda, hem de çok uzağımızda olan bir kutup yıldızına diktim, çok parlak ve canlıydı. Büyüleyici görünüşe sahip bu kutup yıldızını incelemek beni biraz olsun huzurlu hissettirmişti, nedenini bilmiyordum ama yıldızları izlerken nedense kendimi hep mutlu hissetmişimdir. Bu küçüklüğümde de böyleydi, hatta ablam bana sürekli pencereyi kapatmamı ve eğer kapatmazsam bana hasta olacağımı söylerdi ama ben yaptığım gibi onun sözünü asla dinlemezdim.
Anılarımız biraz daha gözümün önünde canlandığında derin bir iç çektim, dedemin küçük ve şirin evindeki teleskoptan bizden çok uzaklardaki parlak yıldızları incelemeyi ve o zamanki yaşlarımı, anılarımı, kısacası her şeyimi özlemiştim. Eskiler benim için unutulmaz bir armağan gibiydi, benim anılarım, küçüklüğüm, bitmeyen merakım, astronot olma hayallerim ve yıldızlara olan merakım… Hepsi mükemmeldi.
O pencerenin önünde yıldızları izlerken eski anılarımı düşünmekten başka bir şey yapmıyordum, yüzüme vuran hafif rüzgâr umurumda bile değildi. Anılarımı düşünürken çok uzaklara dalmışım ve bu yüzden de çalan kapı sesini birkaç saniye daha geç duydum, duyduğum gibi ise pencereyi kapattım. Kapıya doğru hızla koştum ve gecenin bu saatinde kimin olabileceğini düşündüğümde doğrusu biraz korkmuştum, tehlikeli birisi olabilirdi.
Kapının zili birkaç kere daha çalınca kapının deliğinden kimin olduğuna -kısa boyum yüzümden zar zor bakabilmiştim- bakarak rahat bir nefes aldım, ardından kapıyı açınca ilk işim Rana’ya sımsıkı sarılmak oldu.
“Masal! Seni çok özlemişim, uzun zamandır Beren, sen ve ablanla bir türlü görüşemiyorum, kusura bakma. Derslerim çok üst üste gelmişti, ayrıca sürekli dershaneye gitmekten çok yorulmuştum ve sizinle görüşmek için yaz tatilinin gelmesini bekliyordum,” dedikten sonra geri çekildi, ben de onu hemen içeri aldım ve o da gülümseyerek çekingen bir şekilde ekledi. “Bu arada, gecenin bu saatinde sizi rahatsız ettiğim için çok üzgünüm, iyi ki ailen evde yokmuş. Olsaydı onları da rahatsız ederdim.” Bana bakarak tebessüm etti.
“Hiç sorun değil, zaten sana gecenin üçünde uyuduğumuzu, hatta bazenleri sabahladığımızı söylemiştim, iyi ki geldin. Hiç uykum da yoktu, bu yüzden sorun etmene hiç gerek yok. Ben şu uykucunun odasına gidip onu uykusundan kaldırayım,” dediğimde şaşkınca yüzüme baktı ve ellerini omzuma doğru götürdü. “Ablan uyuyor muydu?”
“Aslında, daha az önce yatağına yattı ama uykucu olduğu için uyumuş ol-” Arkadan gelen yüksek bir ses sözümü kesti ve ben de arkama hızla dönerken Rana da gülümsedi. “Uyumadım Masal, selam! Rana, seni gerçekten çok özlemiştim, gel bir sarılayım!” Ablam Rana’nın yanına bir hışımla gelip onu sımsıkı aynı bir sarmaşık gibi sararken ben de Rana’ya bakarak kollarımı iki yana doğru açtım. “İşte, benim ablam bu, üzgünüm ama sana yardım edemem çünkü ablamın kendisi bir sarmaşık gibidir.”
Ablam birkaç saniye sonra geri çekilince Rana ablama baktı ve tebessüm ederek, “Ben de sizi çok özlemiştim, gelmem iyi oldu,” dedi, ablam ise güldü.
Rana, benim neredeyse altı yıldır arkadaşım olan Beren’in kuzeniydi ve onunla bizi Beren tanıştırmıştı, ilk önce sorun olacağını düşünmüştüm çünkü Rana fazlasıyla utangaç gözüküyordu ama yanılmıştım, aksine o bizi biz de onu çok sevmiştik.
