BÖLÜM 4
▪──── ⚔ ────▪
ORMAN MUHAFIZI
Mücadelesiz, huzurlu bir yolculuktu tek isteğim. Vücudum iyice dinlenmiş ve yüreğim maceraya devam etmek için hazırdı. Kairon ve Zaiden benden önce kalkarak karınlarını doyurmuşlardı. Beni beklerken de eşyalarımızı toplamış, Miath Krallığına giden yolculuğumuz boyunca ihtiyacımız olan erzakı edinmişlerdi. Hem geceyi hem de sabahı herkese zehir etmeyi başarmıştık. Birinci katın girişindeki beş ceset oldukça can sıkıcıydı. Bu nedenle elimi çabuk tutmaya çalıştım ve dakikalar sürecek kahvaltımı saniyeler içinde bitirdim.
Ahıra vardığımda çoktan atları hazırlamış olan Zaiden, nerede olduklarını anlayabilmem için bir ıslık çaldı. Hızlıca kendimi Zane'in sırtına yerleştirdim. Beni gördüğüne sevindiği, heyecanlı hareketlerinden belliydi. ''Atının adı ne?'' diye sordum o sırada Kairon'a dönerek. Kairon'sa atına bakıp gözlerini kırpıştırdı. ''Bilmem ki, hiç isim koymayı düşünmedim.''
Tek kaşımı kaldırdım. ''Onunla bu kadar çok vakit geçiriyorsun ve bir adı yok mu?''
Kairon dudaklarını büzerek başını iki yana salladı.
''Ne diye sesleniyorsun o halde?''
Durup kısa bir süre düşündü. ''Kişnemesini taklit ederek dikkatini çekmeye çalışıyorum.''
Bunu duyan Zaiden bile eyerini ayarlamaya bir ara vererek bana baktı. Anlık biz göz temasının ardından iç çektim. ''Ona bir isim koymalısın.''
''At desek nasıl olur?''
Gözlerimi kıstım. ''Biz sana İnsan diye sesleniyor muyuz?''
Hafifçe gülümsedi. ''Söylediğim gibi, isimlere pek önem vermem.''
Başımı iki yana salladığımda bıkkın bir nefes verdi. ''Çizme nasıl?''
''Atının isminin Çizme olmasını mı istiyorsun sahiden?'' diye sordum şaşkınlıkla. Bu zamana kadar hiç Çizme isimli bir atla tanışmamıştım.
Kairon başıyla onaylarken hevesli bir çocuğa benziyordu.
''Tamam o halde,'' dedim. Hiç yoktan iyiydi.
Zaiden da Kasırga'ya yerleştiğinde, üçümüz de Sonsuz Orman'a doğru, uçsuz bucaksız yeşil girdaba döndük. Bundan sonra nereye gideceğimiz kesindi. Haritanın ucundaki yeşil ışıltılı nokta hala aynı yerde duruyordu. Wisteria'nın kaderini belirleyecek olan o kadın, o kâhin yalnızca biraz uzağımızdaydı. Bizi bekliyordu.
Orman yoluna doğru indik. Ormanın seyrek kısımlarını aşıp patikadan çıktıktan sonra etrafımızdaki güzelliklere hayran kalmamak imkansızdı. Yumuşak orman zeminindeki nadir kuru dallara bastıkça yankılı çatırtılar ulaşıyordu kulağıma. Ağaçlardan dökülen rengarenk çiçekler bir örtü gibi yerlere serilmişti. Sabah güneşinin altında parlaması gereken orman, gür yapraklar yüzünden gölgeler altında kalmıştı. Çiçekler dökülürken renkli bir kar yağışının ortasında kalmış gibi hissediyordum. Tıpkı o köyde olduğu gibi, burası da savaşın uğramadığı nadir yerlerdendi.
Kraliyet Okuluna gittiğim sene, en uzun orman yolculuklarından birisi krallığım olan Vivalon'dan yapılıyor olsa da etrafı incelemeye pek vaktim olmamıştı. Daha çok babamın yanımda gönderdiği şifacıların sırtımı tedavi edebilmesi için at arabamda öne doğru eğildiğim bir yolculuk geçirmiştim. At arabası yoldaki taşlara her takıldığında, sırtımın yandığını dün gibi hatırlıyordum. Parmaklarım istemsizce, babamın bedenimde bıraktığı yara izlerine ulaştı. İyi tedavi aldığım için izleri hatırı sayılır derecede geçmiş olsa da hala oradaydılar. Yaralar dinse de anılar birkaç şifacıyla iyileşmiyordu.
