Panik içerisinde odanın etrafında dolaşarak, Selin’i aradım. Odanın kapısını açtığımda Selin’le neredeyse çarpışıyordum.
Elinde büyük bir tepsi vardı. “Sakin ol hayatım. Sadece kahvaltı getirdim.”
Gülümseyerek tepsiyi elinden alıp yatağa yerleştirdim. “Beni korkuttun. En azından not bıraksaydın.”
“Seninle işimiz var.” dedi gülerek.
Kahvaltımızı yaparken, o an için bir an olsun tüm dertlerden uzaklaşmıştık. İkimiz de büyük bir iştahla yiyeceklerimizi bitirdik, en son ne zaman yemek yediğimi unutmuştum.
“Buranın oda servisi falan yok mu?” diye sordum.
Bu soruma gülerek cevap verdi. “Burayı otel mi sandın?”
“Burası çok konforlu bir yer. Belki böyle bir hizmeti de yapmış olabilirler diye düşündüm.” Ardından, sorduğum sorunun saçmalığını düşününce ben de güldüm.
Selin, yatağının yanındaki komodinin üzerinde duran telefonu eline aldı ve bir tuşa basarak birini aradıktan sonra, odayı temizlemesi için temizlikçiyi çağırdı.
Şaşkınlıkla ona baktığımı görünce güldü. “Aslında böyle bir hizmetimiz var, sadece ben kendi ellerimle kahvaltı hazırlayıp getirmek istedim.”
Yanına koşarak onu gıdıklamaya başladım. “Çok kötüsün, beni kandırdın.”
“Ama aynı zamanda romantik birisiyim, rica ederim.” Eğilerek yanağımdan öptü.
Ona sarılarak karşılık verdim. “Teşekkür ederim. Ben çok şanslı bir insanım.”
“Artık, gerçek hayata dönme vakti.” dedi Selin. “Bu odadan hiç çıkmayıp keyif yapmak isterdim ama uğraşmamız gereken kopyalar var.”
Yüzümdeki gülümseme, gerçeği hatırlayınca birden soldu. “Evet, haklısın. Ama bu odadan çıkmak istiyorsan bazı şartlarım olacak,” dedim.
“Neymiş bakalım o şartlar?”
“Gözümün önünden ayrılmayacaksın.”
Başını onaylarcasına salladı. “Hadi gidip Caner ile konuşalım.”
Biz odadan çıkmak için kapıyı açarken, temizlik görevlisi geldi. Kadın elli yaşlarında olmalıydı, vücudu oldukça zayıftı. Bize gülümseyerek karşılık verdikten sonra yatağın yanına gittiğinde belimdeki evren ayırt edici cihaz kırmızı bir ışıkla parıldamaya başladı.
Temizlik görevlisi, üzerimdeki kırmızı ışıkla yanan cihazı görünce şaşırmadı. Onun bize saldırmasına fırsat vermeden önce, kadının üzerine atlayarak yere serdim. Temizlik görevlisi, çığlık atarak bana saldırmaya başladı. “Ne diye üzerime çıkıyorsun, pislik herif!”
Onun saldırılarını kolaylıkla savuşturdum. Bana yumruk atmaya çalıştığında kolunu sertçe tutup darbelerini engelledim. Diğer kolunu da tuttuktan sonra, Selin elindeki şok tabancasıyla kadını vurdu.
Bu iş, sandığımdan daha tehlikeli bir hâl alıyordu. Artık her yerdeydiler. Temizlik görevlisi kılığına girmiş kopya, yerde baygın bir şekilde yattıktan sonra onu silahımla vurdum. Artık bir
savaşın içerisindeydik ve kimseye acıma duygusu göstermemeliydim.
Caner, odadaki sesleri duyunca yanımıza koştu. İçerideki katliamı gördüğünde hiçbir duygu belirtisi göstermedi. Sanki tüm bu olanları önceden biliyor gibiydi, artık hiçbir şey bizi şaşırtmıyordu. Yerde yatan cesedi incelemeye devam ederken, “Kopyalardan birisiydi ve içeriye kadar sızmışlar değil mi?” diye sordu.
Başımı evet anlamında salladım. “Bu binaya nasıl girmiş olabilirler?”
