İçeriğe geç

İmparatorluğun Kılıcı (Wisteria 3)

Bölüm 5 · 14 dk okuma

İmparatorluğun Kılıcı (Wisteria 3)

Bölüm 5

Bölüm 5: Balık Avı

BÖLÜM 5

▪──── ⚔ ────▪

BALIK AVI

Güneye ilerledik ve karşımıza tıpkı Kairon'un tahmin ettiği gibi bir nehir çıktı. Çok geniş olmasa da yıkanabileceğimiz bir genişliğe ve derinliğe sahipti. Büyük, kalın bir ağaç gövdesi, nehri boydan boya kesecek şekilde devrildiği için suyu yavaşlatmıştı. Nehrin içindeki taş çıkıntılar ağaç gövdesinin de suyla beraber kayıp gitmesini engelliyordu.

Güvenli olup olmadığından emin olabilmek için üzengiye basarak atımın üzerinde ayağa kalktım. Güneşin ışıltıları ve dökülen yaprakların renkleri, büyüleyici bir manzara sunuyordu.

''Bence burası gün batımına kadar dinlenmek ve avlanmak için iyi bir nokta,'' dedim Zane'in sırtından inerken. Onu, dizginlerini serbest bırakarak su içebilmesi için yönlendirdim.

Zaiden önce Kasırga'yı Kairon'un eline tutuşturdu sonra da hızla pelerinini çıkarıp eyerin üzerine bıraktı. Üzerindeki ceketi de çıkardıktan sonra gömleğinin iplerini gevşetti.

''Ne yapıyorsun?'' diye sordum şaşkınlıkla.

Gömleğini hızlıca başının üzerinden çıkardı. ''Yıkanmaya hazırlanıyorum.''

''Önce bir kamp kursaydık.''

''İğrenç kokuyorum. Terliyim. Bir dakika daha kendime tahammül edecek sabrım kalmadı.'' Güldü ve suya atlayıverdi. Su, beline kadar gelse de hemen dizlerini kırarak kendini tamamen suya batırdı. Kısa bir süre suyun altında kaldıktan sonra yeniden doğruldu. Islak saçlarından ve yanaklarından sular süzülüyordu. Damlalar kaslı omuzlarından ve göğsünden aşağı akıyordu. Birkaç yılda fazlasıyla kaslanmıştı. Özellikle karın ve sırt bölgesi iyice yapılanmıştı. Başını sertçe iki yana sallayarak yüzünü ıslaklıktan kurtardı ve tek eliyle saçlarını geriye atıp derin bir nefes verdi. ''Su muazzam Siyah Kuğu, sen de girmelisin.''

''Ben atları ağaca bağlayıp güvene alayım. İstersen sen de bu sırada yıkanabilirsin Kairon. Siz çıktıktan sonra da ben girerim. Birinin tetikte olması gerekiyor,'' diyerek susuzluğunu gideren Zane'in dizginlerini yakaladım.

Kairon başını iki yana salladı. ''Ben neredeyse hiç terlemem. Pis hissetmiyorum. Tam bir yaz ve yolculuk insanıyım.'' Memnuniyetle sırıtıp omuzlarını yukarı aşağı oynattı.

''Peki o halde,'' Zane'in dizginlerini nehrin hemen yanındaki ağacın en alçak dalına doladım. ''Bize yakın çevrede kamp yapacak bir yer bak.'' Ayağımın altında amaçsızca dolanmasındansa bir işe yaraması daha iyiydi.

Kairon istemsizce bir Zaiden'a bir bana baktıktan sonra atına bindi. Bir şey söylemeden nehrin ilerlediği yolu keşfetmek üzere hızlı adımlarla gitti. Güzergahı üzerinde birbirine geçmiş çalılar, ısırgan otları bulunuyordu. Nehri takip ettikçe otlar daha da sıklaşıyordu. Gözlerimi iyice kıstığımda birkaç kızıl çalı ve dikenli bitim otlarını fark ettim. Normalde su kenarında yetişmeseler de kendilerine bir şekilde yer bulmuşlardı bu yolda.

Tekrar Zaiden'a döndüm. Bana bakıyordu. Kalın kaşlarının altındaki dumanlı gözleri haylazlık doluydu.

''Elini biraz çabuk tut,'' dedim bıkkınlıkla. ''Güneş batmadan kamp kurmalıyız.''

