BÖLÜM 23
▪──── ⚔ ────▪
SAVAŞÇININ DİRİLİŞİ
''İyi iş,'' dedi Nori.
Ağaçların arasında zar zor ilerlerken Fawn bizi buldu. Kairon, Fawn'ı kontrol etmek için Zaiden'ı temkinli bir şekilde kollarıma bıraktı ve Fawn'a yaklaştı. ''Yaralandın mı?'' diye sordu bir yandan parmaklarına, kollarına ve yüzüne hızlıca göz atarken.
Fawn başını iki yana salladı.
Zaiden'a kollarımı dolayıp onu sıkı sıkı kendime çektim. Ondan ayrılmaya hiç niyetim yoktu. Ona kavuşunca her şey daha kolay olur, daha iyi hissederim diye düşünmüştüm ama öyle olmamıştı. Şimdi onu böyle görmek içimi parçalıyordu. Kendimi kısa sürede iyileşeceğine inandırmaya çalışsam da korkuyordum. Fiziksel hasarın bıraktıklarından çok ruhundaki yaralardan korkuyordum. Bir kere daha başımıza böyle bir şey gelmesinden ve ondan ayrı düşmekten korkuyordum.
''Saige,'' dedi Nori endişeyle. ''Titriyorsun.''
Kollarımın ve dizlerimin şiddetli bir şekilde titrediğinin farkında bile değildim. Zaiden, Nori'nin sesini duymuş olmalıydı ki irkildi ve kendi ayakları üzerinde durmaya çalıştı. ''Sorun yok,'' diye atıldım hemen. ''İyiyim.'' Zaiden'ı bırakmamak için onu sıkı sıkı kavradım. Güç bela ayakta duruyorduk. Zaiden'ın rengi atmış suratına baktığımda yeniden bilincini yitirecek gibi olduğunu fark ettim.
''Acele etsek iyi olur,'' dedim Fawn'a bakarak.
Kairon bana yardımcı olabilmek için yeniden Zaiden'ın diğer kolunun altında girdi. Fawn, çantalarımızı Nori'nin taşıdığını görünce birini ondan aldı ve eliyle ormanın derinliklerini işaret ederek yürümeye başladı. Biz de hemen arkasından takip etmeye koyulduk.
Kulağımı Zaiden'ın göğsüne dayayıp Kairon'a döndüm. ''Şu bahsettiğin adama mı gidiyoruz?''
Kairon hafif bir homurtuyla onayladı. Zaiden'ın iyi olması için ne kadar beklemem gerekeceğini bilmiyordum ama sonsuzluğa bile hazırdım. Konuşmasına bile gerek yoktu. Yalnızca sağlığına kavuşsa, bana bir baksa ve gözlerinde yine o eski Zaiden'ı görsem yeterdi. Yollarımızı ayırmayı tercih edebilirdi. Görevi bırakmaya karar verebilirdi. Belki de yeniden Duogon'a dönerek krallığının başına geçerdi. İyi olduktan sonra, eski haline döndükten sonra gerisi umurumda değildi. Ona inanmadığımı, bana ihanet ettiğini düşünmediğimi bilmesini istiyordum yalnızca.
Adımlarımız yavaşlayıp küçülene kadar biraz ilerledik. Fawn yolunu o kadar rahat buluyordu ki bir an bile durup yönünü kontrol etmiyordu. Ormanın kalbi, Fawn'ın gerçek yuvası neredeydi? Bizi neden kendi kaldığı yere değil de Hud Toprakkulak'ın evine götürüyordu anlayamamıştım. Bunu çoktan sorup öğrenmiş olmam gerekirdi ama aklım orada değildi. Öğrenecek çok şey olsa da önceliğim onlarda değildi. Yalnızca Zaiden'ı dinlendirebileceğim, yaralarını sarabileceğim bir yere ihtiyacım vardı.
Birkaç ağacı daha aşıp, çalıların üzerinden atladık ve çeşitli yabani mantarları ezdikten sonra oldukça geniş bir kulübeyle karşılaştık. Bir duvarı hafifçe yıkılmış, bitkiler ve sarmaşıklar tarafından esir alınmış gibi bir görünüşü vardı. İki katlıydı ama daha büyük görünüyordu. Çevresinde ne bir çit ne de bir koruma bulunuyordu. Öylece ormanın ortasına bırakıp gitmişlerdi sanki kulübeyi. Geniş, ahşap kapısı ardına kadar açıktı. Kapıyı incelerken Fawn birkaç adım attı ve başıyla gelmemizi işaret etti. Tam o sırada içeriden yaşlı, benim boylarımda, yuvarlak göbekli bir adam çıktı. Paçavralar içindeydi ve bir bacağını sürüyerek yürüyordu ama yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. ''Fawn!'' dedi neşeyle kollarını iki yana açarak.