Caner, kafası karışık bir vaziyette bana baktı. “Bilemiyorum. Ama içimiz de bir hainin dolaştığına ve onlara yardım ettiğini de sanmıyorum. Geriye tek bir seçenek kalıyor, içimizden birini öldürdüler ve onun yerine geçerek binaya sızdılar. Tıpkı doktor Semih’e yapmaya çalıştıkları gibi.”
“Asansörler ve kapılar, biyometrik verilerimizle açılıyordu. Onlar biyometrik tarayıcılarını nasıl geçebildiler?”
“Zaten aynı kişi olduğumuz için, biyometrik tarayıcılar aradaki farkı algılamamış olabilir. Ama bugün bir düzenleme yaptırdım, evren ayırt edici cihazındaki çalışan sistemin aynısını biyometrik tarayıcılara da yüklettim. Artık bu tarayıcılar, evrenlerin arasındaki farkı algılayarak, kopyaların giriş yapmasını engelleyecekler.”
“Bu güzel haber. Kopya Semih, başka önemli bir açıklama da bulundu mu? Sorgulamanın geri kalanını kaçırdığım için üzgünüm. O, liderlerini açıkladıktan sonra, Selin’in tehlikede olacağını düşündüm. Çünkü Selin’in kopyasına neredeyse inanıyorduk.”
“Sorun değil. Apar topar neden gittiğini anladığım için sizi yalnız bıraktım. Sen oradayken söylediklerinden daha önemli bir şey itiraf etmedi.” Caner durdu ve son anda bir şey hatırlamış gibi konuşmaya devam etti. “Bir şey daha söyledi… çok yakında savaş başlayacakmış. Artık her yerdelermiş ve yer altındaki gizli barınaklarından yüzeye çıkarak insanların arasına çoktan karışmaya başlamışlar.”
Kanım dondu. “Bu çok ürkütücü. Bence insanların artık buna hazırlıklı olması gerekiyor.”
Caner beni onaylayarak kafasını salladı. “Haklısın, biz de bu durumu devlet yetkilileriyle görüşüyorduk. Bütün ülkelerin devlet başkanları, aynı anda kendi ülkelerine basın açıklaması yapacaklar. İnsanların evren ayırt edici cihazını temin etmelerini sağlayacağız.”
“Doktor Rachel Jonas, ilk başta kaza eseri sonucu, kopyaları bizim evrenimize ışınladığını söylese de, artık bunu bilinçli olarak yaptığını düşünüyorum. Bu kaza onlar için yeni bir gezegende yaşama fırsatı sunmuştu,” dedi Selin.
Selin’e hak verdim. “Bu ihtimali ben de düşündüm. Onları zorla da olsa kendi evrenlerine geri gönderebilmek için ne kadar gelişme içerisindeyiz?”
“Doktor Rachel Jonas’ın geliştirdiği gibi, kuantum geçiş makinesini yaptık. Ancak bu makine düzgün çalışmadı, bir eksiklik var. Güç dalgalanmalarını olması gerektiği gibi yaymıyor. Sanırım, şu anda bunu en hızlı şekilde çözebilecek kişi, Rachel Jonas. Onu esir alıp, bu makineyi çalıştırmak için yardımcı olmasını umuyoruz.”
Aklıma bir fikir geldi. “Esir aldığımız kopyalardan birini konuşturup, Rachel Jonas’ın nerede olduğunu öğrenebilirim. Bunu bilebilecek birisi varsa o da onların liderlerinden birisi olan benim kopyam. Gidip kendi kopyamı konuşturarak ağzından laf almaya çalışayım. Sonrasında bu makinenin düzgün çalışabilmesi neler yapabilirim bir bakarım.”
Caner memnun olmuş bir şekilde, “İyi fikir, lafı ağzımdan aldın. Ben de senden bunu isteyecektim.” dedi.
“O halde işe koyulalım.” dedim ve Selin’e baktım. “Benimle birlikte mahzene gelmek ister misin?”
“Evet, ben de seninle geleceğim.” Ardından Caner’e döndü. “Benim kopyamın durumu ne oldu? O da mahzene alındı değil mi?”
Caner üzüntüyle başını yere çevirince bir terslik olduğunu anladım. “Ne yazık ki, buradan kaçmış. Kaçarken de kapısının önünde bekleyen nöbetçiyi öldürmüş.”
