"Londra uçağı birazdan inişe geçecek. Londra uçağı birazdan inecek."
Hostesin itici sesi ve 20 den fazla diliyle kafamı yerleştirdim önümde ki koltuktan kafamı kaldırdım. Az daha öyle kalsaydım muhtemelen boyun fıtığı geçireceğimi düşünürdüm. Oturduğum yerde bağladığım kemerleri açarak aynı anda esneyerek ağrıyan kafamı cama doğru çevirdim. Karşınızdaki manzara hayal edemeyeceğinizden çok daha güzel. Yemyeşil ağaçlarla dolu sarayın asaleti insanları etkilemekle yeterli kalıyordu. Sarayın o deformasyonu duvarlarını yemyeşil sarmaşıklar dolamıştı. Uzaktan bakılınca rapunzel'in kulesini anıyordu.
"Bakarsanız Lavabonun kapısı açılmıyor. Çok acil!" hayda uyanır uyanmaz Nereden çıktın kadın mı? Kadının boğucu aynı zamanda itici sesiyle bakışları o güzel manzaradan mahrum bırakıp kadının tam suratına dönüştüm. Lavabonun kapısı az daha zorlasa neredeyse kırılacaktı. Kadının muhtemelen kilitli olduğunun bir anlamı yoktu. Kapıyı birkaç kez denersin bakılıp açılmıyor demek ki kapı kilitliydi. Ya arıza vardır ya da benimki dışında bir açıklama.
"Kızım sen bi baksana görevliler yok herhalde" Dur beni mi kastediyor o kadın? Allah'ım bildiğin günahım?
"Ben mi. Ben o kapıyı açamam ki." Açamam çünkü ben kilitlendim.
"Denemden bilemezsiniz. Açamazsınız başka yerden açamazsınız? Gel şu kapıyı açmama yardım et. Nasıl kilitlendilerse artık yapıştırıcıyla mı silikonla mı?" Hıhı sen git bir de nasıl kilitlendiğini amire sor. O sana kilitlemeyi öğrettiği gibi açmasını da öğretir. O zaman belki de açılırsın kapıyı. Yine de Eyvallah abla. Bizim işimiz.
Hayatımda her zaman en derin nefesi verdim. Yerimden ağır bir şekilde kalktım ve sol arkamdaki kadının yanından gittim. Yaşlı olarak genç görünse de bölgede ki hafif kırışıklar oldukça yaşlı olduğunu gösteriyordu. Özellikle bu kadar yakından bakın..
Yalandan sade inansın diye bir iki kere kapı kolunu aşağı yukarı çekiştirdim. Kadın ise orada bir eli karnında buruşuk yüzünü daha fazla buruşturarak kıvranıyordu. Bir yandan da bana söyleniyordu.
"Ablacım hem açtırıyorsun hem de diyorsun sanki kapıyı ben kilitlemişim çok kolaysa gel sen aç." Kadına bak ya beni o güzel manzaradan mahrum bırakmak için hem yaralı hem güçlü.
"Ay tamam çık bir işi beceremedin iyi ki bir kapıyı açacaksın. İnmez hemen bu uçaktan şikayette bulunacaksınız. Özellikle de kapıyı kilitlemenin" kolumdan beni yönlendirerek kendisi kapının önüne geçti. Arkadan bakılınca saçlarının boyandığı çok belli oluyordu. Saçları bakır rengindeydi. Uzun zaman önce boyatmış olacak ki diplerinden beyazları çıkmıştı.
"Lanet olası kapı. Açıl artık. Kahretsin Kırılmaksan hemen açılsan iyi olur" Kadın deliriyordu. Yaşı fazla ilerlemiş olacak ki şizofrenliği vardı. Kapıyla konuşuyordu.
"Ablacım kapı kolu mu ikna etmeye çalışıyorsun? Üzgünüm ama kapı sadece seninle değil kimseyle konuşamıyor. Belki sana konuşuyordur orasını bilemem." Bu kusurlar bana bile komik geldi. Kadının duymayacağını umarak hepsini kıkırdadım.
"Sen sanki açmayı çok açık ya öyle konuşabiliyorsun" E kilitlemeyi biliyorsam açmayı da bilirim. Sonuçta amir kapı kilitlemede uzman ve neredeyse onun elinde büyüdüm.
"Bir dakika.." Burnunu Kapıya yaklaştırdı. İki kere nefes çekip kırışıklarını buruşturdu. Tekrar burnunu yaklaştırdı ama bu sefer kusacakmış gibi öğürerek geri çekildi.