Rana sarı saçlarıyla komedi filmlerindeki ana karakterin arkadaşı olan sarı saçlı, komik ve aynı zamanda cıvıl cıvıl bir yan karakteri andırıyordu. Saçları güneşin altında altın sarısı gibi parlardı ve bu yüzden ablamla onun saçına çok özenirdik, saçları gerçekten çok güzel görünüyordu, aynı zamanda uzundu da. Fiziği iyiydi, bacakları kürdan kadar olmasa da inceydi ve kolları da bacaklarıyla aynı şekilde inceydi. Yüzünde makyaj olmadan bile güzel bir kızdı, makyaj olunca ise çok bir şey değişmezdi, ama boynuna geçirdiği o değerli kolyesini takınca işte o zaman dikkatleri kendisine çekmeyi başarırdı.
“Bu gece biz de kalsan olmaz mı?” Rana’yla ablam sohbetlerine devam ederken ablam merakla ona bakarak klasik sorusunu -bunu bütün arkadaşlarına söylerdi- sormuştu ve Rana da saçlarını geriye atarak ablama dudaklarını büzdü. “Annem eve çağırmasaydı kesinlikle bu gece siz de kalmak isterdim, hem de çok isterdim fakat kalamam. Üzgünüm,” derken ablam birden lafa atladı ama ilk defa ablamın bizim evde kalması için yalvardığı birisinin bu gecelik kalmasını ben de istiyordum. Tabii Beren’i unutmamam gerekirdi, Beren’in de bizim evde kalmasını gerçekten hep isterdim ve ablam onu bir şekilde ikna etmeyi başarır, pijama partisi verirdik. “Rana, o zaman annene soralım, olmaz mı?”
“Peki ama annemin izin vereceğini düşünmüyor-” Ablam yine Rana’nın sözünü heyecanla kesti, yerinde duramıyordu ve evin içinde değneğiyle yavaş yavaş dönüp dolaşıyordu. “Bak şimdi, ablan nasıl ikna ediyor Pelin teyzeyi.” Ardından Rana telefonunu çıkardı ve Pelin teyzenin numarasını çaldırdı, ablam ise heyecanla telefonun açılmasını bekliyordu.
“Alo, anne sana bir şey sorabilir miyim?” Telefon açıldığı ve Rana annesiyle konuşmaya başladığı gibi ablamla ikimiz de başında dikilmiş, izin vermesi için içimizden dualar ediyorduk.
“Öykü ve Masal var ya, Beren’in arkadaşları olan iki kız kardeş, işte şu anda onların evindeyim, yani beni merak etme. Anne, Masal’ın ablası olan Öykü de seninle konuşmak istiyordu, konuşabilir mi?” dedikten birkaç saniye bekledi, ardından telefonu ablama doğru uzatınca ablamın yüzündeki gülümseme büyüdü. “Pelin teyzeciğim, nasılsınız? Ben de iyiyim çok teşekkür ederim, size bir şey sorabilir miyim acaba? Bu arada gece gece sizi de rahatsız ettiğimiz için çok üzgünüz, kusura bakmayın.” Ablam sesini kısarak masum masum konuşurken onun bu çabasına gülmemek için kendimi zor tuttum, ablam birisinden bir şey için izin alırken hep sesini böyle inceltir, tatlı tatlı konuşurdu. Bu hâli benim için fazlasıyla komikti, bu yüzden dudaklarımı gülmemek için birbirine bastırmış, Pelin teyzenin iznini bekliyordum.
“Bu gece Rana bizim evde kalabilir mi, çünkü biz gerçekten fazlasıyla birbirimizi özledik ve bu yüzden bir geceliğine birbirimizi görmek ve konuşmak istiyoruz. Merak etmeyin, evde gerçekten hiç erkek yok, kapılarımız ve pencerelerimiz kitli, hiç kimseye kontrol etmeden kapıyı açmıyoruz ve sadece evde oturup dışarı çıkmıyoruz.” Ablam gerçekten ikna edici ve güvenilir bir ses tonuyla Pelin teyzeden izin aldıktan birkaç saniye bile geçmeden telefonda “Tamam, ama dikkatli olun,” sesini duyduktan sonra ablam bin kere Pelin teyzeye teşekkür etti ve telefonu kapatınca dans etmeye başladı. Ama bacağı acıyınca acıyla inledi ve biz de koşarak onu kollarından tuttuk, ardından koltuğa yavaşça oturtup eline değneğini verdik ve ablam da dudaklarını büzerek bize baktı. “Evin içinde sevinç dansı bile yapamıyorum, eğer bacağım incinmiş olmasaydı televizyondan şarkı açıp ne güzel dans ederdik.”