''Bu akşam ne yemek istiyorsun? Kurutulmuş et ve kek mi yoksa hazır nehir kenarındayken balık mı avlayalım? Aslında biraz taze balık kulağa hiç fena gelmiyor.'' Eliyle yakalayabilecekmiş gibi etrafında balık aramaya başladı.

Normalde ateş yakmayı sevmesem de Zaiden'ın dediği gibi, taze balık fikri karnımın guruldamasına sebep olmuştu. Üstelik ateş yakmadan kamp kurduğumuzda rutubet de fazla oluyordu.

Yıkanma sırası bana geldiğinde Zaiden kıyıya çıkarak nöbeti devraldı. Pantolonu sırılsıklam şekilde vücuduna yapışmıştı. Ne olur ne olmaz, birimizin her an dövüşe hazır olması önemliydi. Bir şey söylemeden gömleğini giydi ve kılıcının kemerini beline geçirdi. Ardından bana sırtını dönerek beklemeye başladı. Bir yandan da bacaklarını esnetiyordu.

Nehrin suyu buz gibiydi. Hava ılık olmasına rağmen içine girdiğim anda titreyecek kadar üşümüştüm. Güneşin ışıltısı eşliğinde altın renklerde parıldayan nehir, tenimi usulca dövüyordu. Zaiden da konuşmadığı için kulaklarımdaki yegâne sesler kuşların cıvıltılı ötüşleri ve suyun akıntısının çıkardığı uğultuydu. Etrafıma bakınarak kendimi iyice suyun ferahlığına bıraktım. ''Ölümün peşinde koşarken kader bize acıyıp böyle güzelliklerle durumu telafi ediyor sanırım.''

''Sana dün de söylediğim gibi, zamanımızın dolacağı vakit belli değil. Tadını çıkarmalıyız.''

Elçi olmanın en riskli tarafı, her an her saat tetikte olmamız gerektiğiydi. Canımız, aldığımız her nefeste tehlikedeydi. Bu yüzden gerekli olmadığı sürece kendimizi aç, yorgun ve üşümüş bırakmıyorduk. Güneş ışığının tadını çıkarırken bir yandan da o güneşin aydınlattıklarına dikkat etmemiz gerekiyordu. Yine de imparatorluğa karşı tehdit oluşturan insanların işini bitirmek mutlu ediyordu. Bu sonu hak ediyorlardı. Bizim görevimiz diyarı her geçen gün daha da iyileştirmekti. Büyük bir şerefti. Yaptıklarımdan onur duyuyordum.

Başımı geriye yatırarak saçlarımın iyice temizlendiğinden emin oldum. Geçen sene, görevlerimize ara verdiğimiz bir dönemde İmparatorluk Sarayına geri dönmüştük. Saçlarımın ne kadar yıprandığını gördüğünde Nyx suratını ekşitmişti. ''Neden kesmiyorsun?'' diye sormuştu gözlerini kısarak. Kendisi, pembe saçlarını kulak hizasına kadar kestiği için ne kadar rahatladığını anlatıyor, göreve çıktığında saçlarıyla uğraşmadığı için vakit kazandığını söylüyordu.

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu tempoda saçlarıma bakamıyordum bile. Ama içimden onları kesmek de gelmiyordu. Bu uzun, dalgalı halleri hoşuma gidiyordu. Cazibemin bir parçasıydı.

Parmaklarımı omuzlarımdan enseme doğru kaydırıyordum ki sağ çaprazımdan bir hışırtı duydum. Aceleyle doğrulup yalnızca başımı suyun üzerinde tutacak şekilde ayarladım kendimi. Zaiden da aynısını duymuş, kılıcını kavramıştı. Geri geri yürüyerek bana yaklaştı. ''Saige,'' diye fısıldadı hafifçe eğilerek.

''Pelerinim,'' dedim elimle işaret ederek. Ancak fazla uzaktaydı. Tamamen çıplak olduğum düşünüldüğünde şu anda sudan çıkmak pek mantıklı bir fikir değildi.

Hışırtı biraz daha arttığı anda Zaiden iyice yaklaşıp sesin kaynağıyla benim aramda durdu ve kılıcını çekti. Ne çıkarsa çıksın, kılıcını saplamaya hazır bir şekilde kendini gerdi ve pozisyon aldı. Tam o sırada, çalıların arasından Kairon fırladı.