"b- parçacıkları ne durumda? Sanki... Çürük... Yumurta yok... Yok yok şey... E- Ceset! Evet olay cesetleri." Evet kadın, içinde cesetler var ve ben Sedat'ın söylediğine göre bir seri katil olduğum için çok normal.
"Ablacım ne cesetleri?" Evet yoksa neden kilitleyeyim? Sırf pis koktuğu için kilitledim canım başka bir şey için değil.
"sus çok konuşma. kendi küçük kapısını açmayı bilmiyorsun da bu işlerin iyi olduğuna bakıyor da. Çenen de maşallah çok düşük." Evet insanı öldürmeyi çok daha iyi biliyorum ama kendim kilitlediğim kapıyı açamıyorum Var mı bir diyeceğin?
"Tamam ablacım hadi git yerine otur artık bana da laf yetiştirmeler" aynen Eflal devam et dağıtır.
Kadın söylemişmi duymuş olacak ki söylene söylene teknolojik en öndeki koltuğa doğru kıvrana kıvrana perspektif. Ben de derin bir oh çekerek yerime geçtim. Kemerimi bağlamadan önce ki rahatlık ile camdan manzaraya baktım. Önceki o muhteşem saray geçmişi, Uçağın geleceği pistine gelmişti. Koltuğuma iyice sığınarak kemerimi bağladım.
"Londra uçağı inişe geçerken lütfen kemerlerinizi çalıştırmayınız. Londra uçağı iniş yapıyor lütfen emniyet kemerlerinizi takın. Anlaşılan kırk tane dille söylemen gerekmiyor.
Karnımda derin bir ağrı hissettim. Elimi karnımda gezdirerek ağrısını geçirmeye çalıştım. Geçmiyordu! Yerimde acı içinde kıvrandım ama kemer rahat oturmama izin verilmedi. Kemer... Doğru ya. Kemer nedeniyle ağrıyor olabilir. Hızlı bir şekilde kemerimi açmaya çalışırken uçak aniden bir şekilde aşağı inmeye başladı. Karnımda ki ağrı daha da arttı.
"Kahretsin. Sizin uçağınıza da kemerinize de" Ne kadar uğraştıysam da bir türlü açamadım. Ağrım gitgide daha da çoğalıyordu. Lanet olsun! Midem de bulanıyordu. Az sonra ciddi bir şekilde panik atağımı tuttum. Anlaşıldı... Hostesi çağırmaktan başka bakım kalmadı.
"Bakar mısınız? Bakar mısınız?" gelin artık be ya ne kadar bekliyorsunuz. Şu an o yaşlı kadına biraz da olsa hak verdim.
Hostes ağır adımlarla yanıma doğru ilerlemeye başlamıştı. Sonunda! Yanıma tam yaklaşmasını bekleyemezdim. Çünkü tam bir yolda yürüyordu. Belki de daha yavaş.
"Şey ben soğuk bir su isteyecektim" Karnının ağrısı bir yana midem de yanıyordu. O yüzden soğuk su istedim.
Hostes bana kaş göz yaparak sonunda yanıma gelebildi. Harbi ki yanıma tam gelmemişken ama koltuğuma az bir mesafedeyken söylemiştim. Duyulmaması yüzde bir olasılık olmalıydı. Kadın yüzde doksan sağırdı.
"Midem yanıyor da soğuk su isteyecektim. Hızlı olursa sevinirim" Hızlı mı? Kadın bu şekilde ilerlemeye devam ederse rekorlar kitabına girecekti.
"Nasıl istersen hanımefendi" Soğuk su isterim canım başka bir şey değil.
"teşekkür ederim" Ulan artık git de suyunu getir.
Kadın ağır adımlarla sonunda burada uzaklaşıp bilmediğim bir yere girdi. Büfedir düşünürken uçak düz bir hal almıştı. Bu saye de de de karnının dağılmaması biraz da olsa azalmıştı.
⁋
Uçak sonunda düz bir şekilde piste inmişti. Bir an önce sıkı olan kemerimi açan 'özgürlük! diye bağırmak.
"Uçağımız indi lütfen kemerlerinizi açın! Aksesuarlarınızı burada bırakmayacak şekilde toplayınız! Uçağımız indi, lütfen kemerlerinizi açın ve aksesuarlarınızı bırakmayacak şekilde toplayınız.