“Abla, sen hiç merak etme, bacağının bir ayda iyileşeceğine eminim, hatta doktorun da öyle söylemişti. Zaten o kadar büyük ve ciddi bir kırık bile değil, öyle ufak tefek olan kazalar zamanla iyileşir, sabırlı ol,” dedim onu teselli eder gibi ve Rana’yla ikimiz onun yanına oturarak arkamıza yaslandık.
“Tamam…” Ablam derin bir iç çekerek başını yasladığı yerden kaldırdı ve bize baktı, ben de ona baktıkça doğrusu onun için üzülüyordum, sonuçta onun bir kariyeri vardı ve bu kariyeri birkaç haftalığına bozulmuştu. Dans etmek onun için bir hobiydi, zaten Dicle de onunla aynı dans kursunda olduğu için birbirlerine tanıyorlardı ama aralarında rekabet, sürekli kol geziyordu. Bu yüzden Dicle, sırf ablam daha iyi dans ediyor ve sürekli dans öğretmeninin gözünde diye ona zorbalık yapıldığında Dicle’nin de bu işin içinde bir parmağı olduğunu düşünmüştüm. Ve evet, gerçekten de ablamın dediği gibi öyleymiş, bu olayın yaşanmasının ardından ona Dicle’yle Nida’nın bu işin içinde olup olmadığını sorduğumda ablam, benim yanlış bir şey yapmamdan korktuğu için söylememeyi tercih etmişti.
Ceylin’den ise ablam benden birkaç kere bahsetmişti, onu kursta en çok kıskanan kişi Ceylin’miş ve sanırım Dicle de Ceylin’e ablama zorbalık yapmasını söylemiş, Ceylin de arkadaşlarıyla birlikte zorbalık yapmışlar. Bunun sonucunda ise ablam onlardan kaçarken yanlışlıkla çok feci bir şekilde düşmüş ve bacağını incitmiş. Onlar yüzünden ablam sargıyla değnek ile geziyor ve bu yüzden Beren’le ablamın bu planını seve seve uygulayacaktım.
“Hey, lütfen kendini bunun için üzme Öykü, daha okullar tatil olalı sadece 3 gün oldu, yani daha çok günümüz var! İstediğimiz kadar eğlenebiliriz, denize ve havuza girebiliriz, kampa gidebiliriz, dondurma yiyebiliriz, buluşup dedikodu yapabiliriz ve daha birçok şey yapabiliriz!” Rana’nın dediklerine evin içinde yankılanacak bir kahkaha attım, ablamla Rana ise bana anlamaz gözlerle bakınca kahkahamı durdurup onlara sırıtarak baktım. “Yok, bir de dağa tırmanalım isterseniz, ya da uzaya çıkabiliriz!” Bu dediğim saçma şeylere Rana benim gibi gülerken, ablam ise gözlerini devirdi. “Ne yani, yapabiliriz! Bunlar yapılması imkânsız şeyler değil ki Masal, Rana haklı.”
“Aslında bizim için biraz imkânsız gibi görünüyor, sonuçta geçen yaz tatilinde de böyle deyip elimizden telefonları düşürmemiş, gün boyu oynamıştık. Hatta buluşup kitap bitirmeye karar verdiğimiz gün, tek bir sayfa bile çevirmeyip internette video kaydırmaktan başka bir şey yapmamıştık. Pardon, gün boyu kış uykusuna yatan bir ayı gibi uyuduğumuzu unutmuşum!” Rana’nın dediklerine gülerken ablam da başını onaylar şekilde salladı, ablamın da yüzü gülmüştü fakat neden güldüğünü anlayamamıştım.
“Ama bu sefer öyle yapmayacağız, yarın akşam çok eğleneceğiz ama ben maalesef orada olamayacağım,” dedi ablam ve ben de ablamın neden yine yüzünün güldüğünü anladım, Rana ise başını onaylar şekilde sallamıştı.