Güneş yükselmeye devam ettikçe kemiklerimin ısındığını hissettim. Işık, ağaçlar tarafından yutulsa da sıcaklık geliyordu. Göğsüme yayılan bir huzurla birlikte kendimi daha da rahatlarken buldum. Nereye gittiğimizden tam olarak emin olmasam da doğru yoldaymışız gibi geliyordu. Bizi bekleyen kâhine adım adım yaklaşıyorduk. Ilık bir esinti yüzümü yalayıp geçtiğinde saçlarımdan birkaç tutam ağzıma girdi.
''Onları kontrol altına alsan iyi olur Saige,'' dedi Zaiden bir anda Kasırga'yı Zane'le aynı hizaya getirerek. ''Ormanın derinliklerine indikçe rüzgâr şiddetini arttıracak.''
İç çektim. Saçlarım, sağlıksız beslenme ve sürekli seyahat etmemiz sonucunda biraz zayıflamış olmasına rağmen denizi andıran dalgalarına hala sahipti. Siyah, parlak renkleriyle bir pelerin gibi yayılıyorlardı sırtıma. ''Sen önce kendi saçlarına söz geçir,'' dedim sırıtarak.
Zaiden gülümsedi. Onun saçları da uzamıştı. Eskiden çenesine kadar inen saçları şimdi neredeyse omuzlarına dokunuyordu. Uçlarına doğru incelen tutamları benimkilerden çok daha sağlıklı görünüyordu. Arada bir bana kestirtse de hızlı uzamışlardı. Zaman geçtikçe sahip olduğu minik kızıl tutamlar yok olmuş kömür karası bir renge bürünmüşlerdi. Tüm diyar gibi, Zaiden'ın saçları da rengini kaybetmişti.
''Cazibem benim kalkanım,'' dedi saçlarını sağ eliyle arkaya doğru savurarak.
''Karşımıza Kızıl Ordu'nun adamları çıkarsa da kılıçlarına saçlarını savurursun artık.'' Gülümsememek için zor durarak dizginleri sıkıca kavradım ve sırtımı dikleştirdim.
''Biraz flört etmeye çalışsa paçayı kurtarır bence,'' dedi Kairon sırıtarak. O da tıpkı Zaiden'ın yaptığı gibi Çizme'yi aynı hizaya getirmiş, öteki tarafımdan bana laf yetiştiriyordu.
''Flört mü etse?'' diye sordum şaşkınlıkla.
Başıyla onayladı. ''Hiç dönüp ona baktın mı? Hayatım boyunca gördüğüm en yakışıklı adam olabilir. Şu ana kadar isteyip elde edemediğin bir kız oldu mu?''
Zaiden başını iki yana salladı. ''Bir tanesi hariç olmadı.''
Kairon etkilendiğini belirtircesine dudaklarını kıvırdı. ''Hiç şaşırmadım, ben olsam ben de reddemezdim.''
''Ben aranızdan çekileyim en iyisi,'' diyerek Zane'i hızlandırdım. Zaiden'ın arkamdan, dişlerinin arasından ''Saige,'' diye öfkeyle fısıldadığını duymuştum. Çaktırmadan arkama baktığımda, Zaiden'ın endişeli gözlerinin Kairon'un üzerinde gezdiğini fark ettim. Kairon, sırıtıyor, başını hafifçe yana eğerek Çizme'yi ona yaklaşmak için kullanıyordu. Zaiden ise kendini ağaçlara doğru kaçırıyordu. Gülümseyerek önüme döndüm.
Ormanın gece de olsa gündüz de olsa ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordum. Aklı başında kimse, Sonsuz Orman'da başıboş gezmezdi. Tek başına gezmek şöyle dursun, bir ekiple dolaşmak bile tedbirsizce sayılırdı.
