~Bölüm Şarkıları~
Yeşim Salkım~Kına Gecesi
Ebru Yaşar~Seni Anan Benim İçin Doğurmuş
Sakiler~Aşığın Kaderi
Yeni bölümden herkese merhabalar efenimm!!
Nasılsınız??
Nasıl geçti bakalım sınavlar??
“Tamiri kolay değil kalplerin, istesende nafile. Kendini bilen susar, gönül bulur bir bahane. Ben gibi seven biri ne kin tutar ne söz geçirir diline, mazideki günlerin hatrına beni öldürme…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.
İyi okumalar.
Seviliyorsunuzzzz
🦢☁️
~~~~~~~~~~~
Yaşam öyle manasızdı ki ne zaman ne olacağınızı kestirmeniz imkansızdı. Birkaç hafta öncesinde ruhum ateşlerin arasında kalırcasına yanarken şimdi ise heyecanla kavruluyordu, sahi neden her şey bu kadar garipti? Hayat her defasında şaşırtmak zorunda mıydı?
Etrafımda dönen kızlara rağmen öylece aynaya bakıyordum, değişken gözlerim bana aynadan göz kırparken anlam vermeye çalışıyordum. Gerçekten hayatın hızına uyum sağlayabilmiş miydim? Sanırım yapmıştım. Bakışlarım üzerimdeki bindallıya kaydığında dudaklarım hafifçe kıvrılmıştı, cidden yapmıştım.
Dışarda Han’ın yanındayken aniden kolumdan tutulup eve sokulmuştum, öyle ki Han’ın bile konuşmasına izin vermemişlerdi. Hazırlanacağımı bile son anda söyleyebilmiştim ve şimdi ise neredeyse iki saattir aralıksız oturmaktan kıçım uyuşmuş haldeydi. Bininci kez verdiğim bıkkın nefesle arkadan kafama geçiren Nehir’le masada ki törpüyü hızla kapıp arkamı bile dönmeden sivri kısmını boynuna yasladım.
“Bir kez daha vurmaya kalkarsan yatırır si…” derken bakışlarımı aynada ki Nehir’in bakışlarından ayırmadan son anda derin bir nefes alarak susmuştum.
“Tamam komutanım ama şunu indirsek mi? Saçına odaklanamıyorum.” diyerek gülen Nehir’le elimi aşağıya indirerek törpüyü sertçe makyaj masasına fırlattım. Yüzümde ki on kilo makyajla iyice palyaçoya dönmüştüm.
“Ya gelin hanım birazcık güler misin? Görende zorla evleniyorsun sanar.” diyen Beril’le bu seferde ters bakışlarım onu bulmuştu. Giydiği mavi elbisesi gözlerini daha çok ortaya çıkarmıştı.
“Zorla boyanıyorum.” dedim sertçe.
“Adamın iki gözü gönlü açılır işte, sus!” diye sinirle konuşan Nalan’la bu sefer bakışlarım onu bulmuştu. Üzerinde ki siyah mini elbisesi buğday tenine çok yakışmıştı. “Erkek Fatma gibi geziyorsun adamın yanında, sus da iki süslen.”
“Açtırma ağzımı benim Nalan.” dedim imalı bir sesle. “Ayrıca ne süsü lan? Dağda it avlarken rujumu mu tazeliyeyim?”
“Evet, öyle yap. Fena mı olur yani?” derken sinirle elinde ki kıyafetleri bavula fırlatmıştı. “İnsan iki sorar, iki dinler yani. Hemen gittin deyip yargısız infaz yapmak kolay tabi.” demesiyle kaşlarım çatılırken aynadan bakmayı kesip oturduğum yerde arkamı dönmüştüm. Ben zorla yukarı çıkartılırken Hasan da aniden ortadan kaybolmuştu, Nalan peşinden gitmişti ama görüldüğü üzere pek bulduğu söylenemezdi.
“Sahi siz ne iş lan?” diyen Nehir’le Nalan’ın sert bakışları onu bulduğunda yandan Nehir’i dürterek bana dönmesini sağladıktan sonra iki elimin işaret parmağını birbirine sürterek sırıtmıştım.
“Görüyorum Nüha.” diyen Nalan’la bakışlarım onu bulmuştu.
“Gör diye yaptım zaten.” dememle sinirli bir nefes verse de sessiz kalarak önüne dönmüştü. “Kasma kendini bu kadar, illaki akşam gelecek zaten.” dediğimde yandan bakışları beni bulurken sinirinin azaldığını farketmiştim.
“Durumun içini pek bilmesem de o adam kesinlikle sana aşık Nalan abla, bunu kör sultan bile anlardı.” diyen Berrak’la Nalan’ın bakışları önce onu bulsa da ardından bana döndüğünde başımı olumlu anlamda sallamıştım.
“Adamın bahçesinde hanımeli tarlası var Nalan, daha ne yapsın göstermek için?” dememle bakışlarından düşünceli bir ifade geçmişti.
“Hanımeli tarlası mı var?” diyen Leyla’nın şaşkın sesiyle ona döndüğümde sonunda elindeki çikolatayla aşk yaşamayı keserek aramıza döndüğünü farketmiştim.
“Bunun benimle ne alakası var? Hanımeliyi herkes sever.” demesiyle hepimiz ona inanmaz bakışlar atarak önümüze dönmüştük. “Hadi ama, bu bir gerçek.”
“Gerçek olan tek şey salaklığının Nünü’ye benzemesi.” diyen Nehir’le başımı hızla geriye yatırarak ters bakışlarımı gözlerine çevirmiştim. “Hiç bakma öyle Nünü, ilk başlarda Mirza komutanın seni sevdiğini inandırmak için göbeğimiz çatladı.”
“Çokta bir şey yapmadık aslında.” diyen Leyla’yla dudaklarım kıvrılırken ona dönüp uzaktan öpücük atmıştım.
“Sen susup çikolatanı yer misin Leyloşum?” diyerek Leyla’ya dönen Nehir’le bu sefer Leyla bana göz kırpmıştı.