Bir dakika! Rana neden şaşırmış gibi görünmüyordu?
“Evet, haklısın, yarın bizim eğlence gecemiz! Onlar parti verecek ama aslında parti veren sanki bizmiş gibi olacağız, onlara hiçbir şey belli etmeyeceğiz ama aslında bütün davranışlarımız sahte ve yapmacık olacak.” Lanet olsun, Rana’nın dedikleriyle olayı kavramıştım, resmen bu planı en son ben öğrenmiştim!
Rana da bu planı biliyordu, iş birliği yapmış olmalılardı.
Ve ben bunu bu gece öğrenmiştim!
“Abla? Rana?” Benim hesap soran sesimle ikisinin de bakışları bana dönmüştü ve ben ise ikisine gözlerimi kısarak bakıyordum. “Rana, bu planı sana Beren, pardon, Bero mu söyledi? Şu planı yarın bir gerçekleştirelim, sonrasında sizinle görüşeceğiz,” dedikten sonra ayağa kalkarak evin içinde dönmeye ve söylenmeye başladım, “neymiş efendim, ben sırf inatçı olduğum için bana bu planı söylememişmiş, siz ciddi misiniz? Rana bile biliyorken, benim bilmemem haksızlık ama, neden en son ben öğreniyorum ki?” dedim ve ikisine de hesap sorar gibi baktım, onlar ise birkaç saniye beklediler ve bir anda kahkahalarla gülmeye başladıkların gözlerimi devirdim. Bugün kaçıncı kez gözlerimi devirmiştim, bilmiyordum ve sayamıyordum.
Planlarını aslında biraz inatçılığım yüzünden bana söylenmemişti, ama eğer bana bunu erken bir zamanda söyleselerdi bu sefer gerçekten onların sözünü dinleyebilirdim. Çünkü planları -daha doğrusu ablamın planı- kulağıma gerçekten mantıklı ve eğlenceli geliyordu, bu yüzden yüne uzun süre düşünürdüm ama kabul ederdim. Hem ne değişiyordu ki, bana bugün söylediler, ben de kabul ettim, o zaman neden erkenden söylemediler ki? Yine aynı olacaktı, yani değişen bir şey olmayacaktı ve ben, planlarını kabul edecektim.
Plan aslında basitti ama sadece rolümüzü iyi oynamamız gerekiyordu. Bu yüzden bu planı kafamda bu kadar düşünmüştüm çünkü her anda dikkatli olmalıydık, en ufacık bir hata yaptığımız bir an bizim amacımızı anlarlardı. Ablam ise bu yüzden tabii ki gelemeyecekti, zaten bacağı da kötü bir durumdaydı, partide bir olay çıkarsa daha da kötü olabilirdi.
İlk önce Dicle’nin evine ben, Beren ve ablamın söylediği bir arkadaşı girecekti -o arkadaşının da kim olduğunu şu anda anlamıştım, Rana’dan başkası değildi- ve planımızı uygulamaya başlayacaktık. Dicle’yle sohbet etmeye çalışacaktık, amacımızı asla belli etmeyip ona hayranlık duymuş -ona hayran olmuş taklidi yapmak bile istemiyorum, o kadar nefret doluyum- gibi taklit yapacaktık ve sonra plana Beren dâhil olacaktı. Beren partiye kolayca girmek için Dicle’den zaten iki gün önce izin almıştı ve Dicle de kabul etmişti, kabul etmesinin sebebi tabii ki partiye birçok kişinin gelmesini istiyor olmasıydı, herkes gelecekti ki -ona hayranlık duyan sıradan biri bile- onu daha fazla kişi tanıyacaktı. Böylece daha fazla popüler olacak ve sosyal medyadaki hesabında takipçi sayısı artacaktı.
Daha sonra biz Dicle’yle konuşup onun dikkatini dağıtırken Beren ise evin bahçesinde dolaşacak ve şalterini bulup villanın elektriklerini komple kesecekti. Her yer karanlık olduğundan kimse ne olduğunu anlayamayacak ve karmaşa çıkacaktı, o sırada ben, Rana ve Beren Dicle’nin kolundan bir şekilde tutup onu kimsenin göremeyeceği bir yere çekecek ve ağzını arayacaktık. Gerekirse dövebilirdik bile ama o bize bir şey anlatmadan yanından ayrılmayacaktık.