Daha iki adım atamadan donup kaldı. ''Ne bu haliniz? Hayalet görmüş gibi bakıyorsunuz.'' Ellerini kendini korumaya çalışırcasına havaya kaldırdı.

Zaiden başını hafifçe yana yatırıp sırtını dikleştirdi. ''Bir başkası geliyor zannettik.''

Kairon elini yumruk yaparak baş parmağıyla arkasını gösterdi. ''Birkaç adım ileride, ağaçların arasında çok rahat bir alan buldum. Orada kamp yapabiliriz,'' derken verdiğim ödevi yerine getirmenin mutluluğuyla bana döndü.

Gözleri, üzerimde takılıp kaldı. Bu sefer hayalet görmüş gibi bakan oydu. Gözlerini inanamıyormuş gibi kırpıştırırken alt çenesi yavaşça aşağı indi. Hayır, hayalet görmüş gibi değil, hayranlıkla bakıyordu.

Zaiden da durumu fark etmiş olmalıydı. Önce Kairon'a baktı. Ardından neye bu kadar hayret ettiğini merak ederek bana döndü. Suyun içinde olmama rağmen bir anlığına afalladı ve yeniden Kairon'a döndü. ''Hey!'' diye bağırdı. Kılıcının ucunu ona doğrulttu. ''Gözlerini oyarım.''

Kairon sonunda canının tehlikede olduğunu anlayarak kendine geldi. Başını sertçe iki yana sallayarak gözlerini üzerimden çekti. ''Eşyaları toparlamanıza yardım edeyim de oraya geçelim.''

Zaiden yeniden arkasını dönerek kurulanmama ve giyinmeme izin verdikten sonra eşyalarımızı hızlıca kucakladık. Gün batımı iyice yaklaşmıştı. Beni beklerken Kairon bulabildiği çalı çırpıyı toplamış, kamp alanımızın ortasında biriktirmişti. Söylediği gibi umut vadeden bir alandı. Yumuşak çimler, üçümüzün de rahatça üzerinde yatabileceği kadar genişti. Yabani otlar ve sırtımıza batacak taşlar da yoktu.

''Saige sen ateşi yakarken biz de nehir kıyısına gidip avlanalım. Hava kararmadan acele etsek iyi olur.''

Başımla onayladım. İkili, atlarını yanımda bırakarak geldiğimiz yoldan geri dönerken yatacak yerlerimizden ateşimize kadar tüm kamp alanını düzenledim. Hemen dibimizdeki bir elma ağacından birkaç elma kopararak atlarımızı besledim. Kasırga arada bir başını eğip Zane'e tosluyordu. Aralarında muhabbet ettiklerinden emin gibiydim. Onları anlamayı ve bu hararetli konuşmaya katılmayı çok isterdim doğrusu.

Gökyüzündeki kabarık bulutlar mor ve pembe tonlarına bürünürken kuşlar sessizleşmişti. Ateşin başında, yanan kuru dalların çıtırtısıyla tek başıma beklemeye devam ettim. Havanın serinliği, saçlarımın ıslaklığı yüzünden içimi kesiyordu. Rüzgâr estikçe, soğuğu daha da derinden hissediyordum.

Çimlerin üzerinde kayarak ateşe daha da yaklaştım ve saçlarımın kuruyabilmesi için sırtımı döndüm. Nihayet Zaiden'ın sonuncuyu da yakaladıklarını belli eden zafer çığlığı duyuldu. Birkaç dakika sonra ellerinde ateşin ışığında gümüş gibi parlayan balıklarla döndüler. Bu gece iyice doyacağımız kadar balık yakalamayı başarmışlardı.

Hiç vakit kaybetmeden balıkları ateş başında pişirmeye koyulduk ve kokuları anında havaya yayıldı. Bunu duyan midem şiddetle guruldadı. Bu uzun günün ardından yalnızca görüntüleri bile o kadar cezbedici görünüyordu ki, dudaklarımı yalamaktan geri duramadım.

Yorgun olmalarına rağmen hem Kairon'un hem de Zaiden'ın yüzünde memnuniyet ifadesi vardı. Balıkları bitirene kadar kimse konuşmadı. Balıkların lezzeti damağıma yayılırken sessizliğin ve doyan karnımın mutluluğuyla derin bir iç çektim. Uzun süredir yediğim en güzel akşam yemeklerinden biri olabilirdi.