Kulaklarıma inanamadım. “Nasıl kaçabilir? Hemen, bu binanın güvenlik seviyesini arttırmamız gerekiyor!”
Caner, ellerini havaya kaldırdı. “Sakin ol, elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz. Onların artık bu binada olduğunu anladığımda, zaten güvenliği en üst seviyeye çıkardım. Biyometrik tarayıcılar, artık onları binaya sokamaz. Ayrıca binanın her yerinde, güvenlik personelini artırdık.”
“Umarım, daha fazla sıkıntı yaşamadan bir an önce bu olayı çözüme kavuştururuz,” dedim üzüntüyle.
Caner, bizi harekete geçirmek için iki elini birden çırptı. “Hadi bakalım, az laf çok iş. Siz mahzene gidip şu lideri konuşturun ve doktor Rachel Jonas’ın nerede olduğunu öğrenin. Yanınıza poligraf operatörünü getirteceğim. Ben de laboratuvara gidip, bilim insanlarımızın neler yaptığına bakacağım.”
Selin’le birlikte mahzene indik. Caner’inde söylediği gibi, güvenlik artırılmıştı. Mahzenin dışında ve içerisinde, çok sayıda güvenlik görevlisi bulunuyordu. Mahzenin girişinde nöbet tutan bir görevli, Selin’i görünce hızla bize yol açtılar.
Mahzenin içerisinde ki güvenlik görevlilerinden birisi, önden yürüyerek bize yol gösterirken, arkasından onu takip ettik. Mahzen, tahmin ettiğimden daha büyüktü. Hücreler koridorun farklı yönlerine doğru sıralanırken, tavandan sarkan loş aydınlatmalar ortamı cılız bir şekilde aydınlatıyordu. Hücrenin ardından bana bakan öfke içerisindeki yüzler, beni her defasında geriyordu. Omuzlarımı dikleştirip emin adımlarla yürümeye başladım. Onlara karşı hiçbir zayıflık belirtisi göstermemek gerekiyordu.
Kopyamın bulunduğu hücreye vardığımızda, bize eşlik eden kişi geri döndü. Kopyam sinsice bize bakarken sırıtıyordu. Bu durumdayken bile, tehlikeli görünmeyi başarıyordu.
“Sizi buraya hangi rüzgar attı?” diye sordu kopyam.
Sert bakışlarına karşılık vererek, ciddi bir tavır takındım. “Sana bir sorum olacak, bu sorunun cevabını verirsen iyi edersin.”
Kopyam, bana bakarak kaşlarını çattı. “Yoksa ne olur?”
“Yoksa, olacaklardan ben sorumlu olmayacağım. Canın fazlasıyla yanacak.”
Kopyam, abartılı bir şekilde korkmuş gibi yaptı. “Demek başım belada.”
Yandaki koridordan ayak sesleri duyduğumda kafamı çevirdim. Poligraf operatörü yanımıza geliyordu. Hücrenin kapısını açtım ve hep birlikte içeriye girdik. Selin’e hücrenin dışında kalmasını söyledim.
Kopyam, meraklı bakışlarıyla poligraf operatörünü süzerken, “Bu kim?” diye sordu.
Poligraf dedektörü, soğukkanlı bir tavırla kendisini tanıttı. “Yalan makinesi cihazının operatörüyüm, adım Mete. Az sonra seni bağlayacağım bu cihazla yalan söyleyip söylemediğini anlayacağız.”
Kopyam ıslık çalarak karşılık verdi. “Sizin evreninizde teknoloji ne kadar gelişmiş.”
Kopyamın yanına giderek onun bileklerinden sertçe tuttum. Mete, cebinden çıkardığı iğneyi onun koluna batırdığında, kopyam karşılık vermeyi bırakarak cansız bir şekilde hareket etmeye başladı. İğnenin içindeki ilacın dozajı, onu bayıltacak kadar yüksek değildi, ama insanı sarhoş edercesine sersemletiyordu. Kopyamın az önceki çırpınışları durduktan sonra, Mete ile birlikte onu sandalyeye bağladık. Kopyamın zihni açıktı, uyuşan bedeniyle hareket edemediğini fark ettiğinde, gözlerindeki korkuyu gördüm.