Kızıl Ordu'nun zulmünden kaçan pek çok mülteci, pislikten ve olumsuz hayat şartlarından ötürü hastalıktan kırılıyor ve gittikleri her yere da bu hastalıkları götürüyorlardı. İsyancılar ipleri kopmuş köpekler gibi etrafta cirit atıyor, cezasız kalan suçlular ise yetersiz güvenlik sebebiyle kolayca hapishanelerden kaçıyordu. Hepsi soluğu ormanda alırlardı çünkü uçsuz bucaksız bir ağaç sürüsünün kendilerini koruyacağını zannederlerdi. Gür yapraklar ve kalın, koyu renkli dallar yolcular için bir sığınak da oluşturabilirdi, ölüme hizmet eden bir kafes de.
En azından hava kararana kadar yol kat edebileceğimizi umarak başımı yukarı kaldırdım. Yağan çiçek yaprakları saçlarıma, omuzlarıma ve kollarıma konuyordu. Zaiden ve Kairon'un yetişebilmesi için yavaşlayarak bu vakti üzerimdeki yaprakları silkelemek için bir fırsat olarak kullandım. Onların saçlarına da renkli çiçek yaprakları konmuş olmasına rağmen pek umurlarında gibi görünmüyordu. Kairon bir elma ağacı görünce yavaşlayarak Çizme'nin sırtında kendini yukarı kaldırdı ve iki elma kopardı. ''Saige,'' diye seslendi birini bana fırlatırken. Yeşil renkli elmayı havada yakalayıp çantama attım. Kairon, diğerinden büyük bir ısırık aldı. Yalnızca sesi bile elmanın tazeliği ve sululuğu hakkında çok şey anlatıyordu. Memnuniyetle aldığı lokmayı çiğnerken kalanını Çizme'ye yedirdi.
''Şuradaki minik tepeden geçeceğiz,'' dedi Zaiden. Haritayı açmış, Kasırga'nın başının arkasına dayamıştı. Düşünceli haline bakılırsa bundan o kadar da emin değildi.
''Bakayım,'' dedim başımı ona doğru eğerek. Zaiden haritayı görebileceğim şekilde yatırarak bana döndü. Nefesi yanağımı okşuyordu. Haritayı yerine beni inceliyordu. Suratıma o kadar yakın duruyordu ki odaklanamıyordum.
''Miath yolu suratımda mı yazıyor Zaiden?'' diye sordum ters bir bakış atarak. Göz göze geldiğimiz anda yüzündeki kibirli gülümseme genişlemişti. Yıllar boyunca beraber seyahat edince ve sataşacak kimse bulamadığınızda, tek eğlenceniz görev arkadaşınız oluyordu.
''Hayır,'' dedi Zaiden. ''Yalnızca kaşlarını çattığında çok güzel oluyorsun.''
İç çekerek başımı geriye attım. ''Demek bu yüzden yıllar geçmesine rağmen harita okumayı öğrenemedin.''
''Yanımda senin gibi zeki biri varken neden kendimi yorayım ki?'' diye sorduktan sonra haritayı yeniden katlayıp atının arkasındaki bez çantaya yerleştirdi.
''Bir saniye,'' diye sordu Kairon kaşlarını çatarak. ''Siz zaten prens ve prenses olarak büyütülmediniz mi? Harita okumak veya coğrafya bilgisi gibi dersler daha doğduğunuz anda öğretilmeye başlanmıyor mu? Kusursuz yetiştirildiğinizi sanıyordum.''
''Kusursuz yetiştirilmiş gibi bir halimiz var mı sence?'' diye sordu Zaiden ellerini iki yana açarak.
Kairon gözlerini kırparak duraksadı. Yüz ifadesinde, doğru cevabı bulmaya çalıştığını belli eden bir karmaşa vardı. ''Pek sayılmaz.''
Küçük tepeyi tırmandık. Aşağı doğru bir bakış attığımda, hemen iki üç metre solumuzda incecik bir su akıntısı fark ettim. Pırıl pırıl, taptaze su, tepeyi oluşturan çıkıntıyı delip geçiyor, kendine açtığı yolda usulca ilerliyordu. ''Temiz görünüyor,'' dedim atımdan inerken. Çizmelerim yumuşak otları ezerek yere kondu. Pelerinim hafif meltemle beraber savruldu. Çevresini besleyen, sağlıklı otların çıkmasını sağlayan taze su kaynağına yaklaşıp eldivenimi çıkardım. Parmaklarım suyu bulduğu anda buz kesti. Hemen kocaman bir avuç su içtim. Ardından bir avuç daha. Zaiden ve Kairon da kana kana içtiğim suyu gördükten sonra bana katıldılar.