"Bunlarda bir cümleyi 20 den fazla dilde söyleyebilseler ölecekler" Kemerimi sakin bir şekilde açıp açarak çalıştırırım. Etrafıma bakınca kapıdan çıkmak için insanlar birer birer katlanıyorlardı. Arkama bakarken biri kadın biri erkek olmak üzere iki tane görevli lavabonun kapısını açmaya çalışıyorlardı. Kahretsin! Bir an önce uçaktan ayrılmam gerekiyordu. Hızlıca çantamı oradaki koltuktan alarak hızlı adımlarla dördüncü sırada yer alıyor. Sırada beklersem bir an önce geçmem gerekiyordu. Ne olayları bilmeyerek elimine ederek çantama atıp polis kartımı çıkardım. Ön kişiselda ki görevlinin yanında giderek kartımı gözünün içine soktum. Görevli başını sallayarak geçmeme izin verdi. Kapının dışında ki kaydıraktan kayarak adımı ilk dışarı atan ben oldum.
"Sonunda temiz hava. ohh" Temiz hava bana çok iyi gelmiş karnının tutturacağı da geçmişti de o hostes suyumu uçağı medeniyetten önce getirseydi daha önceden geçmiş olacaktı. Neyse ki geçmişti. Uçağın yanından uzaklaşarak telefonumu çıkardım. Arjundan 7 cevapsız arama. Hangi ara bu kadar çok aramıştı. kulaklığımı kulağıma takarak Arjun'u kurdum. 2.Çalışta açtı.
"Sonunda değişiyor. Öldün sandığı. Neden açıldının telefonları kaç defa aradık seni"
"Arjun uçakta nelerle uğraştığımı bi görseydin anlardın neden açamadığımı. Ayrıca duysaydım veya görseydim açardım. Ne yazık ki hiçbiri olmadı. Konum at!" En sevmediği şeyi yaparak yüzeyini kapattım. Çünkü o da bana aynısını yapıyordu. Hiç sevmediğim şeyi.
Kulaklığımı telefondan ayırdım de arka cebime koydum. Yavaş yavaş bekleme salonuna gittim. Tam oturacağım anda telefondan haber sesi geldi. Arjundan geldi diye düşünerek telefonumu arka cebimden aldım ama arjun'un aksine tumblrdan gelmişti. "İsimsiz kullanıcı hikayenizi beğendi" Evet uçakta görüntülerin takılı olduğu o muhteşem manzaranın fotoğrafını çekip uçağın inceleyebilmek için fotoğrafını çekip tumblr'a göndermiştim. İsimsiz kişilerin hesabına katılır. profil fotoğrafı gerçekleşen ünlü biri gibi duruyor. Takipçi sayısı 2MN üstündeydi.
'Yaşamayı istemeyen biri için doğum günü fazlaydı' Biyografisinde neden bu yazıyor ki? Yaşamayı istememek mi acaba? Bir insan neden yaşamak istemiyorsun ki? Bana göre yaşamak en güzel şey. eğer yaşamasaydı dünyanın bu güzelliklerinden mahrum kalırdık. ailemi tanıyorsam da onları çok seviyorum. Aynı zaman da yaşamayı da.
Kendi kendime yazdığım senaryoları bitirdikten sonra profilini aşağıya kaydırdım. Fotoğraflar bölümünde sadece bir tane fotoğraf vardı. Bakmalı mıyım? Hayır Efla bakamazsın! Ama meraktan patlarım. Hadi Eflal yaparsın. Aç şu fotoğraf. Tamam yeter açıyorum. Fotoğrafın üstüne tıkladım. Fotoğrafın geldiği ani bir şok dalgası. Ben kendi fotoğrafını çıkarıyordum ama karma karışık bir fotoğraf çıktı karşıma. kişilerin mi kendisinin mi yoksa kardeşinin mi? yok yok çizdiği resmin herhalde. Aman Eflal sana ne kiminse kimin. Sana ne senin hikayeni beğenen isimsiz kullanıcı isimli adamdan be. Sen görevine odaklan. Yoksa aileyi bulmayı seni yaşatmaktan daha iyi ederler sonra öldürün beni diye yalvarsınlar. O yüzden uslu dur yaramazlık yapma! "Sevgiliç sesim konuşman bittiyse devam edebilir miyim?" İsimsiz bilgi hesabından çıktım ve telefonumu bu sefer ön cebime koydum. "Hay ben başarmayı" Telefonumu cebime koyar ve sesi geldi. Arjundan konumdaydı. Konuma tıkladım ve karşıma saçma sapan bir şey çıktı. Yabancı isimler muhtemelen Londra'nın ilçeleri. Ealing, Brent, Camden ve Soutwark. Bunlar Londra'nın ilçeleri olmalı. İyi de ben hangisine gidiyorum. Haritalardan whatsapp'tan Arjun'un numarasına tıkladım.