Fawn, her zaman yaptığı gibi çimenlerin üzerinde neredeyse süzülürcesine adama doğru ilerledi ve ona sarılmadan karşısında durdu. Adam, bu hareketini ezberlediğini belli edercesine kollarını beline koyup olduğu yerde mutlulukla kıpırdandı. ''Atlarınız da sizi çok özlemişti. Güneş doğduğundan beri bir huzursuzlar. Sanki sizin geleceğinizi kokladılar!'' O kadar yüksek sesle konuşuyordu ki irkildim.
Suratında tuhaf olan şeyin ne olduğunu çözmeye çalışırken gözlerim kulaklarına kaydı. Olmayan kulaklarına... İki kulağı da kesilmiş gibi yerinde yoktu. Onların yerine birer delik vardı. Ayrıca adamın kafasında da birkaç tahta eksik olmalıydı. Orman Muhafızlarının nasıl bir iletişim halinde olduklarını bilmiyordum. İletişimleri bir kenarda dursun bu adamın bir Orman Muhafızı olup olmadığını bile bilmiyordum ama Fawn ona güveniyor gibi görünüyordu. Kaşlarımı çatarak Kairon'a döndüm. ''Toprakkulak bu mu?''
Kairon başıyla onayladı. ''Hadi,'' dedi bir adım atarak. ''Zaiden'ı içeri taşıyalım.''
Nori önden giderek Fawn'ın yanında durdu ve Hud Toprakkulak'la selamlaştılar. Hemen sonra Hud, Kairon'a dönüp parmağını keyifle havada salladı. ''Seni de hatırlıyorum! Şu endişeli çocuk. Gel bakalım arkadaşınız için ne yapabiliriz bir konuşalım,'' diyerek zaten ardına kadar açık olan kapıyı zorlayarak biraz daha ittirdi.
Evde sayamayacağım kadar çok eşya vardı ve hepsi fazlasıyla eskiydi. Hud bizi yatak odasına götürdüğünde tozdan öksürecek hale gelmiştim. Burada bir kadına ait eşyalar vardı. Toz tutmuş, hatta bazılarına örümcekler ağ örmüştü.
''Kusura bakmayın,'' dedi mahcup bir şekilde yatağın üzerine yer açarak. ''Elenor yolculuğa çıkalı uzun zaman oldu ama bir türlü toplayamadım eşyalarını. Sanki her an geri gelip onları kullanacak. Tarağının nerede olduğunu sorduğunda ve cevap veremediğimde küçük ama sert ayakkabısını kafama yemek istemem, öyle değil mi?'' Hüzünle gülümsedi. Odadaki herkes yolculuk olarak adlandırdığı şeyin ölüm olduğunu anlamış olmalıydı.
''Sorun değil,'' dedi Kairon ve Zaiden'ın yorgun bedenini nazikçe yatağa yatırdık. O çizmelerini çözerken ben de bıçağımı çıkarıp gömleğini yırttım. Zaten çoğu yeri parçalandığı için bir de iplerle uğraşmaya hiç gerek yoktu. Kıpkırmızı teniyle, kurumuş kanlarla ve morluklarla karşılaşınca boğazım düğümlendi. Ona neler yapmışlardı böyle... Nori'nin söylediğine göre Zaiden'ı defalarca iyileştirip tekrar dövmüşlerdi. Bu da demek oluyordu bedenindeki izler yaşadıklarının yalnızca küçük bir kısmını temsil ediyordu. İyileşen yaraların getirdiği bu denli büyük acıyı tahmin bile edemiyordum.
''Hud,'' dedim gömleğin serbest kalan kumaş parçalarını toplayıp bir kenara fırlatırken. ''Temiz su, merhem, bandajlar... Elinde ne varsa ihtiyacımız olacak.'' Duyabilmesi için sesimi özellikle yükselttim.
Yaşlı adam telaşla ellerini ovuşturdu. ''Anlamadım kızım bir kere daha söyle!'' diye bağırdığında hepimiz yerimizden sıçradık. İsteğimi daha yüksek sesle dile getirdim. ''Ah, evet elbette!'' dedi ve ayağını sürüye sürüye bizi yatak odasına bırakıp gitti.
''İyi olacaksın,'' diye fısıldadım Zaiden'ın kapalı gözlerine doğru. Tepki vermedi. Göz altları çukurlaşmıştı ve elmacık kemikleri ortaya çıkmıştı. Yara izinin de rengi solmuştu. Endişeyle dudaklarımı kemirdim. Nabzı düşük olmalıydı. Zaiden gittikçe daha da güçsüzleşiyordu.
''Belki bu işinize yarar.'' Nori'nin sesiyle olduğum yerde zıpladım. Kendimi Zaiden'a o kadar odaklamıştım ki peşimizden geldiğini duymamıştım bile. Elinde küçük, beze sarılı bir kavanoz ve dayanıksız bir iple sarılmış birkaç yaprak parçası tutuyordu.