Sırıtarak tekrardan önüme döndüğümde Nehir arkadaki saçlarımı omuzlarımdan önüme doğru atmıştı, bakışlarım dalgalı saçlarıma kayarken dudaklarım kıvrıldı. Han dalgalı halini daha çok seviyor diye bunu istemiştim, deli bir aşık olabilir miydim?
Üstümde kırmızı bir bindallı vardı, gözlerimin etrafına koyu bir göz makyajı sararken Nehir son nokta olarak kırmızı tacı başıma bıraktı. Kaşlarım havalanırken bir taca bir Nehir’e bakıyordum, bu nerden çıkmıştı şimdi?
“Heh! İşte şimdi oldun Hürrem sultan, koş Sülümanını bul.” diyerek omzuma hafifçe vuran Nehir’le gülerek ona döndüm. “Şimdi de sıra benim hazırlanmamda, koca adayım beni bekler.”
“Koca adayı?” dedim soran sesle. Sırıtarak göz kırptıktan sonra arkasını dönüp bavuluna ilerlemişti.
Bakışlarım kızlarda gezindiğinde hepsinin hazırlanmış olduğunu görmüştüm. Berrak yeşil uzun bir elbise giymişti, yandan hafif bir yırtmacı vardı. Leyla ise açık mavi bir tulum gitmişti, bakışlarım Nehir’e döndüğünde elinde kahverengi deri bir elbise tuttuğunu görmüştüm. Hepimiz rengarenk olmuştuk.
“Uu! Deri elbise, yakışır.” diyen Beril Nehir’e omuz attığında Nehir de ona dönüp sırıtmıştı.
“Ee o kadar küs kaldık, biraz alevlendirmekte fayda var.” dediğinde hepimiz gülmüştük. Aralarının iyi olmasına sevinmiştim, özellikle de sonunda hepimizin mutlu olmasına.
“Azgun tekenin karusu da azgun teke olur tabi.” diyen Leyla’yla kaşlarım havalanırken ona döndüğümde gülerek Nehir’e baktığını görmüştüm.
“Selam Mecnun, naber?” diyen Nehir’e az buçuk hak vermiş olabilirdim, sahiden Mecnun gibi konuşmuştu. “Anlaşıldı, çocuk kesin erkek. Mecnun’un Laz genleri şimdiden etkisini göstermiş.”
“Kurban ol sen benim kocama.” diyerek gülen Leyla’yla sırıtarak ayağa kalkmıştım ki çalınan kapıyla bakışlarımız oraya dönmüştü.
“Allah muhabbetinizu arttursun kızlar.” diyerek içeriye giren Melek ablayla ona doğru bir adım atmıştım ki bakışları beni bulmuştu. “Uiy! Ne güzel olmişsun kızum. Tütütü maşallah.” demesiyle hafiften utandığımı hissetmiştim ama neyse ki suratımda ki on kilo makyajdan yanaklarımın kızarıklığı gözükmezdi!
“Teşekkür ederim Melek abla.” dedim hafifçe gülümseyerek. Melek abla da zayıf fiziğine uygun lacivert bir abiye giymişti. “Ne ara hazırladınız bunca şeyi? Size de yük olduk.” dememle kaşları çatılırken hızla yanıma gelmişti.
“Ne yükü kızum? Bir daha duymamış olayum. Oğlumun düğününü tabiki de edecektum.” dediğinde istemsizce yüreğim burkulmuştu, Han’ı hep öz oğlu gibi görüyordu. “Hem bak benum sağa hediyelerum var.” derken tuttuğu çantasından çıkardığı setlerle bir ona bir setlere bakakalmıştım. Biri altın gerdanlık setiyken diğeri ise kalınca iki bilezikti.
“Yok Melek abla, ben kabul e…”
“Ne demek edemem Nüha? Rızanı istemedum, edecesun.” diyerek sözümü kestikten sonra kolumu kendine çekip bileziği taktığında tek bir laf bile edememiştim. “Beğenmezsen değiştirursun ya da yatırım olarak saklarsun kızum, sen bilirsun.”
Boynuma da gerdanlığı taktığında her yanım altın kaynamıştı. Kollarımda üç tane ve boynumda ki kalınca gerdanlıkla kuyumcuyu soymuşum gibi duruyordum daha çok.
“Mirza’yı ben doğurmadum ama emin ol doğurduğum kadar sevdum kızum, ne olursa olsun o benum oğlum ve şimdi sağa emanet.” derken gözleri dolduğunda benimki de istemsizce dolmuştu. “Birbirinuzu her zaman bugünkü gibun sevun, koruyun, kollayun.” Eli yanağımı bulurken yavaşça okşamıştı. “Önce Allah’uma sonra da birbirinize emanetsinuz.”
“Her şey için teşekkürler Melek anne.” dememle ortamda büyük bir sessizlik oluşurken Melek annemin yanağına doğru bir yaş süzülmüştü. Bu kelime bende her ne kadar bir yara olsa da en çok hakeden kişi oydu, en çok anneme benzeyen de oydu…
“Rica ederum kızum, ne demek.” derken hızla gözünü silerek gülmüştü. “Çok duygusal olduk, ha bugün ağlamak yokti. Ben bi bakayum misafirler gelmişler mi?” diyerek hızla arkasını dönüp çıktığında dışardan yavaş yavaş sesler gelmeye başlamıştı.
“Biz ne yaşadık az önce ya?” diyen Nalan’la burnumu çekerek cama doğru ilerlemiştim, ağlarsam makyajım akardı ve Nehir hiç utanmadan onbirinci katı da atardı. Ağlamamam lazımdı.
“Her ne kadar belli etmese de Mirza abimin ona hiçbir zaman anne dememesi onu yaralardı.” diyen Beril yanıma doğru adımlarken hafifçe omuzlarıma sarıldığında bahçeye akın eden insanları izliyordum. “Ona bugün çok güzel bir hediye verdin Nüha yenge.”
“O kelimeyi en çok hak eden insanlardan birisi.” derken derin bir nefes alıp geriye çekildiğimde Beril’inde bakışları bana dönmüştü. “Han nerede? Bahçede değil.” dediğimde dudakları kıvrılırken gözlerine muzip bir ifade yerleşmişti.
“Yandalar onlar, hazırlanıyorlar.” dediğinde başımı sallayarak onaylamıştım.