''Biraz daha büyük bir kaynak olsa yıkanabilirdik,'' dedi Zaiden.
Kairon suyun izlediği güzergahı takip ederek ileriyi işaret etti. ''Bu su elbette bir yerde başka kaynaklarla birleşiyordur. Bir şelale veya küçük bir göle denk geliriz. Orada ara verip yıkanabiliriz.''
Son yudumumu da aldıktan sonra izlendiğimiz hissi düştü bir anda zihnime. Minik deremizden ileriye doğru baktığımda, bazı otların rüzgârın yönünün tersine hareket ettiğini fark ettim. Ancak işin garip yanı, eğer takip edilsek bunu kuşkusuz fark ederdim. Bir atlı olsa, onu duyardık. O halde bizi izleyen kişi yayan olmalıydı. Zaiden veya Kairon'a söylediğim anda bizi izleyen kişi her kimse fark edildiğini anlardı. Bu yüzden farklı bir yol tercih ederek yalnızca ayağa kalktım. Kollarımı geriyormuş gibi yaparak gözlerimi kıstım ve tekrar aynı yöne baktım. Yeşil bir saç tutamı bir anda ağacın arkasına kaçıverdi. Yanılmıyordum.
Hiç vakit kaybetmekten kılıcımı çektim. ''Çık dışarı!''
Zaiden ve Kairon şaşkınlıkla birbirlerine bakıp sonra da gözlerimi diktiğim ağaca döndüler.
''Orada kimse yok,'' diye fısıldadı Kairon.
Zaiden direkt olarak harekete geçti. Avına odaklanan vahşi bir hayvan gibi baktığım yöne doğru dikkat kesildi. Eli kılıcında, Kairon'u başıyla onayladı. ''Farkındayım.''
Bir daha bağırdım. ''Her kimsen çık dışarı! Orada olduğunu biliyorum.''
Kısa bir sessizlik oldu. Hiç kimse yerinden kıpırdamadı.
''Su halüsinasyon görmesine sebep olmuş olabilir mi?'' diye sordu Kairon ve aceleyle bir elini kaldırdı. ''Çabuk! Kaç parmağım olduğunu söyle.''
''Beş parmağın var mankafa ve su zehirli falan değil.'' Zaiden minik akıntının üzerinden atlayarak ağaca yaklaştı. Tam o sırada, hayatım boyunca gördüğüm en güzel kızlardan biriyle karşılaştım. Ağaçların arasından biraz öne çıkıp kendini göstermişti. Zaiden'ın hareket ettiğini duyduğu anda kendini hızla Zaiden'dan uzaklaştırarak üçümüzün de görebileceği yakınlıkta ancak dokunamayacağımız uzaklıkta güvenli bir mesafeye geçti.
Yemyeşil saçları yanaklarından aşağı uzanıyor, omuzlarını aşıp beline kadar ulaşıyordu. Elmacık kemikleri, yuvarlak yüzünü şekillendirmişti. Yanakları ve dudakları pespembeydi. Yuvarlak, kalkık burnunun etrafında çiller vardı. Ancak beni en çok şaşırtan şey gözleriydi. Çünkü gözlerinin yerinde yalnızca teninin kapladığı bir boşluk vardı. Göz kapakları ve kirpikleri olmasına rağmen başka bir şey görünmüyordu. Gözlerinin akı da göz bebekleri de yoktu. Kördü.
Başka bir dünyadan geliyormuş gibi bir görüntüsü vardı. Üzerinde uzun, vücuduna oturan yemyeşil bir elbise, onu ormanın bir parçası gibi gösteriyordu. Kulakları da bir ceylanın kulaklarına benziyordu. İnsan kulağından daha ince, hatta tüylü denebilecek kulaklardı bunlar. Teni açık kahve tonlarındaydı. Parmakları incecik ve upuzundu. Tıpkı ağaç dalları gibi.
Tüm benliğim kılıcımı indirmemi ve onun bir tehdit olmadığını söylese de bunu yapmadım. Temkinli olmalıydım. ''Kimsin sen?'' diye sordum.
''Ben, Orman Muhafızı Fawn.'' Sesi, mistik bir fısıldama gibiydi. Konuştuğunda etraftaki dallar mutlulukla titreşmişti. Orman, ona cevap veriyordu.