Kopyamın karşısına oturdum. “Şimdilik sadece sersem bir haldesin, ama eğer bize karşı daha fazla direnirsen bununla sınırlı kalmayacak.” Elimle yüzünü sert bir şekilde tuttum. “Beni anladın mı?”
Kopyam, başını onaylarcasına sallayınca sorularıma başladım. “Doktor Rachel Jonas nerede?”
Kopyam kahkaha atmaya çalışırken kelimelerini ağzında yuvarlayarak, “Bunu size söyleyeceğimi mi sandınız?” dedi.
Dizine sert bir tekme atınca sandalyeyle birlikte yere yığıldı. Kopyamı tekrar yerine oturtunca konuşmaya devam ettim. “Şu an cansız bir durumdasın. Sen bu haldeyken neler yapabileceğimi tahmin edebiliyor musun? Üstelik ben bunları yaparken, karşılık bile veremeyecek durumda olacaksın.”
Kopyamın gözlerindeki korkunun iyice arttığını gördüm. Yavaş yavaş istediğim kıvama geliyordu. “Şimdi, cevap verecek misin? Yoksa tahmin bile edemeyeceğin işkenceler yapmaya başlayayım mı?”
Kopyam, uzun süre susarak cevap vermeyince şantaj yapmaya devam ettim. Mete’nin elindeki şok tabancasını aldım ve en yüksek dozaja ayarlayarak kopyamın göğsüne doğru ateş ettim. Bu dozdaki bir elektrik şoku, insanı öldürebilecek kadar riskliydi, fakat kopyamın, benden fazlasıyla korkması gerektiği için bu riski almaya değerdi.
Kopyamın vücudu şiddetli bir şekilde sarsıldı. Birinin bu kadar şiddetli bir şekilde sarsılabildiğini görmek, beni şaşırtmıştı. Kopyam göründüğünden de dayanıklı çıktı, titremesi durduktan sonra baygın bir şekilde bana bakmaya devam etti. “Elinde başka ne var?” diye sordu çarpık bir şekilde gülümseyerek.
Öfkeyle üzerine saldırdım. Sertçe indirdiğim yumruklarım hız kesmiyordu. Selin belimden tutup beni kopyamın üzerinden uzaklaştırmaya çalışırken, “Onu öldüreceksin, ölüsü bir işimize yaramaz!” dedi telaşla.
Kafamı geriye doğru kaldırıp, kopyamın yüzüne baktığımda, suratının kanlar içinde olduğunu gördüm. Burnu kırılmış olmalıydı. Sıktığım dişlerimin arasından, “Kötülere bir şey olmaz.” dedim.
Kopyamın yüzüne doğru eğildim. “Bak, ne sen beni daha fazla uğraştır, ne ben sana daha fazla acı çektireyim. Artık bu sorunun cevabını verecek misin? Yoksa başka taktikler uygulamamı ister misin? Şunu unutma. Eğer senden cevap alamazsam, bu sorunun cevabını alacağım bir başkasını elbette bulurum.”
Kopyam kısa bir süre sessiz kalıp düşündükten sonra, “Tamam, pes ediyorum,” dedi.
Kaşlarımı çatarak ona baktım. “Seni dinliyorum.”
“Yerebatan Sarnıcında. Yerebatan Sarnıcının altındaki yer altı şehrinde saklanıyor.”
Mete’ye başımı çevirdiğimde,“Doğru söylüyor.” dedi.
Selin’le birlikte apar topar nezarethaneden çıktık. Muhafızların sarayının kapısının önünde, bizi bekleyen bir araba gördüm. Siyah renkli bir Mercedes idi, arabanın koyu siyah camlarının ardından içerisindekiler gözükmüyordu. Selin’e bakış attım. “Bizi bekleyen araba bu mu?”
“Evet, bu bizimkilerin arabası.”
Selin’le birlikte, arabanın arka koltuğuna oturduktan sonra, şoför bize doğru yüzünü çevirdi. “Nereye gidiyoruz?”
Bizi buraya getiren aynı şofördü bu, bir gün içerisinde bayağı yaşlanmış gibi gözüküyordu. Esmer teni, gözünün altındaki morlukları gizleyememişti, hiç uyuyamamış olmalıydı. Onun bu haline acıdım.
Selin ile aynı anda, “Yerebatan Sarnıcına,” dedik.