“Hepsi mi?” diyen Nalan’la Beril bu sefer ona dönmüştü.
“Maalesef Nalan abla, Hasan abi hala yokmuş. Hatta Mirza abim çok sinirlenmiş, öyle dedi Cem.” demesiyle Nalan’ın yüzü düşerken derin bir nefes aldığında üstümdeki bindallının eteklerini toplayarak yanına gittim.
“İllaki kınaya gelecek Nalan’ım, o zaman konuşursun. Sıkma canını bu kadar.” dediğimde bakışları beni bulurken başını sakince olumlu anlamda sallamıştı.
“Belli ki siz durdukça zırlamaya başlayacaksınız, en iyisi başlatalım şu kınayı.” diyen Nehir Berrak’a dönmüştü. “Sen önden git, müzikleri ayarla. Bizde arkandan gelelim canım.” dediğinde Berrak hızla başını sallarken bakışları beni bulmuştu.
“Dediğim şarkı dışında rahat olabilirsin, sorun yok Berrak’cım.” dediğimde gülerek beni onaylayıp odadan çıkmıştı.
Çıkmasının ardından Nehir hızla kapının yanındaki büyük çantaya ilerleyip içinden tüylü beyaz yelpazeleri çıkarmasıyla gerçekten kendimi pencereden atmama az kalmıştı. Sırıtarak bize dönen Nehir’le ona ters bakışlar atmaya devam ederken kollarımı göğsümde bağladım.
“Bu ne Nehir?” dememle omuzlarını silkerek kızlara yelpazelerini vermişti.
“Hiç bana deme, hepsini kaynanan almış.” derken benimde elime kırmızı yelpaze tutuşturduğunda iğrenen bakışlarla elime bakmıştım. Tekrar ediyorum, kına gecelerinden hala nefret ediyordum!
“Boka bakıyormuş gibi bakmayı keser misin Nünü?” diyen Leyla’yla ona da ters bakışlarımı atarak yelpazeyi kendime sallamaya başlamıştım, sıcak basmıştı.
“Oo! Mirza abim çok yakışıklı olmuş.” diyen Beril’le bakışlarım hızla ona dönerken elindeki telefonla bana sırıttığını görmüştüm.
“Bakim.” diyerek hızla ona atılmıştım ki telefonu kapatıp arkasına saklaması bir olmuştu.
“Hayır, gerçekte görmen lazım.” demesiyle kaşlarım çatılırken hızla koluma giren Nehir ve Nalan beni zorla odadan çıkarmışlardı. Suratım asık bir şekilde ayağımda ki topukluların acısını hiçe saymaya çalışarak aşağıya indiğimizde kızlar beni bırakıp önümde tek sıra halinde sıralanmışlardı. Allah’ım ben nereye düştüm böyle?! Şimdi ne güzel dağda it avlayabilirdim!
O malum şarkı çalmaya başladığında kızlar yavaşça dışarı çıkmaya başlamışlardı. Hepsi iki yana dizilerek ellerinde ki yelpazeleri sallamaya başladıklarında gözlerimi devirmeden edememiştim, ben bu hallere düşecek insan mıydım?!
“Nünü yenge!” diyen sesle hızla ardımda ki mutfağa bana doğru koşan Hüma’yı görmüştüm, dudaklarım kıvrılırken hızla dizlerimin üstüne çökerek ona kocaman sarıldım.
“Nasılsın prenses?” diye sormamla geri çekilerek bana bakmıştı.
“Bugün ikimizde prenses olmuşuz Nünü yenge, çok güzelsin.” demesiyle gülerek yanaklarından kocaman öpmüştüm.
“Sen çok daha güzelsin canım benim.” dediğimde o da benim yanağımdan öperek geri çekilmişti ki onu çağıran arkadaşıyla el sallayarak hızla bahçeye çıkmıştı.
Solda duran Nehir bana artık ölümcül bakışlar atmaya başladığında elimdeki yelpazeyi sallayarak bende dışarı çıkmıştım, kızların yaptıkları köprüden geçerken suratım hala asıktı. Zaten bulut adamım yoktu, sinirim en üst seviyedeydi. Aralarından geçerken bacağıma vuran Nehir’le dudaklarıma sahte bir gülüş yerleştirmiştim ki gördüğüm bahçeyle gülüşüm dudaklarımda donmuştu. Gerçekten ağzına kadar doluydu, en az 100 kişi olduğuna emindim.
Kızlar etrafımda dönmeye başladıklarında hafifçe yerimde sallanmaya başlamıştım, bakışlarım her ne kadar çevrede gezinse de onu göremiyordum. Şarkı seslerini duymuyor muydu? Neden hala gelmemişti? Başka eğlenceli şarkı çalmaya başlarken etrafımda dönen kızlarla bende elimdeki yelpazeyi sallayarak çevreme bakmaya devam ediyordum.
“Kızım düzgün oynasana, bu ne böyle sopa yutmuş gibi.” diyen Nehir’le bakışlarım ona döndüğünde dudaklarımda kendimi kastığımı belli eden bir gülüş vardı. Tek kelime daha ederse üstüne atlayacağımı belli eden bir gülüştü. Zaten bindallının içinde yanıyordum, bir de gelip dansımı beğenmiyordu. Neyse ki içinde kısa kırmızı bir elbise vardı da yürüyüşümü biraz da olsa rahatlaştırmıştı.
Herkes ellerinde ki telefonlarla beni çekerken daha da fazla sıcak basmaya başlamıştı. Özel kuvvetler askeriydim ben, bu kadar göz önünde olmaya alışık değildim. Etrafımdan çekilen kızların yerini gelen misafirler almaya başladığında ne yapacağımı şaşırmıştım, dans mı etmeliydim yoksa geri çekilip oturmalı mıydım?
Bakışlarım arkama kaydığında Nehir’in bana yaklaşan yüzüyle karşılaşmıştım.
“Biz bir yana bakıp geliyoruz Nünü, erkekleri çağıralım.” diyerek yanında ki Leyla ve Beril’i gösterdiğinde başımı olumlu anlamda sallamıştım. “Berrak’la Nalan içerdeler, kına işine bir bakıyorlar.” dediğinde yine başımı sallamıştım. Yanımdan geçerek bahçenin çıkışına ilerlediklerinde bakışlarımı yine misafirlere çevirmiştim, dudaklarımı sahte bir gülüş süslerken alkışlayan teyzelere gülümsüyordum.