Üçüncü balığıma geçerken Kairon bir anda yerimden zıplatacak kadar yüksek sesle, ''Hadi ama!'' diye bağırdı. Şaşkınlıkla ona döndüm. Hemen ardından çantasına uzanıp içinden iki kuron çıkarıp Zaiden'a fırlattı. Zaiden parayı havada kaparak gömleğinin cebine attı. Quarith'in para birimi olan bu iki kuronla güzel bir akşam yemeği yiyebilirdiniz.

''Ne bu şimdi?'' diye sordum gözlerimi kısarak.

Zaiden sırıttı. ''Kairon'la senin kaç balık bitirebileceğin konusunda bahse girdik. İkiden fazlasını yiyemeyeceğini söyledi. Ben de kesinlikle yiyebileceğini, hatta üzerine beni bile bitirebileceğini söyledim.''

Önce balığıma baktım. Boyu bir karıştan yalnızca biraz daha büyüktü. Rahatlıkla dört, hatta beş tanesini yiyebilirdim. Yüzümü buruşturarak Kairon'a döndüm. ''Bu adam altı senedir benimle yolculuk ediyor ve bu bahsi kazanabileceğini sandın öyle mi?''

''Yemek yiyen çok kadın gördüm. Yemeğini bitiremeyen. Balıkları iğrenç bulan. Yalnızca gördüklerimi değerlendirmiştim,'' dedi hayal kırıklığıyla. Omuzlarını hafifçe öne düşürüp boynunu büktü.

''Biliyor musun Kairon, genellemeleri hiç sevmem.'' Üçüncü balığımdan kocaman bir ısırık aldıktan sonra dudağıma batan kılçığı çıkarıp ateşe fırlattım. Ardından parmağımdan aşağı süzülen balık suyunu umursamazca yaladım.

Bu sırada Zaiden dudakları sola doğru kıvrılmış, bir yandan kendi balığını yerken diğer bir yandan da gururlu bir ifadeyle beni izliyordu.

''Perin'de balıkları tam ortasından ayırarak yediklerini biliyor muydunuz? Pişme süresini kısaltıp kılçıkları görmenizi kolaylaştırıyorlar böylece. Doğrusunu söylemek gerekirse bir kıyı krallığı olmasına rağmen doğru düzgün balık yapamıyorlar. Genelde fazlasıyla kuru olurlar,'' dedi Kairon yenilgisinin üzerini rastgele bir bilgiyle kapatmak istercesine.

Wisteria Diyarı'nın en batısı, hakkında en az tecrübeye sahip olduğumuz yerlerdendi. En başından beri ya İmparatorluk Sarayı'nın çevresinde ya da doğu tarafında görevlere çıkmıştık. Bunca yıl geçmesine rağmen hiç ziyaret etmediğimiz krallıklar mevcuttu.

Zaiden birden elindeki balığı, daha doğrusu balıktan geriye kalan birkaç kılçığı ateşe atıp ayağa kalktı. ''Nehirde ellerimi yıkayıp geleceğim,'' dedi ve onay alırcasına benimle kurduğu kısa göz temasının ardından nehrin yolunu tuttu.

Kairon, Zaiden uzaklaştıktan sonra sırıtarak bana döndü. ''Altı yıl demek,'' dedi meraklı bir ifadeyle. ''İki kişinin beraber geçirmesi için oldukça uzun bir zaman dilimi. Evli insanlar gibi falan olmalısınız artık.''

''Görev arkadaşıyız, Kairon. Macera peşinde koşan bir çift değil.'' Gözlerimi devirerek balığımdan bir lokma daha aldım.

''Sana göre çift olmayabilirsiniz ama Zaiden'ın bakışları hiç de öyle demiyor. Aslına bakarsan, seninkiler de söylediklerinden fazlasını anlatıyor. Birbirinizden hoşlanıyorsunuz öyle değil mi? Yoksa altı sene boyunca bu kadar zorluğa ve birbirinize katlanacak insanlar değilsiniz. Çoktan birbirinizi şişlerdiniz.'' Hafifçe yerinde kıpırdanarak heyecanlandığını belli etti.

Kaşlarımı çattım. ''Yalnızca iki gündür beraberiz, ne ara çözdün bizi?''

''Ben bir gezginim. O kadar çok insanla tanışmanın bir getirisi var elbette. İnsanı gözünden anlarım.''