''Orman Muhafızı mı?'' diye sordu Zaiden tek kaşını kaldırarak. Şaşkın bir bakış attı. ''Diyar aşkına. Yakında ejderhalarla falan da karşılaşacağız herhalde.''
Fawn başını hafifçe yana yatırdı. Zaiden'ı görebiliyormuş gibi ona döndü. ''Ejderhalar gerçek değildir. Ben gerçeğim.''
''Şüpheli,'' dedi Zaiden başını iki yana sallayarak. ''Su hakikaten zehirli galiba.''
Kairon, ''Bence zehirlenmiş olsak hepimiz farklı bir şey görürdük,'' dedi.
Fawn bu sefer başını Kairon'a çevirdi. Kör olmasına rağmen seslerimizden nerede olduğumuzu anlayabiliyordu.
''Neden bizi izliyordun?'' diye sordum sakince.
Beni hiç şaşırtmayarak direkt bana döndü. ''İlginç geldiniz. Orman çok fazla insana patika olmasına rağmen sizler farklıydınız. Sizi görmek istedim.''
''Peki ama neden gizli gizli yaptın bunu? Sana zarar vereceğimizden mi korktun?'
Fawn ilk defa gülümsedi. Gamzeleri vardı. ''Aksine. İnsanlar genelde beni gördüklerinde gerçek olmadığımı düşünüp kaçarlar. Sizi korkutmak istemedim.''
''Haksız değiller,'' dedi Zaiden kollarını göğsünde bağlayarak. ''Bir hayalete benziyorsun.''
''Size göre belki. Fakat sizden çok daha canlıyım.''
Bunun ne anlama geldiğini merak ettim. Zaiden'ı küçük düşürmeye çalışmaktan ziyade açıklama amacıyla söylemiş gibi gelmişti. ''Bizden ne istiyorsun?'' diye sordum. Sesimi alçak ve sakin tutmaya özellikle dikkat ediyordum. Kendine muhafız dese de Fawn hassas birine benziyordu.
''Kaderinize giden yolda sizi izlemek istiyorum yalnızca.''
Zaiden'la bir bakışmamız daha oldu. Kaderimizden bahsettiğine göre, Fawn kim olduğumuzu biliyor olmalıydı. Ya güvenilir bir bilgi kaynağına sahipti ya da oldukça isabetli tahmin gücüne. Merakla ihtimalleri tartarken uzun bir sessizlik oldu ve Fawn'ın gülümsemesi soldu.
''Ah,'' dedi hüzünlü bir sesle. ''Sizi endişelendirdim.''
''Hayır,'' diye itiraz ettim aceleyle. Kılıcımı artık kınına sokabilirdim. Bu kızdan zarar gelmeyecekti. ''Yalnızca anlamaya çalışıyoruz. Bizi tanıyor musun?''
Fawn başını iki yana salladı. ''Aslında hayır. Ama orman bana önemli kişiler olduğunuzu fısıldadı. Diyarın kurtulmasında büyük bir rolünüz olduğundan bahsetti. Ben de geldiğinize bizzat şahit olmak istedim. Bana bu ormanda büyük fedakarlıklarda bulunacağınızı da anlattılar. Uzun zamandır sizin kadar eğlenceli ziyaretçilerim olmuyordu. Eğer sizi huzursuz ettiysem bağışlayın.''
''Orman sana bizim hakkımızda bir şeyler mi fısıldadı?'' diye sordu Zaiden. Ardından avucunu yüzüne yapıştırarak bıkkınlıkla yukarıdan aşağı kaydırdı. Bu hareketi Fawn'ı güldürdüğü anda kızın kör olmadığını anladım.
''Gözlerin...'' dedim ancak onu incitmeden nasıl sorabileceğimden emin değildim.
Gülümseyerek, ''Kör olup olmadığımı soracaksın öyle değil mi?'' diye sordu yumuşakça. ''Sizin gibi görmüyorum diyelim. Gözlerim yok. Ama bitkilerle olan her temasınızda varlığınızı hissedebiliyorum. Hareketlerinizi hissedebiliyorum.''
Kairon, bir tavuk gibi kollarını kıvırarak belinin etrafında çırptı. ''Bunu da hissedebiliyor musun?''
Fawn rahatsızca yutkundu. ''Evet.''