Yol boyunca hepimiz sessizdik, tüm bu yaşanılanlar hepimizi çok fazla yıpratmıştı. Konuşacak dermanımız yoktu.
Arabanın camından dışarıyı izlemeye başladım. Bu gördüğüm insanların kaç tanesi kopya olabilir acaba diye düşünmeden edemedim. Tehlikeden haberleri yoktu, herkes günlük yaşam telaşının içerisine kendilerini kaptırmıştı. Çok yakında gerçeği öğrendiklerinde onlarında dünyası başına yıkılacaktı.
Araç hızla yol almaya devam ederken yol boyunca gördüğüm insanların ve bu dünyanın akıbetinin ne olacağını düşündüm. Bu evren bizim kopyalarımıza kalırsa, bu büyük bir felaket olurdu. Kopyalar gidene kadar, evren ayırt edici cihazının bizi kurtarmasını umdum. Kafamı çevirip Selin’e baktığımda, arabanın camından dışarıyı seyrederken düşüncelere daldığını gördüm.
İstanbul’daki yer altı şehrini daha önce hiç görmemiştim. Yerebatan sarnıcı başlı başına zaten bir yeraltı şehriydi fakat bu sarnıcın daha da derinlerinde yeraltı şehri bulunuyordu. Bu bilgi bu zamana kadar açığa çıkmamıştı. Bu bilgiyi ilk kez bugün öğrenmiştim.
Kapadokya’ya tatil için gittiğim bir sırada, oradaki yer altı şehirlerini ziyaret etmiştim. Yer altı şehirleri özellikle Kapadokya’da hâlâ popülerliğini koruyordu ve insanların ilgisini çeken mekanlardı.
Arabanın geçtiği sokaklar artık bana tanıdık gelmeye başladı. Fatih’in sokakları bana eski huzurlu zamanlarımı hatırlatmıştı. O zamanlar tek derdim, hayat mücadelesiydi. Şimdiki gibi, yok edilme korkumuz yoktu.
Şoför, arabayı Yerebatan Sarnıcının yanında bulunan otoparka park ettikten sonra hep birlikte arabadan çıktık ve sarnıca doğru yürüdük. Şoför bize eşlik ederken, belindeki tabancayı her an çıkaracakmış gibi elini bel hizasında tutarak, temkinli adımlarla ilerliyordu.
Şoföre baktım. “Adın neydi senin?”
“Ozan.” diye kısaca cevap verdi. Konuşmayı çok seven birisi olmadığı izlenimine kapıldım.
“Memnun oldum. Arkeolojiden veya tarihten anlar mısın? Umarım Yerebatan Sarnıcının da altında bulunan yeraltı şehrine nasıl girebileceğimize dair bir fikrin vardır.”
Ozan gülümseyerek karşılık verdi. “Elbette bir fikrim var, zaten o yüzden buradayım. Size yardım edeceğim merak etmeyin.”
Ozan’ın bu sözlerinin üzerine biraz olsun rahatladım. Oradayken, yeraltı şehrini bulmak için vakit kaybetmek istemiyordum.
“Güzel. Teşekkür ederim.”
Selin’in bakışlarında huzursuzluk vardı. Çevresinde bulunan insanlardan korktuğunu tahmin ettim. Ona güven vermek amacıyla korkmaması için kolumu omzuna dolayarak yürümeye başladım. Memnun olmuş bir ifadeyle gülümseyerek yüzüme baktı.
Çevremizde bolca turist bulunuyordu. Etrafımdaki insanların farklı dildeki konuşmaları geldi kulağıma. Her şey normal ve sakin görünüyordu. Sanki hiçbir tehlike yok gibiydi.
Yerebatan Sarnıcına giriş yapmak için gişeden üç kişilik bilet aldık. Sarnıcın derinliklerine indikçe ışıklar azalıyor ve attığımız her adımda daha karanlık hale geliyordu.
Taş merdivenlerden aşağıya inerken, fenerlerimizi açarak devasa sütunları ve oymaları daha net bir şekilde görebilmek için çevremizi aydınlatmaya başladık. Bu yer altı sarnıcı, geçmişin yankıları ile dolu devasa bir yer altı şehriydi. Su seviyesi düşüktü, tabanı kumlu ve kaygandı. Sarnıcın koridorlarını geçerken, bu yer altı dünyasının atmosferi, içimi derin bir merakla dolduruyordu. Tarihsel olarak kimlerin bu koridorlarda dolaştığını düşünmeden edemedim. Hangi gizli sırlar ve hikayeler bu koridorların içinde saklıydı? Sarnıcın tarihi ve gizemi beni sarmalamıştı.