''Eh,'' diyerek umursamazca silktim omuzlarımı. ''Bu konuda yanılıyorsun. Altı yıldır beraberiz çünkü birbirimizi koruyoruz ve kolluyoruz. Birbirimize güveniyoruz.''

''Ya çok iyi bir yalancısın ya da kendini kandırıyorsun, Saige.'' İsmimi o kadar kendinden emin, o kadar bilge bir tavırla söylemişti ki sinirlenmeme sebep oldu. Neredeyse üstten bakar gibi bir hali vardı. Başıyla Zaiden'ın gittiği tarafı işaret etti. ''Zaiden sana sanki nefesinin kaynağı senmişsin gibi bakıyor. Sen orada olmasan soluksuz kalacakmış gibi.''

Kahkahayı bastım. ''Yok artık!''

''Gezgin yıllarımda öğrendiğim başka bir bilgiyi paylaşayım mı?'' diye sorduktan sonra, reddetmeme izin vermeden devam etti. ''İnsanların gerçekleri inkâr etmek için gereğinden fazla tepki vermek gibi bir alışkanlığı vardır.'' Parmağını bilmiş bilmiş kaldırıp suratıma doğrulttu. ''Az önce attığın abartılı kahkaha gibi.''

Zafer kazanmışçasına sırıtırken boğazımdaki lokmayı tuttum ve gözlerinin içine baktım. ''Kairon.''

Gülümseyerek başını yana yatırdı. ''Efendim.''

''Haddini bil. Seni yanımıza almış olmamız her konuda fikir belirtmen gerektiği anlamına gelmiyor. Bu konuda bir daha konuşursan bir sonraki akşam yemeğinde balıkların yerinde sen olursun.''

Kairon ateşin üzerinde kızaran balığa bakıp yutkundu. ''Yalnızca sohbet etmek istemiştim.''

Gözlerimi ondan ayırdım. Sakin ses tonumu koruyabilmek için derin bir nefes aldım. ''Hayır, dedikodu yapmaya çalışıyordun ve bu hiç hoş bir davranış değil.''

Tam o sırada Zaiden'ın ayak sesleri duyuldu.

Kairon gergince yüzünü astı. ''Bir daha olmaz,'' dedi yarım yamalak bir ağızla.

Daha hiçbir şey söyleyemeden Zaiden çizmesiyle büyük bir toprak yığınını ateşin üstüne savurdu. Beni kaldırmak için elini uzattığı anda onu yakaladım. Tek hareketiyle ayaktaydım.

''Birileri geliyor,'' dedi kısık bir sesle. Ateşi söndürmek için biraz daha toprak attık. Böylece duman çıkarmadan ve yerimizi belli etmeden ondan kurtulmuştuk. Bu sırada Zaiden elini kolumdan çekmemişti.

''Askerler mi? Süvariler mi? İsyancılar mı?'' diye sordum hızlıca. Muhtemelen ne cevap verirse versin, savaşmamız gerekecekti.

Zaiden sessiz bir komuta karşılık veriyormuş gibi sırtını dikleştirdi. Yakınlarda birileri varmışçasına etrafına bakındı. ''Bahsimi isyancılara yatırıyorum.''

Yanılıyor olmasını ümit ederek kılıcımı kaptım. Kairon da beni taklit ederek kendi bıçağına davranmak üzereyken elimi hızlıca kaldırarak onu durdurdum. ''Şimdi değil,'' diye fısıldadım. Eğer şanslıysak, bizi es geçip giderlerdi.

Zaiden'ın koluma tutunan eli daha da kasıldı. ''Yaklaşıyorlar,'' dedi aniden. Başıyla Kairon'a işaret vererek atların yanına gitmesini söyledi. Ardından tutuşunu biraz olsun hafifletmeden beni en yakın ağacın gövdesine doğru çekti.

O da, isyancılarla dövüşmektense yanlarımızdan geçip gitmelerinin daha akıllıca olduğunu düşünüyor olmalıydı. Kaç kişi olduklarını bilmiyorduk. Hava karanlıktı ve tüm eşyalarımız dağınıktı. Böyle bir savaştan paçayı ancak hepsini öldürerek kurtarabilirdik. Dövüş gücümüze güveniyor olsam da riske değmezdi.

Zaiden bir anda sırtımı ağaç gövdesine vereceğim şekilde dönmemi sağladı ve gözlerimin içine baktı. ''Fazla karanlık. Neyse ki gece kadar siyahsın,'' dedi gülümseyerek. Gözlerimin içine bakarken bir elini de başımın hemen üzerine dayayarak hafifçe eğildi. Hiç ses çıkarmadan kulağıma fısıldadı. ''Biraz bekleyelim.''