''Artık her şeyin, kelimenin tam anlamıyla her şeyin mümkün olduğunu düşünüyorum,'' dedi Zaiden parmaklarıyla şakaklarını ovarak. ''Sahiden, diyar her geçen gün bizi farklı şekillerde şaşırtmayı başarabiliyor.''
Aslında, Orman Muhafızı terimini eskiden kitaplarda okuduğumu hayal meyal hatırlıyordum. Ancak tarihleri, diyarın yirmi dört krallığa bölünmesinden bile öncesine dayanıyordu. Bilgiler hafızamda yavaş yavaş canlandı. Toprak işgalleri sırasında ormanın içerisinden gelecek saldırılara ve potansiyel tehlikelere karşı kurulan, kimlikleri gizli insanlardan oluşan bir birlikti. Orman Muhafızı olabilmeleri için birer savaşçıdan ziyade birer suikastçı gibi eğitilirlerdi. Kamuflaj yetenekleri ve ormanı avuçlarının içi gibi bilmeleri önemli özelliklerindendi. Zaman geçtikçe düşman eline düşmeleri halinde fazla bilgi sızdıracakları düşünülerek sayılarının azaldığı, en sonundaysa tüm sistemin ortadan kalktığı anlatılırdı. Anlaşılan, kitaplarda yazılan bilgilerde büyük bir eksiklik vardı.
''Eh,'' dedi Zaiden kızdan uzaklaşarak. Suyun üzerinden atladı ve yanıma geldi. ''Durdurmamız gereken tek eliyle insanların kalbini parçalayabilen dengesiz bir kraliçe bizi beklediği için yola devam etsek daha iyi olacak. Tanıştığımıza memnun oldum yarı ağaç yarı insan yarı ceylan hanımefendi.''
''Üç yarı oldu,'' dedim sırıtarak. Kairon'a başımla bu tarafa gelmesini işaret ettim ve uslu uslu bizi bekleyen atlarımıza yöneldim.
Zaiden bana yorgun bir bakış attı ve Kasırga'ya dönerek sesini Fawn'ın duyabileceği şekilde yükseltti. ''Eğer bize yardımcı olabileceğin bir konu yoksa sana veda etmemiz gerekiyor.''
Fawn başını iki yana salladı. ''Nasıl olsa tekrar görüşeceğiz. Yalnızca karşılaşacağınız tehlikelere karşı hazırlanın ve gecelere dikkat edin. Sonsuz Orman eskisi kadar mutlu değil. Kendinizden ve birbirinizden emin olun.''
Bir anda irkildim. Ne demişti o? Aceleyle arkamı döndüm. ''Tekrar mı görüşeceğiz?'' Ancak Fawn çoktan ortadan kaybolmuştu. Onun enerjisiyle beraber hareket eden çimlerin hepsi eski hallerine dönmüşlerdi.
Şaşkınlıkla Zaiden'a baktım. ''Tekrar görüşeceğimizi söyledi. Kahinle bir bağlantısı olabilir mi? Kâhin olabilir mi?''
Zaiden bu soruyu yanıtlaması için Kairon'a döndü. Kairon'un gözlerinde kendinden emin bir ifade vardı. Başını sertçe iki yana salladı. ''Kâhin, yeşil nokta neredeyse oradadır. Bu kız kâhin hariç herkes olabilir ancak kâhin değil.''
Zaiden, Kasırga'nın sırtında yerini aldı. ''Bence yalnızca çatlağın teki.''
''Hayatım boyunca gördüğüm en güzel çatlak,'' dedi Kairon iç çekerek. ''Ona sormak istediğim çok fazla şey vardı. Hiç geçmişini merak etmediniz mi? Orman Muhafızı terimini bile ilk defa duyuyorum. Ondan çok fazla şey öğrenebilirdik.''
Eyerime iyice yerleştikten sonra Zane'in dizginlerini elime aldım. ''Eğer karşılaştığımız her farklı insanla saatlerce muhabbet edersek bu görevi tamamlamamız yıllar alır. O kadar vaktimiz yok.''
Söylediklerimin arkasında olsam da Kairon'a hak verdiğim bir konu vardı. Fawn'dan çok şey öğrenebilirdik. Yola devam ederken, eğer gerçekten söylediklerinde haklıysa yeniden görüştüğümüzde bunları ona sorabileceğimizi düşünerek kendimi rahatlattım.