Ablam ise tabii ki bu işten de geri kalmak istemediğinden ben telefonumdan ablamı gizlice görüntülü arayacak, ablam açacak ve ablam kendisinin sesinin duyulmaması için sessize alacaktı, böylece ona ne yapabildiğimizi biraz olsun gösterebilecektim. Ardından Dicle’yi çekiştire çekiştire partiden uzak bir yere götürecektik, yani ablamın bizi beklediği yere.
“Tamam, Rana, daha fazla kahkaha atıp Masal’ı sinirlendirmeyi keselim ve çay demleyelim, yanına da cips falan alır yeriz,” dedi ablam ve ben de ona sordum. “Evde hiç cipsimiz kaldı mı?” Ablam bana bakarak ayağa kalktı, ardından mutfağa doğru ilerleyerek dolapları ve çekmeceleri karıştırdı. “Dört paket var, birisi baharatlı, diğeri klasik patates cipsi, üçüncüsü ketçaplı ve sonuncusu da peynirli,” dediğinde Rana’nın yüzünü buruşturduğunu gördüm. “Bana lütfen peynirli cips deme, onun yüzünden gece boyunca kustuğum olmuştu.” Benim bile midem bulanmıştı.
“Merak etme Ranoş, ben peynirliyi yerim, zaten favori cipslerimden birisi de peynirli!” Ablam, saçma sapan bir takma isim olan Bero’dan sonra şimdi de Ranoş’u mu bulmuştu?
Ablamın sanırım takma isim takma sorunu vardı.
“Ranoş mu, Öykü, o nasıl takma isim?” diyerek gülmeye başladı Rana ve ben de Rana’yı başımla onayladım. “Az önce de Beren’e de Bero ismini takmıştı,” diyerek ben de kahkahalarla gülmeye başlayınca bu sefer ablam benim yaptığım gibi gözlerini devirdi. “Tamam, tamam, bir daha takma isim takmam, ne kadar abarttın?” dedikten sonra cipslerin hepsini getirdi, masaya koydu, televizyondan bir korku filmi seçtik ve ablam, tekrardan mutfağa gidip çay demledi. Biz de çay demlenene ve ablam yanımıza gelene kadar Rana’yla sohbet ettik, gülüştük ve yarın akşamki partide neler yapacağımızı, nasıl eğleneceğimizi düşünüp konuştuk.
Birkaç dakika sonra ablam bir tepsiyle yanımıza geldi, bize çayları dağıttı, yanında patlattığı patlamış mısırları koydu ve filmi başlattı, biz de hemen gözümüzü filme odakladık. Film güzel başlamıştı, bir kızın ölmesine aylar kala yaptığı hobileri anlatıyordu fakat onu izleyen maskeli bir adam vardı, onun katil olduğundan yüzde yüz emin olmuştuk.
“Bence şimdi kızın yanına gidecek, arkada çalan gerilimli müzikten belli,” dedi Rana ve ağzına iki tane patlamış mısır atıp üstüne baharatlı cipten bir tane eline aldı. Ablam ise Rana’ya bakarak, “Rana, baharatlı cips paketindeki cipslerin neredeyse hepsini sen yedin, bu kadar fazla mı seviyordun?” dedi ve bana döndü. “Aynı senin gibi Masal, resmen bir ayı,” diyerek güldü, biz de Rana’yla ona bakarak göz devirdik.
“Abla, en azından senin gibi kış uykusuna yatan bir ayı değilim,” dediğimde Rana gülerken ablam da sinirle bana laf söylemekle yetinebildi.
Bu gece, sürekli yorgun ve uykusuz geçen gecelerimin aksine benim için çok eğlenceliydi.
***
Gözlerimi evin penceresinden vuran parlak güneş ışıklarıyla açtığımda ilk gördüğüm görüntüyle dehşete düşmüştüm, biz dün gece ne yapmıştık böyle? Ev, ev olmaktan çıkmış ve resmen pis, kokulu ve berbat bir hapishaneye dönmüştü.