Belli belirsiz başımı salladım. Bir elim, hiç ses çıkarmadan hala kınımda duran kılıcıma kaydı. Zaiden vücudumu bir kafes gibi sarmışken kılıcımı çekemezdim ama hazır olmalıydım.

Sessizce onun başını fazla kaldırmadan etrafı kolaçan edişini seyrettim. Yara izi ay ışığıyla daha da korkutucu bir hal almıştı. Gözlerim birbirlerine sıkıca bastırdığı dudaklarına kaydı. Gergindi. Nefes alıp verirken ses çıkarmamak için kendini kontrol ediyordu.

Birkaç dakika hiç hareket etmeden öylece bekledik. Ardından Zaiden doğrularak sırtını dikleştirdi. ''Sanırım atlattık.''

Rahat bir nefes veremeden, kamp alanımızın nehir tarafından bir at kişnemesi duyuldu.

Zaiden gözlerimin içine bir anlığına bakıp sesin geldiği yöne baktı ''Siktir.'' Kılıcını çekti.

''Atlarla kal ve onları koru Kairon,'' diye seslendim. Olanlar basitti. İsyancılar yerimizi bulmuştu ve şimdi dövüşmek zorundaydık.

Ağaçları aşarak gözlerimi kıstım. Hedefime kilitlendim. Eyerinden inmiş bir adam, maun gövdeli, çelik uca sahip eskimiş bir mızrakla karşımızda dikiliyordu. ''Şuna bakın hele, bizim bölgemizde izinsiz kampçılar.'' Adamların dış görünüşünü detaylı bir şekilde seçemesem de tavernada karşılaştıklarımızdan pek farklı görünmüyorlardı.

''Beş,'' dedi Zaiden aramızda iki kulaçlık bir mesafe bırakarak. ''Şanslı sayımız herhalde.''

Gözlerimi hedefimden ayırmadan konuştum. ''Çocuk oyuncağı.''

Adam, ona cevap vermediğimizi fark ettiğinde homurdandı ve mızrağını var gücüyle Zaiden'a fırlattı. Eğer yıllar boyunca öğrendiğim bir şey varsa, o da ilk Zaiden'ı devirmeye çalıştıklarıydı. Ne zaman bir grupla karşı karşıya gelsek, ilk onu hedef alırlardı.

Mızrak havada bir ok misali ilerledi ancak Zaiden'ın hızlı tepkisi sayesinde onu es geçerek ardındaki ağaç gövdelerinden birine saplandı. İlk saldırının getirdiği sessizlikte isyancıların hiçbiri kımıldamadı. Kısa sürede olup bitecek dövüşü gözlerinin önünde canlandırır gibi bir halleri vardı.

Tepki vermelerini istemiyordum. Silahlarını bırakıp kaçıp gitmelerini istiyordum. Daha yeni mis gibi balıklar yemiştim ve onlardan kazandığım enerjiyi birkaç isyancı için harcamamalıydım. Asıl hedef olarak liderlerini belirlersem eğer, diğerlerini de geri püskürtebileceğimi düşünerek az önce mızrağını fırlatan, ardından da kılıcını çeken adamı gözüme kestirdim. Yapmam gereken ilk şey aramızdaki ağaçları aşarak onu nehir kenarına çekmekti. Böylece kılıç dövüşünü çok daha kısa bir sürede bitirebilirdim.

Çalıların üzerinden, yumuşak çimleri eze eze ağaçların arasından geçtim ve adamların arasından ormanın öteki tarafına, nehrin açıklığının bulunduğu yöne koştum. Kolay olmuştu. Aralarından sıyrılıp geçmemle dikkatleri üzerimde toplanmıştı.

Nehrin kenarında rahatlıkla pozisyon aldım ve saldırıya hazırlandım. Liderlerinden önce diğer adamlar saldırdı. Şansıma, onların da kılıçları vardı. En sevdiğim düşman türü, diye düşündüm. Çünkü alt etmekte en başarılı olduğum silah her zaman en iyi kullandığım olmuştu.