“Tütütü maşallah, pek de cüzel.” diyen bir teyzeyle dudaklarım kıvrılırken dinlemeye devam etmiştim.
“Kız da askermuş Halime, duydun mi?”
“Mirza da durdi durdi turnayi cözünden vurdi da, helal olsun uşağa.”
“Kızun gözleru ne öyle gız? Korktum da.” diyen bir teyzeyle kaşlarım çatılsa da belli etmeden oynamaya devam etmiştim.
“Sen bokundan da korkaysun Nuriye, gapa çenenu.” diyerek yandan dürten başka teyzeyle gülesim gelmişti.
Oynamaya devam ederken bir yandan da göz kontağı kurduğum teyzelere gülümsüyordum, bakışlarım çaktırmadan çevrede dolanırken gördüğüm tanıdık yüzle istemsizce yavaşlamıştım. Trabzon’dayken Han’a salça olan kızın annesiydi, bunu kim çağırmıştı ki? Ne Gülşen hala ne de Melek anne böyle bir şey yapmazdı.
O esnada çalan türküyle hareketlerim bıçak misali kesilirken gülüşüm solmuştu. Tüm bedenim gerilirken öylece ortada kalakalmıştım. Gözlerim dolarken ne yapacağımı bilememiş sadece öylece durmuştum.
Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, aşrı aşrı memlekete kız vermesinler…
Ortaya hızla süslenmiş sandalyelerden biri getirilirken teyzelerden birinin kolumdan tutmasıyla zorla oturtulmuştum. Başıma kırmızı dantelli bir örtü örtülürken kalbim sıkışmaya başlamıştı, açılmamasını söylemiştim. Kim açmıştı bu türküyü?
Annesinin bir tanesini hor görmesinler, uçanda kuşlara malum olsun ben annemi özlerim. Hem annemi hem babamı, ben köyümü özlerim…
Çevremde teyzeler dönerken sesler uğultu gibi gelmeye başlamıştı, ellerim yumruk olurken öylece kırmızı tülden görünen kızıl yere bakıyordum. Gözlerim dolarken gözümün önüne gelen sanrıları engelleyemiyordum, sadece öylece oturuyordum.
***
“Benim güzel kızım, Mahperi’m…” diye mırıldanan annemle bakışlarım onu bulduğunda gülümsemiştim.
“Mahperi ne demek anne?”
“Ay gibi, peri kadar güzel demek güzel kızım.” dediğinde sırıtarak yerimden doğrulmuştum. Bu hareketimle her ne kadar sırtımdaki yaralar acısa bile umrumda değildi.
“Anne benim adım Nujin değil de Mahperi olsa olmaz mı? O daha güzelmiş.” dediğimde gülümseyerek başını olumlu anlamda sallamıştı.
“Buradan kurtulduğumuzda adını Mahperi yaparız olur mu?” demesiyle hızla başımı sallayarak kollarımı boynuna sarmıştım.
***
Aniden ortamı saran kurşun sesiyle düşüncelerim kesilirken elim refleksle bacağımda ki silaha giderken bakışlarım sesin geldiği yöne kaydığında üç el silah sesinin ardından başka bir ses çevremi sarmıştı.
“KAPATIN ULA ŞU TÜRKÜYÜ!”
Gelmişti, söylediği gibi gelmişti. Gördüğüm suretiyle dudaklarım hızla kıvrılırken kırmızı kumaşın ardından ona baktım. Üstündeki takımıyla modelleri andırırken bir kolu havada silahı tutuyordu, sert bakışları çevrede gezinirken sonunda gözleri beni bulmuştu. Şu an sadece ona sarılmak istiyordum…
O sırada ardımdan gelen çığlıkla bakışlarım oraya döndüğünde Berrak’ın şarkıları açtığı setin arkasından bir kızın saçlarından tutarak çıktığını görmüştüm. Tuttuğu kızı sertçe ortaya doğru attığında Nalan kızı düşmeden yakalayarak boğazına sarılmıştı. Kızın bana kayan bakışlarıyla hızla tanımıştım, Han’a yavşadığı için dövdüğüm şu kızdı. Adı bile aklımda değildi ama belli ki o benim hakkımda fazlaca bilgiye sahipti.
“Listede bu türkü yoktu, kendisi özel olarak açmış.” diyen Berrak elinde ki USB’yi kıza doğru fırlattığında arkasından sinirle bakan Gülşen hala ve Melek anneyi de görmüştüm.
“KİMSİN LAN SEN?!” diye haykıran Nalan kızın boğazını daha fazla sıkmış olacak ki git gide kızarmaya başlamıştı.
“Nüha iyi misin?” diyen ardımda ki sesle örtü açıldığında Leyla’nın endişeli suratını görmüştüm. Yüzümü gördüğünde eli hızla ellerimi bulmuştu. “Özür dilerim Nünü, gitmemiz gerekirdi.”
“Saçmalama Leyla, sizlik bir şey değil.” dediğim sırada Nehir’de örtünün altına girmişti.
“Sen sakin ol, biz sıçacağız şimdi o malın ağzına.” dediğinde istemsizce gülesim gelmişti.
“Bir de utanmadan buraya mı geldin takıntılı kaşar?!” diye haykıran Beril’de Nalan’ın yanına ilerlediğinde bir kez daha anlamıştım. Evet, belki ailem yanımda yoktu ama onlarda benim ailemdi ve hep yanımdaydılar. Bunu çok iyi biliyordum.
Gözlerimden yaşlar süzülürken çekilen Nehir ve Leyla’yla bakışlarım onlara kaydığından Han’ın önümde dikildiğini farketmiştim, bir eli hala silahı tutarken önümde diz çökerek boştaki eliyle örtüyü açtığında kaşları derinden çatılmıştı.
“Hemen gidiyoruz.” diyen sesiyle hızla ayaklandığında gözlerim irice açılırken bende peşinden ayaklanarak kolundan tutup durmasını sağladım.