Yorgun gözlerimi iyice açarak etrafı daha net gördüm ve yanımda uyuyan iki kuzene bakarak güldüm, benim omzuma yaslanarak uyumuşlardı. Onlara birkaç dakika daha baktıktan sonra içimden bu evi nasıl toplayacağımızı düşünüyordum ve bu yüzden ablamlar uyanmadan önce işe koyulmaya karar verdim.
Her ne kadar üşensem bile mecburen ayağa kalktım, yerdeki cips paketlerini topladım, boş bardakları kırmadan elime aldım ve yerleri bir süpürgeyle silmeye başladım. Annem benim, ablamla Rana’nın uyuyan ve bu evin hâlini görseydi büyük ihtimalle bu evden kovulmuş olurduk ya da annem kalp krizi geçirebilirdi.
Tam tamına yarım saat boyunca üşenerek evi temizledikten sonra geriye sileceğim tek bir yer kalmıştı ve o yer de dün bizim umursamadan keyifle döke saça mısır yiyip çaylarımızın yanında yediğimiz cipslerle kirlettiğimiz kırıntılarla dolu o masaydı. Orayı da üzerine cips paketlerini toplayıp yerine az önce yerleştirdiğim süs eşyalarını ve örtüyü tekrardan kaldırmak zorunda kaldım. Ama neyse ki dün de aptallık yapmayıp üstündeki örtüyü ve süs eşyalarını kaldırmıştık yoksa annemin değerli örtüsü de cips kırıntılarıyla kirlenebilirdi.
Her yeri silip süpürdükten sonra kendimi sanki çok büyük bir iş başarmış ve tam bir gün boyunca yılmadan temizlik yapmış gibi hissetmiştim ve aklıma gelen bu aptal düşünceyle sırıtmadan edememiştim.
“Masal.” Ablamın uykulu sesini duyunca ona doğru döndüm ve elimle evin temizliğini gösterdikten sonra ablama tekrardan baktım. “İlk önce o uykulu gözlerini aç ve beni dinle, ev resmen az önce bir çöplükten farksızdı,” dediğimde bu sefer Rana da esneyip bana uykulu gözlerle baktı, ardından gözlerini ovuşturdu. “Ne olmuş ki eve?” Resmen içki içmiş gibiydi.
“Az önce uyansaydınız büyük ihtimalle evin hâlini gördükten sonra dehşete düşerdiniz, bir evsizin evinden bile daha kirliydi!” Rana bir bana bir eve göz gezdirdikten sonra ilk önce karışmış saçlarını kaşıdı, daha sonra anlamaz bir şekilde sordu. “Ev niye dediğin gibi kirli değil?” dediğinde şaşkınlıkla ağzımı aralamıştım, bunlar ben uyurken gizlice içki falan mı içmişti. “Dalga mı geçiyorsunuz?” diyerek gülmeye başladım ve daha sonra elimle alnıma sertçe vurdum. “Siz tam tamına umutsuz vakasınız.”
“Ben içmedim ama Rana’yı bilmem,” dedi ablam ve ikimiz gülmeye başlarken Rana da anlamaz gözlerle bize bakınca durumu açıkladım. “Ev az önce gerçekten de bir çöplükten ibaretti ama ben tam yarım saattir bu evi silip süpürmekle uğraşıyorum. Sen ise saçma salak sorular soruyorsun Rana, doğrusu birden içki içtiğini düşündüm,” deyince beni başını sallayarak anladığını belirtti. “Ya kusura bakmayın, ben uykusuzken biraz sarhoş gibi davranabiliyorum.”
“Biraz?” diye sordu ablam, Rana ise gülerek cevap verdi. “Tamam, kabul ediyorum, biraz fazla garip davranabiliyorum,” dedi tekrardan gülerek ve bize baktı. “Ee, kahvaltı etmeyecek miyiz?” Ardından parmağıyla karnını göstererek daireler çizdi ve dudaklarımı yaladı. “Karnım gurulduyor, hatta neredeyse açlıktan ölmek üzereyim.”
“Bence de, ama evde yiyecek çok bir şeyimizin olduğunu düşünmüyorum,” dedim dudaklarımı büzerek ve ayağa kalkarak ilk önce buzdolabını kontrol ettim, ardından yiyecek neredeyse hiçbir şeyimizin olmadığını fark ettim. “Lanet olsun,” dedim ve ekledim. “Markete gitmem gerek, atıştıracak bir şeyler alıp yeriz,” dediğimde Rana hızla kafasını iki yana salladı, ben ise Rana’nın bu hâline gülmüştüm. “Hayır, anneme hiçbir yere gitmeyeceğimizi ve evde oturacağımızı söyledik.”