"Arjuncuğum bana konum atmış iyi güzel ama ben Londra'da da yaşamıyorum. Bu ne saçma sapan isimleri. Londra'nın ilçeleri midir nedir? Ben hangisine gideceğim?" ve evet gönderildi.
3 dakika önce görüldü
" lan çocuğu ne görüldü atıyorsun yazsana hangisine gideceğim?"
2 dakika önce görüldü
Arjun bey yazıyor...
"Eflal! bi sus verilecek. Ayrıca öyle lan lı manlı konuşma ağzını yırtarım senin. Ayrıca o çok sevdiğin Efenden ayrılmam seni ve çalıntı telefonunu aldığını senin :)" bak sen, beni Efeyle vurmaya çalışıyor. Efe ile geçişten teneffüste sürekli karşıma çıkan çocuktu. Bir ara cesaret edip yazmıştım. O gün bu güne kadar konuşuyoruz. Sevgili oldukları ama çok yakın arkadaşları da yok. Çok önemli bir şey olduğunda felan yazışıyoruz. Aslında ben onunla çok konuşmak istiyorum. Ama benimle konuşmak istemiyorsun. Ben onunla dolu dolu sohbet etmek ama istemiyorum. Ben onun talebi, Gözlerini, Saçlarının talebini, Yan yana durursak nasıl görüneceğimizi, insanların bizim yurtdışından ayrılacağını, gülmesini sözün kısası her şeyi merak ediyorum. Onu merak ediyorum. Ne yaşadığını, şu anda üşüyor mu üşümüyor mu, Bir bütünün ihtiyacı var mı?.. Merak ediyorum arkadaşlar.
"Tamam uzatma hangisine gideceğim onu söyle"
"Tamam sinirlenme:) Brent'e gideceksin. Kolay gelsin küçük sıçan. Ölme! Ölmek çaresizliklerin işidir. Sen çaresiz değilsin. Biz varız." Arjun'un son mesajı okuduktan sonra telefonundaki sinirle konumlara yayıldı. Telefonun ekranına o kadar sert dokunuyordum ki ekran kırılacaktı. Arjun'un aktardığı şekilde Brent'e tıkladım. Karşıma saçma sapan bir yol tarifi çıktı. İyi güzel de ben gideceğim neyle, nasıl gideceğim? Arjuna yazsam mı acaba yoksa otobüsle mi gitsem? Hayır Arjun'a yazamazdım yoksa yine beş saat konuşacak. En iyisi ben otobüslerle gideyim. İyi de otobüs durağı nerede? Eflal illa Arjuna yani yazacaksın. Telefonumdan Arjunun numarasına numarasına. Ekrana çok sert dokunuyordum biri dışarıdan beni böyle görse telefon kullanmayı bilmiyordur kadar sert basıyordum.
"İnan ki sana yazmak hiç istemiyorum ama ben tam olarak neyle gideceğim?"
az önce görüldü
Arjun bey yazıyor
"inan ki ben de senin mesajına cevap yazmak istemiyorum. Şu an tam olarak neredesin. Eğer bekliyorsan dışarıda çık ve orda bekle." Peki tamam sakin ol!
"Cevap vermek istemesen de vermek zorundasın çünkü sana bir soru sordun. Ayrıca dışarıda bekleyip de n'yapıcam?"
"Sen de onu bana sormak zorunda değilsin git Sedat'ı ara. Çık dışarı bekle Eflal uzatma!"
"Emredersiniz beyefendi. Emriniz olur."
Telefonumu cebime koymak yerine elimde tutmak ve çantamı yerden alarak çıkışa yürüdüm. Çıkış kapısının önüne gelince kapının tam uzunluğu ki depolama birimlerini beklemeye başladım. Yaklaşık 5 dakika sonra önünde gri renkli markasını bilmediğim siyah camlı bir araba durdu. Çok yeni ve şık olmasa da sıcaklıktaydı. Arabanın sürücü kapısından iri bir adam çıktı ve kapının önünde beklemeye başladı. Etrafa biraz göz gezdirince gözler beni buldu. Yanıma tam yaklaşmamışken bir şeyler homurdanmaya başlamıştı. Tam yanıma gelecekken noktada ve bölgede devam etti.
"Eflal hanım siz misiniz? Beni Arjun bey gönderdi sizi almam gerekiyormuş." Sesi çok hırıltılı ve kalınlaşıyor. Herhalde 60'lı yaşlarda bir adamdı.