“Han…”
“Tek damla yaşa gideriz dedim biriciğim ve gidiyoruz.” derken önüne dönüp tam ilerleyecekken hızla önüne geçmiştim.
“Ben iyiyim Han, sadece mutluluktan.” dememle dudaklarında bana inanmadığını belli eden bir gülüş oluşmuştu. “Sadece şu salaklar gitsinler ama biz duralım, lütfen.” dediğimde bakışlarından düşündüğü belli oluyordu. “Hadi lütfen, kırma beni.”
Yanağıma sarılan eliyle derin bir nefes aldığında başını yavaşça olumlu anlamda sallamıştı.
“Şimdi siktir git lan! Bir daha burada görürsem canını almadan bırakmam.” diyen Nalan tuttuğu kızı sertçe ittiğinde kız annesine sarılarak kapıya doğru adımlamaya başlamıştı. Bakışları bana kaydığında gülümseyerek elimi sallamamla hızla korku dolu gözleriyle önüne dönmüştü, ne mal insanlar vardı!
O esnada bakışlarım kapının önünde set gibi duran erkeklere kaymıştı, hepsi jilet gibi takım elbiseleri ve sert bakışlarıyla etten bir duvar misali duruyorlardı. Dudaklarım kıvrılırken baş selamı vermemle hepsi aynı anda asker selamı vermişlerdi. Bakışlarımı takip eden Han da geriye doğru adımlayarak önlerine geçtiğinde verdiği asker selamıyla kaşlarım havalanmıştı.
“EMREDİN KOMUTANIM!”
Han da dahil olmak üzere hep bir ağızdan haykırmalarıyla dudaklarımdan bir kahkaha dökülmüştü. Az önceki hüzünlü halim tuzla buz olurken önlerine doğru adımlayarak ellerimi arkamda bağladım.
“RAHAT OL ASKER!” diye haykırmamla hepsi rahata geçtiğinde bakışlarım sadece karşımdaki adamdaydı, takım elbisesiyle öyle yakışıklı olmuştu ki gözlerimi ondan alamıyordum.
“ATIŞ İÇİN NİŞAN AL!” diye haykıran Han’la hızla silahlar çekildiğinde tam elim bacağımı gitmişti ki hızla elimi yakalayan Han beni kendisine çekerek elini belime sardı.
Ardından gelen silah sesleriyle bakışlarımı çevirdiğimde Nalan ve Nehir’in de silahlarını havaya kaldırdıklarını görmüştüm. Ne oluyordu burada?!
“ATEŞ!” diye haykıran Han’la hepsi ateş etmeye başladığında çevrede ki birkaç kişiden gelen çığlıkları işitsem de umrumda olmamıştı. Üç el ateşin ardından silahlar inerken bakışlarımı bir an olsun bile grilerden alamıyordum. “RAHAT!” demesiyle silahları tekrar bellerine koyduklarını göz ucuyla seçmiştim.
“Neydi şimdi bu?” diyerek sırıtmamla o da gülmüştü.
“Ateş eden karıma özel karşılama.” demesiyle gülüşüm büyürken gözlerine bakıyordum.
“Kocamında benden pek bir farkı yok.” diyerek göz kırparken göğsüne iliştirdiği kırmızı laleye hafifçe dokunmuştum. Aşırı uyumluyduk.
“Sen kendini görmedin sanırım, nefesimi kesiyorsun.” diyen sesi hayranlık içerirken gülmeye devam etmiştim. “Kırmızı da böyleysen beyazı düşünemiyorum bile, yarın acaba tansiyon hapı mı alsam?” demesiyle gülerken hafifçe omzuna vurmuştum.
“Abartma Bulut adam.” diyerek sırıttığımda çenemi bulan parmakları başımı hafifçe yukarı kaldırırken gözler yüzümün her yanında geziniyordu.
“Yemin ediyorum abartmıyorum kuğu’m, çok güzelsin.” diye mırıldanışıyla boğuk sesi ruhuma işlemişti.
“Sende fazla yakışıklısın, kına gecesinde sadece kadınların olduğunu hatırlatmama gerek yok sanırım.” desemde sanki sözlerimi duymuyormuş gibi beni izlemeye devam etmişti. “Yüzbaşı dünyaya dön.” diyerek hafifçe omzunu sarstığımda gülüşü büyürken gözleri gözlerimi bulmuştu.
“Emin ol hiç bu kadar dünya da olmamıştım.” demesiyle yanaklarımın ısındığını hissedebiliyordum, bugün fazla mı dürüsttü sanki?
“Tamam, yeter bu kadar övgü. Utanıyorum.” dememle bakışları yanaklarıma kaymıştı. O kadar kapatıcıya hala görünüyorsa kendimi tebrik ederdim!
“Göremiyorum ve bu hiç hoşuma gitmedi.” derken elini yanağıma atarak hafifçe silmeye başladığında arkadan Nehir’in sesi duyulmuştu.
“Hayır! O kadar uğraştım bu makyaja, silemezsin.” diyerek yanımıza gelmesiyle dayanamayarak gülmeye başlamıştım. Han’ın sert bakışları Nehir’i bulduğu sırada ardımdan gelen öksürük sesiyle arkaya dönmüştüm, Gülşen hala gülerek bize bakıyordu.
“Cilveleşmenuza azucuk ara verun gençler, kına vakti.” diyerek az önce kalktığım sandalyeyi işaret ettiğinde hemen yanına da sandalye çekildiğini görmüştüm.
Han’ın elini tutarak hızla ilerlettiğimde itiraz etmeye vakti olmamıştı. İkimizde oturduğumuzda bakışlarım grilerini bulduğunda öylece beni izlediğini fark etmiştim, hayran hayran bana bakıyordu. O sırada ilk çıktığımızda çalan eğlenceli kına gecesi şarkısı çalmaya başladığında kızlar çevremizde dönmeye başlamışlardı. O yanımdayken diğer şarkı da etki etmezdi aslında ama çokta zorlamamakta fayda vardı.
Bakışlarım yanıma doğru gelen Gülşen halaya kaydığında dudaklarımda ki gülümsemeyle ona bakmıştım.