“Rana, sorması ayıp ama… Sen salak mısın?” dediğimde ablam yüksek sesle bir kahkaha patlatırken Rana farkına varıp kendi aptallığına gülmeye başladı ve eliyle alnına vurup, “Ben uykusuzken neden bu kadar aptal oluyorum?” diyerek kendine söylendi. Ardından bana baktı. “Doğru, ben gidemezsem bile sen gidebilirdin, ama tek başına mı gideceksin, ya başına bir şey gelirse?” Sanırım Pelin teyze de bu kadar meraklı ve endişeli bir insan olduğundan Rana böyleydi, annesine çekmişti.
“Bir şey olmaz, hemen gidip gelirim, yakın zaten.” Ardından üstüme hava soğuk olmadığı, aksine güneşli ve sıcak olduğundan üstüme bir şey almadan saçlarımı lastik bir tokayla toplayıp ablamla Rana’ya bir şey bile demeden evden çıktım. Markete doğru koştururken elimle dağılan saçlarımı düzelttim ve tekrardan yoluma devam edip birkaç dakika sonra ise marketin önüne vardım.
Marketin bizim eve yakın bir mesafede olması bizim için iyi oluyordu.
Özellikle de üşengeç olan ben için.
“Yoruldum,” dedim nefes nefese ve kendi kendime, ardından markete girip elime bir sepet alıp ihtiyacımız olan tüm malzemeleri sepete doldurdum, böylece paraya kıymış oldum.
Malzemelerin parasını ödedikten sonra dışarı çıktığım anda yerdeki büyük bir taşa ayağım takıldı ve elimdeki poşeti düşürüp kendim de poşetle birlikte düşerken omzumdan bir el tutup tişörtümden çekiştirerek benim tekrardan dengemi sağlamamı sağladı, ben de arkamı dönüp ona güler yüzle bakarak, “Teşekkür ederim,” diye mırıldanacakken o yüzle karşılaştım.
Evet, yine o aptalla karşılaşmıştık. Zaten okulda gördüğüm yetmiyormuş gibi şimdi de tam karşıma çıkmaya başlamıştı.
“Ne işin var senin burada, her gün seninle mi karşılaşacağız biz?” diye sinirle soludum ve ona bakarak, “Ayrıca tişörtümü çekiştirmeyi bırakırsan sevinirim,” diye söylendim ama aslında beni tutmakla iyi etmişti yoksa yerde aynı bir reçel gibi ezilebilirdim.
Ama sonuçta o benim bir düşmanımdı ve birbirimizden nefret ettiğimiz için ona güler yüzlü davranamazdım, zaten o da bana karşı güler yüzlü değildi. Aksineydi.
“Düşecektin ama bana teşekkür bile etmiyorsun, ne kadar da nankörsün, Masal,” dedi ve içi malzemelerle dolu poşetimi bana doğru uzattı ve ben de hızla ondan poşeti alırken birden poşeti geriye doğru savurarak benim almamı engelledi.
Bunu yapacağını tahmin etmiştim. Aynı burada yaptığı gibi okulda da teneffüs zili çaldığı gibi benim kalemliğimi çalar, oradan oraya fırlatarak benimle alay ederdi. Sürekli benimle dalga geçtiği için onu asla affetmemiştim ve aramızda bir düşmanlık olduğunu ikimiz de gayet iyi biliyorduk ama Arda Bey, hâlâ bu davranışlarına devam etmekten hiç çekinmiyor, aksine keyif alıyordu.
“Kes şunu, Arda,” diye sinirle söylenerek poşete uzanmaya çalıştım ama çok geride olduğu için kolum yetişmiyordu, boyum kısa değildi de!
Orada, marketin önünde birkaç saniye daha benimle uğraşıp vaktimi çalarken artık ona çok sinirlenmeye başlamıştım ve birden bacağımı karnına doğru geçirerek ona sert bir tekme attım, ardından yüzüme keyifli bir sırıtış yerleştirip poşeti elinden rahatlıkla aldım. O ise yere oturmuş, acıyla karnını tutuyordu. “Masal! Sen böyle tekme atabiliyor muydun?” dediğinde gülümsedim.