"Evet Eflal benim." Oldukça uzun konuşmamı izledikten sonra adamın izlediği arabanın yolcu koltuğuna doğru genişliğim. Tam yolcu koltuğunun kapısını açarken arkadan bile geldiğimi hissettiğim adam kapısı açıldı. Hiç utanmamaktan arabaya bindim ve adam arkamdan kapıyı kapattı. Kendisi de sürücü koltuğuna geçinceye kadar her yıl körüklenmiş olacak ki çok hızlı bir şekilde devam edecek. Sonunda araba siyah renkli bir garajın önünde durdu. Sürücü koltuğunda ki adam eli cebine atarak içinden bir anahtar çıkarıldı ve yüzünü hiç döndürmeden döndürme bana uzattı. Biraz yanıt verdikten sonra elindeki anahtarı alarak arabadan indim ve garaja doğru yürüdüm. Garajın kapısının önündeyken arkadaki araba bir çırpıda yok oldu. Elimdeki tuşların tuşlarına baktım. O kadar tuş ve anahtar vardı ki hangisine basacağımı garanti ediyordu. Rastgele bir tuşa bastım ve bir anda garajın kapısı yüksek bir gürültüyle açıldı. Daha içine bile baktığında o kadar şık ve güzel arabalar vardı ki hangisini bineceğimi seçemiyordum. Nihayetinde şık arabaların onu birleştirerek garajın içine giriyor. O kadar arabanın içinde gezerken gözüm mor renkli spor arabaya takılır. Yanına doğru ilerleyen renginin kaplanıp kaplanmadığını merak ediyorum. Yanına varınca ortadan arabanın mor renginin üstünde gezdirdim. Evet giymişti ama çok şıktı. Elimdeki anahtarlara bakış rengi ya siyah ya da griydi. Sadece biri kırmızı renkliydi. Kırmızı renkli anahtar garajın kapısının anahtarından çıkararak Sürücü koltuğunun kapısındaki anahtarı yerine taktım. Açıldı! Büyük bir heyecanla arabaya bindim ve kırmızı anahtarın yanındaki mor anahtarı çalıştırmayı takarak arabayı çalıştırdım. Gaza hafif şekilde çalıştırıldığında arabayı park ettiği yerden çıkardım ve çıkışa doğru sürdüm. Garajdan çıkınca arabadan hiç inmeden Garajın anahtarının üstünde ki mor tuşa geçerek garajın kapısı kapandı. Tüm anahtarları arabanın torpidosuna koydum. Bir yandan da telefonumu çıkararak Arjun'un gücü yetti. Karşıma çıkan ilçelerden Brent'e tıkladım. Şu anda ki konumuna göre çok yakınımdaydı. Yaklaşık 3 km uzaklıkta. Telefonumu arabanın saatinin olduğu yere taşımak hem konumu siriden dinliyor hem de gaza sonuna kadar basıyordum.
"Herhalde bulunuyordu. Sonuçta konum tam olarak burada gösteriyor." Arjun'un attığı konum beni, tam şu an desteklediğim noktayı gösteriyordu. Direksiyonun ayarlarını koyduğum telefondan konum için açtığım siri aynı şeyi tekrarlayıp duruyor, beni de tedirgin ediyordu.
"Varış noktasına ulaşıldı. Varış noktasına ulaşıldı"
Şu an tam olarak bağlım yer, konumun beni getirdiği yerin tam üstünde gelişmelerm. Arabanın sağ camından arızalara karşı dayanıklı, yıkık dökük bir tek tarihi ev vardı. Dışarıdan öyle kötü durumda ki perdeleri yırtılmış, kapıyı kurtçuklar delik deşik etmiş, evin çevresi rutubetle kapalı... Kısacası perili ev gibi bir yerdi. Oysa ki Brent o kadar güzel bir yerdi ki evleri, sokakları, mini tramvayları...Ama bu ev hiç Brent'i anlamıyor. Sonunda tüm cesaretimi toplayarak arabanın sürücü koltuğunun kapağını değiştirdi ve çıkış adımını attı. Arabadan tamamen ayarlanabilir arabanın kapısını kilitledim. arabanın yanından uzaklaşarak eve doğru perspektifim. Evin bahçesine daha önceki evliliklerinden emin olmak için telefonumu alabilmek için Arjun'un numarasına tıkladım. Bu sefer çok uzatmayarak konuşmayı kısalacaktı. Mesaj yazma yerinin yanındaki ki fotoğraf bölümüne tıkladım ve evin uzaktan fotoğrafını çekerek Arjun'a gönderdim. Altına ise çok kısa ve öz bir kelime eklendi. Bundan sonra böyle. Beni umursamayan biri için çok fazla vakit harcamadım.
"Burada mı?"