“Kızum özür dilerum, vallaha biz çağurmaduk onlari. Kenduleri duyup gelmüşler.” diyen Gülşen halayla dudaklarım kıvrılırken omzuma sardığı elinin üstüne elimi koyarak hafifçe sıkmıştım.
“Özür dilemene bile gerek yok hala, onların yüzsüzlüğü bu.” dediğimde o da gülümserken bakışlarını yüzümde gezdirmişti.
“Ne de güzel olmiş benum kızum.” derken dudaklarını şakaklarıma bastırmıştı. “Ağlamayacağum. Ağlamayacağum.” diyerek örtüyü başıma kapattıktan sonra geri çekilmişti. Başıma tekrardan örtülen kırmızı tülle tam Han çekip çıkaracakken elini havada yakalayarak aşağıya indirdim.
“Ne yapıyorsun Han?” diye sinirle konuştuğum da onunda kaşları çatılmıştı.
“Ben seni izlemek istiyorum, bu nerden çıktı?” demesiyle gülsem mi kızsam mı bilememiştim.
“Adetler böyle kocam, azıcık dayan.” dediğimde sinirli bir nefes verip önüne dönerken bir elimi kendisine çekerek avucunun içine hapsetmişti.
“Siktiğimin adetleri.” diye mırıldanan Han’la gözlerim büyürken yandan bacağımı bacağına çarpmıştım.
“Han.” diye uyarı veren bir sesle konuşsam da tıpkı bir çocuk misali omzunu silkerek karşısına bakmaya devam etmişti.
Bu haline gülerken benimde önüme döndüğüm sırada kızlar duraksarken elinde kına tepsisini tutan Beril önümde durmuştu. Sanırım şu kına zamanına sonunda geçmiştik.
“Yetişebildim mi?” diye seslenen kişiyle bakışlarım hızla yana dönerken bize doğru gelen Melike albayı görmemle dudaklarım kıvrılmıştı. Üniformasının aksine üzerinde krem rengi sade bir elbise vardı ve ince fiziğine oldukça yakışmıştı.
“Yetiştiniz komutanım, buyrun.” diyen Nehir’le Melike albay elini omzuna koyarak hafifçe sıkmıştı.
“Ne şu an askeriyedeyiz ne de benim üstümde üniforma var Nehir, komutanım demene gerek yok.” dediğinde Nehir gülerek başını sallamıştı. Bakışları beni bulan Melike ablanın dudakları biraz daha kıvrılırken yanıma gelerek ellerini omuzlarıma yaslamıştı.
Bakışlarım tekrardan önüme dönerken avuçlarımı açtığım sırada iki yanımdan iki el uzanarak ellerimi kapatmışlardı. Bir Gülşen halaya bir de Melike ablaya bakarken kaşlarımı çatmıştım, anlaşmış gibi nasıl aynı anda hareket etmişlerdi lan öyle?!
“Gelin avucunu açmıyor kaynana, nerdesin?” diyen Beril’le gözlerimi devirmeden edememiştim. Zaten bir ton altın vermişti, biraz daha mı verecekti?
“Öyle avuç hemen açılır mı kızım, kapat.” diyen Melike ablayla Gülşen hala hızla onu onaylamıştı.
“Evet da kızum, kapatılur.” dediğinde bıkkın bir nefes vererek el mecbur kapatmıştım. Önümde duran Melek anne elindeki keseyi salladığında bakışlarım yanımda ki Han’ı bulmuştu, sadece beni izliyordu.
“Geldum da geldum.” diyen Melek anne keseden ikişer tane tam altın çıkarmasıyla kaşlarım havalanmıştı. Bugün gerçekten altına doymuştum, bir süre mermi dışında altın rengi görmek istemiyordum.
Avcuma yakılan kınayla altınlar içine konulduktan sonra üstlerine kırmızı birer kese takılmıştı. Benden sonra sıra Han’a geldiğinde hiç direnmeden serçe parmağını uzatmıştı, onunda parmağına yakılırken bakışları hala bendeydi. Ne güzelde deli divane aşık olduğunu yedi düvele bildiriyordu, canım kocam benim!
İkimizinde kınalar yakıldıktan sonra ayaklandığımızda Han yavaşça başımdaki örtüyü çekerek bana yaklaşmıştı, alnıma dokunan dudaklarıyla gözlerim kapanırken gözlerimin önünde her türlü anı can buluyordu. Seneler önce onu ilk gördüğüm andan beni terörist sanıp vurduğu ana kadar her şey dönüyordu, ne kadar çok şey atlamıştık bu seneler içinde ama yine en sonunda birbirimizi bulmuştuk. Sanırım kader tam olarak böyle bir durumdu…
Geri çekilmesiyle gözlerimi açarak ona dönmüştüm ki çevremizi saran beyaz yelpazelerle aniden dudakları dudaklarıma kapanmıştı. Yanaklarımı saran elleriyle dudakları hızla dudaklarımı yağmalamaya başlarken şaşkınlığı son anda üstümden atarak kısa öpücüğüne karşılık vermiştim.
Nefesimi kesen öpücüğün ardından geriye çekilmesiyle Nehir ve Leyla da yelpazeleri indirerek geriye çekilmişlerdi, bunu planladıklarına inanamıyordum. Aklım darmaduman olmuştu iki saniye de, adeta nevrim dönmüştü. Bakışlarım grileri bulurken sırıtarak göz kırpmasıyla benim ise gözlerim kısılmıştı, uyuzdu işte!
“Bu terapi beni birkaç dakika daha idare eder artık.” demesiyle gözlerimi belertmemek için kendimi zor tutmuştum. Elalemin içinde zerre de utanmıyordu!
“Etraf insan kaynıyor Han, yeri mi şimdi?” diyerek önüme döndüğüm sırada boynuma çarpan nefesiyle bana yaklaştığını anlamıştım.
“Sen bu denli güzelken kendimi nasıl tutabilirdim?” demesiyle bende hafifçe ona dönmüştüm.
“Sen kendini hiçbir zaman tutamıyorsun ki.” dediğimde dudakları kulağıma çarparken eli avucumun içine doğru sızmıştı.
“Çünkü sen her zaman güzelsin Van kuğusu.”