“Yer altına nasıl gireceğiz?” diye sordum Ozan’a.
Ozan çevresine göz gezdirdikten sonra, “herkesin gözü önünde bu işi halledemeyiz, çünkü dikkat çekeriz,” dedi. “Giriş, suların altında, orada bir kapı bulunuyor.”
“Bundan emin misin?”
Ozan, başıyla onayladı. “Edindiğim bilgilere göre böyle olmalı.”
Kolumdaki saate baktığımda, saat beşi gösteriyordu. Yerebatan sarnıcının kapanmasına beş saat vardı. “Sarnıç saat onda kapanıyor. Beş saat vaktimiz var, kapanış saatine kadar buralarda oyalanmamız gerekiyor.” dedim.
Ozan, gizemli bir tavırla bana baktı. “Bu kadar saat beklememize gerek yok. Biz muhafızları hafife alıyorsun anlaşılan.” İlerideki bir güvenlik görevlisine yanımıza gelmesi için işaret etti. “Buraya gelmeden önce bunu ayarlamıştık. Güvenlik görevlileri şimdi buradaki insanları tahliye edecek ve sarnıcı kapalı tutacak.”
Bu haber beni memnun etti. Gülümseyerek, “Aferin sana.” dedim.
Güvenlik görevlisi yanımıza geldiğinde, Ozan ona açıklama yapmaya başladı. Anlaşılan, Ozanı daha önce tanıyordu. Güvenlik görevlisi bizi süzdükten sonra, “Şimdi, Sarnıcın içinde oluşan bir sorunu bahane ederek içeridekileri tahliye edeceğiz,” dedi.
Adamın bu açıklamasından sonra, sarnıcın içindeki hoparlörden anons duyuldu.
“Değerli ziyaretçilerimiz, sarnıcın yapısında bir hasar tespit edildi. Bu hasar dolayısıyla, sarnıçta çökme tehlikesi bulunmaktadır. Güvenliğiniz için sizleri bu sarnıçtan uzaklaştırmak zorundayız. Görevlilerimiz sizlere eşlik edecek, onları takip ederek binadan çıkış yapabilirsiniz. Anlayışınız için teşekkür ederiz.”
Anonsun ardından, sarnıcın içindeki insanlar telaş içinde çıkışa doğru koşmaya başladılar. Sarnıcın içi boşaldığında, nihayet üçümüz yalnız kaldık.
Ozan, Yerebatan Sarnıcı’nın yüzeyindeki drenaj kanallarını açarak, suyun hızla boşaldığını gösterdi. Suların çekilmesinin ardından, yer yüzeyinden yukarı doğru açılan büyük bir kapak ortaya çıktı. Ozan’ın bahsettiği kapı bu olmalıydı. Kapak kaldırıldığında, merdivenlerin aşağı doğru uzandığı bir giriş ortaya çıktı.
Merdivenlerden inmeye başladık.
Taş basamaklı merdivenlerden aşağıya doğru ilerlerken, “Sence Rachel Jonas, buraya giriş ve çıkış yapmak için her seferinde bu zahmete katlanıyor mudur?” diye sordum Ozan’a.
“Sanmıyorum. Sularla uğraşmadan, kullandığı bir yol daha olmalı.” Ardından omuzlarını silkti. “Benim bildiğim tek yol bu.”
Ellerimizle fenerleri tutarak aşağıya doğru merdivenlerden inmeye devam ettik. İçerisi o kadar karanlıktı ki, fenerler etrafı güçlükle aydınlatıyordu.
Merdivenin bitimine yaklaştıkça, yerin altında ışık huzmesi belirdi. Etrafıma bakındığımda, burada yaşayanların içeriyi çok iyi dekore ettiğini görünce şaşırdım. Mağaranın içindeki dekorlar ve mobilyalar, evin içerisindeymişiz gibi hissettiriyordu. Üçümüzde merdivendeki son adımımızı attığımız anda, tehlikenin kokusunu aldım. Etrafımızı silahlı adamlar sarmıştı.