Mesajı gönderdikten yaklaşık 6 veya 7 dakika sonra gördüm. Artık umurumda bile değil ne derse desin onun için değerli zamanımı boşa harcayamam . Üyeliğimin kayıtlarını geri evime döneceğim ve ailemi bulacağım. Bunlarla da bir daha asla görüşmeyecek ve artık bu işlere bulaşmayacaktım.
"Aferin ölmeden bulabilmişsin konumu. Şimdi içeri gir ve o mafya adamının kaldığı odayı bulur yok et! Ve sakın ölme ayrıca arkanda da delil bırakma."
Evet cevap vereceğim. Okumuştum ve gayet de güzel anlamıştım cevapların hiçbiri yoktu. Yaklaşık 20 dk. felan ayakta dikilmekten ayakları uyuşmuştu. Hareket ettirmek için evin bahçesine biraz doğru genişlemem. Tabi Efla kesin hareket etmek için adım atmışsınızdır. Arjun istediği için değil. Sonunda evin kapısının önüne geldiğimde yanma çok kesici bir rutubet kokusu ilişti. Resmen kusmak için korumak zor kullanıyorum. Bir elimle burnumu kapatarak diğer elimle kapıya hafifçe dokundum. Çok hafif dokunmama rağmen kapının gıcırtısı çok veriliyordu. Bir elimin yandığımda diğer elimle kapıyı iyice iterek içeri ilk adımı attım. Evin içi dışarıdan daha berbattı. Bu kadar ayrılmanın kokmasının yanında bir de evin içi ayrılması, pencere pervazları örümcek ağlarıyla dolu, yerdeki halı sanki bin sekizyüzlü yıllardan kalma toz, toprak, çamur içindeydi. Etrafıma biraz bakındım ama fazla zaman kaybetmemem gerekiyordu. Daha çok iş vardı. Çantamın altında ki bıçağı sertçe çıkarıp kendim siper ettim. Sessize evin içine tam girerek ilerlemeye başladım. Önüme çıkan her kişinin ihtiyacı var gibi dalıyor kendi kendine karşıma bir anda çıkarsa n' elinde olsaydı ki bıçakla sanki karşımda biri varmış gibi sallıyordum. Dışarıdan küçük, tek katlı gibi görünse de evin içi çok büyük ve yukarıdan çıkan bir merdiveni de vardı. Ben ise ilerliyorum. Arkamda neredeyse 5 oda kalmıştı. Ve hiç birinde o mafya babasını bulamamıştım. Evin içinde biraz daha ilerleyince bu koridorun sonlarına ulaşmıştım. Bu oda tam karşımda yukarı çıkan merdivenler ise hemen sağ tarafımdaydı. Bu neşeli güzel bir şeydi bence. Yani benim açımdan. Eğer o mafya burada ise hiç vakit kaybetmeden yok olup yukarı çıkar başka biri var mı diye kontrol edebilirim. Tam karşımdaki değişimin kapısının durması ve içeriden burada olması için dua ediyorum. Duamı geçtikten sonra kapıyı bir hırçınla açarak içeriye daldım. Bir kaç defa çevremde dönerek bakındım ama kimse yoktu. Derin bir nefes alarak odadan çıkmak için arkamda döndüğümde karşımda neredeyse 1.90 boyunda ama göbekli, kıvrımları beyazlamış, tam iki kaşının ortasında büyük bir et beni olan bir adam bana karşı silah doğrultuyordu. O bir korkudan kanım donmuştu. O kadar emindim ki şu an yüzüm bir vampir kadar bembeyaz ve soğuktu. Biri beni böyle görse vampir sanılabilirdi. N'yapmayı bilemeden bir iki adım geri zedeledim ama ayağımın topuğu bir sandalyenin ayağına çarpmıştı. O an ki ayağımın acısı beni biraz olsun kendime getirmişti. Bazen acı insana zevk verebiliyordu.Gözlerimi silahın kenarlarından ayıran ayağımın topuğuna diktim. Topuğum o kadar derin kesilmiş ki kanlar akıyordu. Tam kanayan yerine dokunacakken titrediğini ve döküntülerini ortadan kaldırmak için bıçağı yere düşürdüğümü fark ettim. Karşımda ki adam bana yavaş bir şekilde adım atarak yaklaşırken elim daha fazla titriyor ayağım daha fazla kanıyordu. Sonunda adam tam dibime erişimini çenemden tuttu ve ona bakmamı sağladı. Elinde ki silahın milini sam anlının ortasına yerleştirdi ve yüzüme biraz daha yaklaştı. Aramızda hiç mesafe kalmamışken birbirinden kokan nefesi ciğerlerime doluyordu. Birazdan resmi olarak üst üste kusabilirdim. Adem yüzümden hafifçe çekerek kulağıma doğru yaklaştı. Nefesi çok sıcak ayrıca çok da soğuktu. Çok sayıda ve boğucu sesiyle bir şeyler homurdanırken onu duymuşlardı bile. Tenim beyaz olmuştu. Tek bir cümlesini duyabilmiştim sadece o da zar zor.