Sözleri yüreğime işlerken elinde testiyle gelen Leyla’yı fark ederek zor bela geriye çekilmiştim. İleri doğru birkaç adım atacakken tuttuğu elimle beni tekrardan geriye çekmesiyle bakışlarım hızla grilerine tutundu.
“Nereye?” demesiyle gülerek önüne geçip omuzlarından iterek oturmasını sağladım.
“Küçük bir gösterim var, sus ve izle.” dememle dudakları kıvrılırken elimi serbest bıraktığında şarkıyı başlatması için Berrak’a işaret çakarak testiyi elime almıştım.
Aşkın ateşine dağlar dayanmaz, aşkı bilmeyenler gönülden yanmaz…
Şarkıyı hafifçe mırıldanarak etrafında dönmeye başladığımda herkes alkışmaya başlamıştı. Heyecan dolu grileri beni izlerken dudakları adeta kulaklarımdaydı, gülerken çok daha yakışıklı olduğunu söylemiş miydim?
“Aşka yardan başka, yardan başka. Bana senden başka çare bulunmaz.” diye arkadan kulağına eğilerek şarkıyı söylediğimde aldığı derin nefesini işitmiştim.
Hızla önüne doğru dönerek dans etmeye devam ederken bir yandan da elimdeki testiyi sallıyordum. Etrafında dönmeye devam ederken birkaç tur sonrasında önüne geçerek birkaç adım geriye çekilmiştim. Esasında elimdeki testiyi yere atıp kırmam gerekirdi ama bize bu kadar sade bir göster yakışmazdı.
“Seni anan benim için doğurmuş canım. Hamurunu benim için yoğurmuş, canım.” derken önümde ki bindallıyı hafifçe yana çekerek bacağımı ortaya çıkardığımda silahımı takılı olduğu bacağımdaki banttan çekerek çıkarmıştım.
Bu hareketimle bakışları hızla bacağıma kayarken hareket eden adem elmasından sertçe yutkunduğunu görebilmiştim, etkilendiği her halinden belli oluyordu. Dudaklarımdaki gülümsemeyle şarkının sonuna doğru gelirken tek elimle testiyi havaya fırlattıktan sonra hızla nişan alarak havada ki testiyi vurmuştum.
Parçalanan testiyle bir alkış tufanı koparken bakışlarım sadece beni izleyen adamdaydı. Gözlerini benden ayırmadan ceketini hafifçe çekiştirerek önünü kapattığında gözlerim istemsizce kapattığı yere kaymıştı, nerdeyse pantolonunun üzerinden bile belli oluyordu. Etkilendiğini anlamıştım ama bu kadar olduğunu ben bile fark edememiştim.
Bakışlarını benden çekmeden ayağa kalkarken aniden değişen şarkıyla herkes ayaklanmıştı ama benim bakışlarım hala ondaydı, öyleki ne çalan horon ne de çevremizi saran insanlar umrumda değildi.
“Biz gidelum mu kalalum mu?” diyen Mecnun’la bakışlarım hala ondan ayrılmazken konuşmasıyla sesi zihnimde yankılanmıştı.
“Kalıyoruz.” dediğinde dudaklarım daha çok kıvrılırken aniden geriye çekilmemle bakışlarım sonunda ondan ayrılarak yanımda ki Nehir’e dönmüştü.
“Horon zamanı!” diye haykıran Nehir’le kendimi bir anda horonun içinde bulmuştum.
Eğlence böyle saatlerce devam etmişti, öyleki en sonunda ayaklarımı hissedemez hale gelmiştim. Dağılan misafirler ve evlere dağılan insanlarla bizde eve dağılabilmiştik, can havliyle üstümdekilerden kurtulduktan sonra telefonuma gelen mesajla hızla bahçeye inmiştim. Bu gece nerede kalacağımı bilmiyordum ama ne olursa olsun Han’ın beni tek bırakmayacağına emindim, şimdi bile sadece üstünü değiştirmeye gitmişti.
Bahçeye indiğim sırada kapıya yaslanarak beni beklediğini farkettiğimde hızla yanına ilerledim, belime sarılan eliyle beni kendine çekmişti ki bakışlarım hemen ileride bahçenin girişinde konulan Hasan’la Nalan’a takılmıştı. Demek sonunda Nalan Hasan’ı yakalayabilmişti. Acaba ne konuşuyorlardı?
~~~~~~~~~~
Nalan Aksu…
Elimdeki sigaradan derince bir nefes daha çekerken öylece karanlık gökyüzünü izliyordum, gece boyu gelmemişti. Bakışlarım onca kalabalıkta onu aramıştı ama yoktu, adeta kaçıyordu benden. Çektiğim dumanı yavaşça üflerken yüreğimin acısını görmezden gelmeye çalışıyordum ama olmuyordu, kalbimde hep hissettiğim o boşluk artık farklı sebeplerden sızlarken nasıl görmezden gelebilirdim ki?
Ve işin garibi ne yaparsa yapsın haklıydı. Gitmem demiştim, doğrusu dediğim gibi gitmemiştim ama bunu onun bilmesi imkansızdı. Peşimden gelmiş olsa bile ne o insanlar bunu ona söylerlerdi ne de o tutulduğum mahzende beni görebilirdi. Gerçekleri öğrenmesinin tek bir yolu vardı, o da beni dinlemesiydi ama gelin görün ki hiçbir yerde yoktu.
Sigaradan son bir nefes çekerek köşedeki duvara söndürdüğüm sırada üzerimde hissettiğim bakışlarla hızla başımı kaldırmıştım ki bahçeye doğru ilerleyen Mirza komutanı ve hemen ardında dikilen Hasan’ı farketmiştim, karanlık bakışları bendeydi.
Yüreğim hızla atmaya başlarken ona doğru bir adım atmamla arkasını dönmesi bir olsa da durmamıştım, peşinden ilerlemiştim.
“Aslan!” diye seslendiğim sırada duraksayan adımlarıyla hemen ardında durmuştum.
“Öldü.” Kulağımı dolduran boğuk sesi kalbime ulaşırken derince yutkunup kendime bir kez daha hatırlattım, vazgeçmeyecektim.