İlk önce kısa boylu bir adam saldırdı. Saldırısından ustalıkla zıplayarak kaçtım. Kılıcım adamın omzundan diğer omzuna kadar yarıp geçti. Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. Bir zırhı bile yoktu. Fışkıran kanla beraber panikleyen adamla nehrin arasından çekilerek dengesini kaybetmesini izledim. Sırtına geçirdiğim tekmeyle beraber suya düşüverdi.

Diğer iki saldırgan ortalıkta yoktu. Onların da Zaiden'la ormanda olduklarını düşünerek rahatladım. Biri nehirde, lider ve bir adam daha karşımda, diğer ikisi Zaiden'da olduğuna göre Kairon ve daha önemlisi atlarımız güvende demekti.

Bu sefer isyancının darbesini yere eğilerek karşıladım. Çimlerin üzerinde kayarak arkasına geçtim ve kılıcımı savurdum. Belinin bir kısmını kesebilmiş olsam da yeterli değildi. Dirseğimle, o sırada doğrulmaya çalışan adamın suratına bir tane geçirince geriye doğru sendeledi. Tam o sırada bacağımda keskin bir acı hissettim. Dalga dalga bedenime doğru çıkan bu keskin acının sebebi, dizimin biraz üstünü sıyırıp geçen bir oktu. Liderlerinin bir arbaleti vardı.

Bir ok daha yerleştirmesine izin vermeden ikinci saldırganın bacaklarının arasına sert bir tekme attım. Kılıcını savuramadan sırt üstü yere yığıldığı anda kılıcımı kürek kemiğiyle gövdesi arasındaki noktaya sertçe sapladım. Adamın çığlıkları gecenin karanlığında sönüp gitti.

Hiç vakit kaybetmeden liderlerinin karşısına geçtim. Elleri titrediği için bir sonraki oktan kaçmama bile gerek kalmamıştı. Boşluğa savurduğu okun hemen ardından aramızdaki mesafeyi kapattım. Aptal, kılıcını bir kenara bırakmıştı. Mızrağı şu anda bir ağacın gövdesine saplı halde duruyordu ve arbaletini yakın dövüşte kullanamazdı. Savunmasız kalmıştı. ''Dur,'' dedi arbaletini bir kenara fırlattıktan sonra başını arkaya atarak. Nasırlı ellerini teslim olurcasına kaldırdı. ''Lütfen,'' dedi bir kere daha bacaklarını birbirine bastırarak.

Manşetiyle avucunun arasında yine aynı simgeyi gördüm. ''Jaheer'in adamlarısınız.''

Başıyla onayladı. ''Eğer gitmeme izin verirsen söz veriyorum bir şey söylemem.''

''Onlar ne olacak?'' diye sordum cesetleri işaret ederek.

Dudakları titriyordu. ''Bir hayvan saldırısına uğradığımızı söylerim. Yemin ederim ormanına giren yabancılardan haberi olmaz.''

''Ormanı mı?'' diye sordum sakince. Adamı biraz daha korkutursam yığılıp kalacakmış gibi bir hali vardı. ''Jaheer bu ormanın ona ait olduğunu mu iddia ediyor?''

Gözlerime baktı. ''Evet,'' dedi kekeleyerek. ''Artık elçiler öldüğü için tehlikede değildik. Savaş yüzünden çok fazla göç yaşanmaya başladı. Jaheer de bu ormandan geçen herkesten haraç kesileceği emrini verdi bize.'' Son cümlesini eklemeden önce endişeyle yutkundu. ''Ya da öldürüleceği.''

''Kafanıza göre mi karar veriyorsunuz kimin ormandan geçip kimin burada öleceğine?''

Kesik nefesler alarak duraksadı.

''Sana soruyorum!'' diye bağırdım kılıcımın ucunu tam göğsünün ortasına getirerek.

''Evet!'' diye haykırdı ağlamaklı bir sesle. Başını yana çevirdi. Gözlerime bakamıyordu bile. ''Canımız isterse öldürüyoruz.''

Öfkeli bir nefes vererek kılıcı göğsüne doğru ilerlettim ve adamın gözleri kocaman açıldı. Kılıcı çektiğim anda karnını tutarak yere yığıldı. Hiç vakit kaybetmeden Zaiden'a doğru koşmaya başladım. Ormanın karanlık ve bol ağaçlı yolunda nerede olduklarını anlamaya çalışarak etrafa bakındım. Tam o sırada ''Saige!'' diye bağırdı yardım istercesine.

Bölüm sonu

3 yorum