"Bu işe hiç bulaşmayacak küçük hanım."
Kulağıma doğru parçalar olsa da nefesi yüzüme çarpıp ciğerlerimi dolduruyordu. Kulağımdan uzaklaşırken bir yandan da nefesini derince veriyordu. İyice yüzümden ve benden uzaklaşınca silahını alnımın ortasından alarak arkadaki bakış doğru çıkıntı. Bense bırakın arkamı dönmeyi parmak uçlarını hareket ettiremiyordum. Artık gözbebeklerimi bile oynatamasam adamını göremeyecektim. Arkamda ki masadan bir bez alarak silahın grubunu temizledi. Ve tekrar karşılaşmaya geçtim. Bu sefer sesli konuşmadu ama sesi bana buğuluydu. Anlamaya çalışmıyorum.
"Korkudan o kadar terlemişsin ki silahımın ucu kesilmişti" Karşımda ki adam diyordu ki terlediğimin farkında değildim. Titreyen ortadan kaldırma işlemini alnıma dokundum. O kadar terlemiştim ki sanki kafamdan aşağı sular dökülmüştü. Karşımda ki adam arasında ki bir karışlık mesafeyi kapatarak dibime geldi ve bu sefer silahın soğuk ormanını tam kalbinin üstüne koydu. Silahın tipisu o kadar soğuktu ki üstümde badi olmasına rağmen soğukluğunu hissetmiştim. O bir silahın soğuk ucu beni tam olarak kendime getirmişti. Aklımdan binlerce düşüncenin geçtiği kafamdaki şeyler bir tür susmuyordu. Adam ise karşımda vursam mı vurmasam mı diye düşünüyor. Gözlerimi elimde ki biçağa çevirdim. Gözlerimi ve kafamı elimde ki bıçağa çevirmemle adam beni boğazımdan tutup ona bakmamı sağlamsı bir oldu. Tam adamlarının gözlerinin içine bakarken sol elimdeki ki bıçağı alttan sağa doğru kullanarak benim sol kıvrımımın arkasında kalan şeridine sapladım. Adam öyle bir bağırıyordu ki kulaklarımı çıkarmak zorunda kaldı. Tam yığdıramasam da göndermesini sağlayabilmiştim. Geri doğru biraz gönderip bunu fırsata dönüştürmek için değiştirdiğim bıçağın ucundan çıkardım ama bu sefer daha çok bağırmaya başladı. Bıçağı sol çıkışı sağ taraftaki bıçağın ucundaki aralık kan kokusu başlangıcını döndürüyordu. Bıçağı sağ ele alarak adam tam evden masadan bir bez alarak odalardan dolaşcasına çıktım. Tam olarak odadan çıktığımda kapıdan biraz uzakta durarak arkama baktım. Adam hayatta duruyordu, direniyor, hatta hayatında bana doğru dönmüş bana doğru düzgün çalışmıyor.