“Ama…”
“Öldü.” dedi tekrardan, bu sefer sesi bir öncekine göre daha sertti. “Ve Nazlı’yla birlikte o uçurumun kenarına gömüldü.” demesiyle kapanan gözlerimden birer damla yaş süzülmüştü.
“Nazlı ölmedi.” dedim aciz bir mırıltıyla.
“Benim için öldü teğmen.” derken bakışlarını omzunun üstünden bana çevirmişti. “Şimdi önemli bir sorun yoksa işlerim var.” Gözlerim aralanırken etrafımızda ki karanlığa rağmen beni içine alan gözlerine baktım.
“Bilmediğin şeyler var Aslan, beni dinlemek zorundasın.”
“Seni dinlemek için yalvarabileceğim seneler geçirdim ama hiçbirinde yoktun Nazlı.” derken yanlış bir şey söylemiş gibi yüzünü yalancı bir edayla buruşturmuştu. “Pardon, Nalan.”
Sözlerini umursamadan ona doğru birer adım atmamla hızla geriye çekilmesi bir olmuştu, yaklaşmamı istemiyordu. O zaman bende daha çok yaklaşırdım. Geri kaçmasını umursamadan bir adım daha attığımda bu sefer bana dönen bedeniyle geriye kaçmak yerine öylece duraksamıştı. Dudakları bir şeyler söylemek için açılırken hızla ona izin vermeden ben konuşmuştum.
“Gitmedim Hasan, kaçırıldım.” dememle öylece kalakalmıştı. Gözlerim dolarken yumruk yaptığım ellerimle kendimi kasmıştım, artık orada değildim. Sadece anılardan ibaretti, beni etkileyemezlerdi. “O gün… o gün ailem öldü benim Hasan ve ben…” derken akan yaşlarla derin bir nefes almam gerekmişti. Ellerim sertçe yanaklarımı silerken tekrardan ona döndüm. “Ve ben kaçamadım.”
“Senden haber alamayınca konağı bastım, yoktun.” dediğinde bu sefer yaşları silmeye bile zahmet etmemiştim. Beni kurtarmak için gelmişti, beni yalnız bırakmamıştı. Belki de hala tam olarak hatırlayamadığım anılarımın birinde onu duymuştum ama sesimi ulaştıramamıştım.
“Alt katında mahzenler vardı.” dediğimde ellerinin iki yanında yavaşça yumruk olduğunu görmüştüm. Gördüğümü fark ettiğinde hızla ellerini arkasına sakladı. “Önemli olan bu değil tabi, önemli olan…” derken tekrardan nefes almam gerekmişti. “Bende bazı anılar yok Hasan, ailemle olan bazı anıları hatırlamadığım için doktora gittiğimde şiddete bağlı olarak hafıza kaybı yaşanabileceğini söylemişti ama bunların sadece küçük çaplı anılar olduğunu sanıyordum.”
Gözyaşları hızla yanaklarımı ıslatırken bunları anlatmanın ne denli zor olduğunu tekrar farketmiştim.
“Ben bugüne kadar seni hatırlamıyordum Hasan ama yemin ederim bu benim elimde olan bir durum değildi, isteyerek yapmadım.” dediğim sırada başını yana çevirerek gözlerini benden kaçırırken derin bir nefes almıştı.
“Ailen kayıtlarda beş yıl önce ölmüş olarak geçiyor.” dediğinde yanaklarımda ki yaşları silerek derince yutkunmuştum.
“Ölüm raporlarını ancak ben mezun olduktan sonra çıkartabildim.” dememle tekrardan derin bir nefes alırken elini sertçe tutamlarından geçirerek düzenli duran saçlarını dağıtmıştı.
“Kanıt var mı?” diyen sesiyle titreyen ellerim hızla çantadaki telefona uzanmıştı.
“Hatırlamadığıma dair doktor raporu var.” dediğim sırada hızla elini kaldırarak beni durdurmuştu.
“Tamam.” derken karanlık bakışları itinayla beni bulmuyordu. Telefonu tekrardan çantaya koyarken ellerim iki yanıma düşmüştü, öylece ona bakıyordum.
Orada ne kadar süre öyle kaldık bilmiyordum, ben onu izliyordum o ise zemini. En sonunda gözlerini sıkıca kapatarak arkasını dönmesiyle omuzlarım yaşadığım acıyla çökmüştü, anlatmaktan başka çarem yoktu ve bu da işe yaramamıştı. Haklıydı, tek sözüme onca senenin yokluğunu hiçe sayamazdı.
Yavaşça arkamı döndüm ve eve doğru bir adım atmıştım ki onun adımlarının duraksadığını farketmiştim. Hemen ardından ise uzaklaşması gereken adım seslerinin git gide yaklaştığını işitmemle kaşlarım çatılmıştı, neden bana doğru geliyordu ki? Belki de ileride duran Mirza’ya bir şey söyleyecekti, bilmiyordum.
Lakin sonrasında her şey çok ani gelişmişti, aniden koluma sarılan parmaklarla bedenim sertçe arkaya dönerken dudaklarıma bastırdığı dudaklarıyla tüm evren zaman almayı o saniye bırakmıştı…
~~~~~~~~~~~
Vee bölüm sonuuuu!!!!
O nasıl bir sondu öyle?!!!!
Nalan vurdun yine on ikiden turnayı!!!
Yani Hasan’ım diyorum başka bir şey demiyorum…
Sizce bölüm nasıldı???
Sizce Hasan Nalan’ı tam anlamıyla affetti mi???
Peki kına gecemiz nasıldı???
Nüha’nın şovuna hepimiz kalbimizi bıraktık değil mi???
Düşüncelerinizi merak ediyorum…
Beğeni ve yorumları da unutmayalım lütfen olur mu?
Yardımlarınıza ihtiyacım var…
TikTok: snurr003
Instagram: snurr_003
Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda Tt adresimden paylaşıyorum. (Henüz insta algoritmasını çözemediğim için orayı pek kullanamıyorum ama yine de orada da aktifim.)
Ayrıca sizi wp kanalıma da beklerim, şu aralar orada oldukça aktifim. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum… (link instagram sayfamda var.)
Seviliyorsunuzzzzz
🦢☁️