Bundan fazlasıyla keyif almıştım.
Acı çekmesi beni mutlu etmişti ama o da hak etmişti, bu benim suçum değildi. Kendisi benimle uğraşmak istemişti ve şimdi burada, bu marketin önünde karşılığını alıyordu.
“Seninle de sanırım bu marketin önünde karşılaşmaya artık alışmam gerekiyor, üçüncü kez de karşılaşırsak bu sefer artık şaşırmam,” dediğimde acısı geçmiş olacak ki sırıtarak bana baktı. “Dün geceden bahsediyorsun,” dediğinde ben de gülümsedim. “Aynen öyle.”
“Bari dün sizi kurtardım, diye bana teşekkür etseydin, ablanı örnek al biraz. O senin gibi nankör değil, hemen teşekkür ediyor ama sen? Sen ablan gibi saygılı değilsin ve nankörsün, bana bir kez bile teşekkür etmedin,” diyerek somurttu, daha doğrusu yüzünü asmış gibi yaptı ama keyifli görünüyordu. Onun da en az benim kadar keyifli olduğunu gördüğümde kaşlarımı anlamaz bir şekilde çattım ve merakla, “Neden bu kadar keyiflisin?” diye sordum.
“Seninle uğraşmak ve dalga geçmek hoşuma gidiyor çünkü,” dediğinde artık dayanamadığım için ona bakarak öfkemi kustum: “Neden, neden, neden? Ne sebeple bir insan, karşısındaki insandan dalga geçmekten keyif alır ki? Tamam, ufak tefek şakalarla herkes eğlenebilir, sen de bana yapabilirsin ama sen beni aynı zamanda küçümsüyorsun! Her derste alay ediyorsun, iyi olmadığımı söylüyorsun ve sırf bu dediklerin yüzünden benim özgüvenim kırılıyor. Sırf senin gibi erkekler yüzünden bizim kalbimiz kırılıyor, karşındaki kişiyle alay ederken onun da bir insan olduğunu, her insan gibi duygulara sahip olabileceğini ve kalbinin kırılabileceğini hiç mi düşünmüyorsun, düşünmüyor musunuz? Gerçekten mi?” dediğimde afallamış gibi görünüyordu.
Ama ben buna rağmen hâlâ içimde kalanları ona doğru kusmak istediğimden yine öfkeyle konuşmaya başladım: “Bunun ne kadar yanlış bir şey olduğunu bilmiyor musun Arda, duygusuz musun sen? Ben hiçbir insana karşı nankör değilimdir, ama karşımdaki sen veya sevmediğim bir insansa işte o zaman nankör olabiliyorum. Evet, sana nankörlük ettim ama sen de bana kötü davranıyorsun, yani zorbalık yapmış oluyorsun ve bu yüzden sen de duygusuzun tekisin! Lütfen, bana bir daha böyle davranma ve şu aptalca şakalarını kes,” dediğimde Arda bana bakıp başını iki yana salladı. “Sana inat, sana böyle davranmaya devam edeceğim, Masal.” Şok içerisindeydim, nasıl bu kadar kötü kalpli olabilirdi ki?
Ona son kez baktım ve öfkeyle, “Duygusuz!” diye bağırıp arkamı döndüm, ona bir kere bile bakmadım çünkü onun yüzünü bile görmek istemiyordum ve onu arkamda bırakıp çekip gittim. Sanki çok umurumdaydı da ben ona laf anlatmaya çalışıyordum! Onun umurunda bile değildi ki, yapmaya devam ediyor ve hiçbir şeyi anlamıyordu!
DUYGUSUZ! Bu kadar, sadece bu, Masal. Ona laf anlatmaya çalışma, zaten o seni anlamaz, diye bağırdı iç sesim ve ben de ona hak verip bu olayı unutmaya, aklımdan çıkarmaya karar verdim.
Arda benim kalbimi bu sözleriyle gerçekten kırmıştı. Farkında mıydı, değil miydi bilmiyor ve umursamıyordum. Ama bildiğim bir şey vardı: Arda’nın bu yaptığı gerçekten çok yanlıştı.