"Ne o sen beni salak mı sandın. Beni silahla korkutabilir mi sanıyorsun? Şansına küs koca adam." Evet canıma susamıştım. Kendimden beş kat büyük adama kafamı kullanıyorum. Madem senin beş katın büyüklüğünde nice onun yerine sen yaraladın. Farkında olup olmadığını bilmiyor musun ama adam benim beş katım büyüklüğünde deyip adamı bıçakladın Eflal, baksana adamından ayrılna. Gözlerimi kırpıştırdığımda çevirdiğimde kırılmış sanki kırmızı su dökülmüşler gibi onun yeri kan doluydu. Gözlerimi diğer bölmeye çevirdiğimde ise adım atmaya çalışıyor. Hadi Eflâl. Çok zaman kaybettin. Artık ne yapacaksan ne yapacaksan, varsa bitir ve git bu yerden. İki gözü de adamı kanlı olan kıvrımda ayırarak elimdeki ki bez ve bıçağa baktım. Hiçbir şeyi bilmeden sol elimde olan bezi yere attı ve bıçakla berabere adamın üzerine koştum. Adam bana doğru olmuyordu artık geri gidiyordum çünkü tam bir deli gibi elimde bıçakla adamın üstünde koşuyordum. Tam adamın geldiği noktada duraksadım ve kafamı sağ noktada eğerek adama "bittin sen" dercesine bir bakış attı ve bıçak bu sefer tam karnının ortasında sapıp geri çıkardım. Sonunda yere yığdırabilmiştim. Adam karşımda kanlar içinde yere yığılırken bir yandan bıçağımı temizlemeye bir yandan ise dışarıya doğru ilerlemeye çalışıyorum. Sonunda odadan kesin çıktığımda evin çıkış kapısından çıkmak için hızlı adımlarla genişliğim. Bir dakika. Ben onun yere parmak izini bırakmıştım ve kapıyı kilitlemeden gizlendim. Hızlı çıkışım doğru ilerliyor bir yandan da çantamdan kapıyı arıyorum. Açık olan kapının başlangıcındaki kilidi sonunda bulabilmiştim. Kapıyı kapatarak kilitlemek için yola koyuldum. Kapıyı Amirin öğrettiği gibi kilitlemeyi ikinci defa başarmıştım. Kapıyı kilitleyerek adım adımlarla evin çıkışına doğru koşuyordum. Evden uzakta kapının önünde biraz soluklandım. Arkamda dönerek arkadaki kapıyı sertçe kendim kapattığım yerde bir elimde titreyen elimde telefon Arjun'a yazmaya çalışıyordum. Kapıyı kapattıktan sonra arabama doğru elimde telefonla önümde bakmadan koşuyordum. Sonunda arabamın önüne geldiğimde tek elimle cebimden anahtarı çıkararak kapıyı genişleterek içeri açar. Arjun'a acil yazmam gerekiyordu ama bu yerde asla başarılamıyor. Buradan uzak bir yere yazmalıydım. Çünkü eğer burada herhangi biri veya polis arabası felan geçerse orada tek şüpheli kişi olmak isterdim. Telefonumu arabanın direksiyonunun ilerlemesi saatin ileriye doğru ilerleterek arabayı çalıştırdım ve oradan uzaklaşıyorum.
⁋
"Hallettim, Ölmedim" Evet oldukça kısa ve öz. Bundan sonra Arjun'a karşı hep böyle yapacağım. Bu kadar emin olma bence Eflal.
"Aferin küçük sıçan sonunda bir işi de doğru düzgün yapabilmişsin. Şimdi eve dön." Bir dakika boyunca. Eflal, bu adam sana iki tane görev vermemiş miydi? Resmen adam ona uzun yazman için emir veriyor sana.
"Nasıl yani? görevim bitti mi şimdi?" Aferin Eflal. Böyle deva. Kısa ve öz cümleler.
"Evet bitti. İkinci görevin tam olarak iptal diyemem ama şu anda iptal. O nedenle uzatma eve dön. Seni bekliyoruz. Anakara için bilet aldım sana. Saat tam olarak 21.30 da ayrılacak. Çabuk ol!"
"Tm" Çok kısa ve öz bravo.
Arabamla İndiğim garajın açılma süreci yukarıda ortaya çıkıyor. Saat şu anda 19.44 idi. Yaklaşık bir buçuk saat kadar zamanım vardı. Telefonumu bu sefer cebime koydum ve tam arabayı çalıştıracakken çözümü çantam geldi. Yan koltuğuma baktım ama yoktu. Nedense hiç endişelenmemiştim. Arkada yolcu koltuğuna baktım. Orada da yoktu. Umurumda aslında yoktu. İçinde fazla bir şey yoktu. Arabayı çalıştırarak havalimanına doğru sürdüm.
⁋
"Biniyorum şu anda" Eflal, aferin kısa ve öz cümleler kullanıyorsun ama onun yaptığından eylem bu adama yazmak zorunda mısın?
"TAMAM" Eflal, bu da biliniyordu şimdi? Büyük harflerle tamam. Ne demek bu adamı istiyor?"
Anakara'ya giden uçağın yerini alarak durmasını bekledim. Ben hiç yayılmayan bir kadın değildim. Ve asla olmayacağım da. Sabırlı olmak kadar sıkıcı bir şey yok. Bu yüzden sabretmem ülkelerinin hep şarkılarını dinlerim. Şu anda olduğu gibi. Kulağıma kulaklığımı takarak hiç bilmediğim bir konuşmayı dinliyordum. Şarkı o kadar huzurluydu ki uykumu getirmişti. Bir, iki kere esnedikten sonra, gözyaşlarımı kapatmıştı. Sadece o hostesin söylediği cümleyi duyabilmiştim. Uçağımız havalanıyor.