Ne işe yaradıklarını anlamaya çalışarak avuçlarımı açtım. ''Bunlar ne?''
Nori önce küçük kavanozu elime bıraktı. ''Bu iyileştirici bir merhem. Kampta sık sık kullandıklarını gördüm,'' diye açıkladı.
Merhem kavanozunun bezini açtığım anda tanıdık bir koku burnuma yayıldı. Loraydı bu. Mavi rengi bile anlamama yetmişti. İşte bu harika, diye düşündüm sevinerek. Bu merhem Zaiden'ın tüm yaralarını ihtiyacımızdan bile hızlı bir şekilde onaracak.
''Bunlar da,'' diye devam etti Nori ve kalın, geniş yaprakları gösterdi. ''Şifacıların merhem sürdükleri yerleri kapatmak için kullandıkları yapraklar. Önce merhemi sürüp, üzerine bu yaprakları yerleştirip, en son sıkıca sarıyorlar. Gözlemlediğime göre merhemin gücünü arttırmaya yarıyorlar. Etkisini hızlandırıyor olabilirler. Her neyse,'' diyerek omuzlarını silkti ve bir adım geri çıktı. ''Yalnızca bu kadarını çalabildim.''
Başımla teşekkür ederek belli belirsiz gülümsedim. Nori odadan çıkarken öylece kalakalmıştım. Elimdeki yaprakları Zaiden'ın hemen yanındaki boşluğa bıraktım. Nori bu yaprakları her neresinde sakladıysa oldukça yıpranmış, parçalanmış ve buruşmuşlardı ancak hala nemliydiler. Bu da işe yarayacakları anlamına geliyordu.
Kairon odanın bir köşesindeki iskemleyi yerde inleterek hızla bana doğru çekti ve kolumu tuttu. ''Hala titriyorsun Saige,'' dedi endişeyle. Kolumu nazikçe iskemleye yönlendirdi. ''Hud gelene kadar otur.''
Zaiden'ın aşınmış parmaklarını iki elimin arasına aldım. Kuru, sertleşmiş tenini hissetmek içimi ürpertti. Sıcak dokunuşu avuçlarıma yayılırken kendimi iskemleye bıraktım ve gözlerimi onun üzerinden bir an bile ayırmadım. Hud gelene kadar ona iyi olacağını fısıldadım. Çok yakında Ocreya'ya gideceğimizi, tekrar konuşabileceğini mırıldandım. Kairon ise hiçbir şeye müdahale etmeden yanımızda öylece bekledi.
Hud elinde fazlasıyla yetecek malzemeyle içeri girince hızla doğruldum. Hemen işe koyulduk. Keşke bir şifacı olsaydım, diye düşündüm. Belki Euria Vaseva'nın elindeki şifacı kadar güçlü olamazdım ama hayati yaraları iyileştirebilirdim. Ona yardım edememek, böylesine acı ve ıstırap içinde görmek kalbimi kırıyordu. Onlarca dövüş atlatmamıza ve Zaiden'ın yaralarını defalarca sarmama rağmen hiç bu kadar acı vermemişti. Ufak sıyrıklara, kesiklere alışıktık. Ama hiç bu denli büyük ve ciddi bir durumla başa çıkmak zorunda kalmamıştım.
Bu görev başladığından beri büyük bir tehditle karşı karşıya kalmadığımız için şikâyet edip durduğumuz geldi aklıma. Diyarın batısında ayak basmadığımız yer kalmamasına rağmen yeterince eğlenemediğimizi düşünürdük. Sonu gelmeyen ceset zincirine birini daha eklerken vatana hizmet etmenin kolaylığına şaşırırdık. Ama artık her şey farklıydı. Diyarın tehditlerini fazla hafife almıştım. Zaiden'ın vücuduna bakarken düşünmeden edemiyordum, bir insan başka bir insana bunu nasıl yapardı? Karşındaki insanın canının yandığını bile bile nasıl savururdu o bıçağı? Savunmasız birine karşı kılıç nasıl kalkardı? Kendi kızının sırtına kırbacını geçirdikten sonra gözünü bile kırpmadan yürüyüp gidebilir miydi bir baba? Diyar insanı nasıl bu kadar zalim hale gelmişti?
Derin bir nefes aldıktan sonra saçlarımı iyice geri attım. Zihnimi toparlayabilmek için dişlerimi sıktım. Hadi Saige, diye düşündüm. İlk defa yapmıyorsun. Sırayla başla. Birer birer ilerle. Canını yakmaktan korkmadan cesurca devam et. Ne yaralar gördün. Yalnızca Zaiden olduğu için bocalayamazsın.
Önce yaraları temizlemeye koyuldum. En büyük yaralarla başlamak daha mantıklıydı. Karnındaki, en kötüsü gibi göründüğü için ilk orayı temizlemeye başladık. Bu sırada Kairon da ona ne dersem anında yapıyor, her isteğimi yerine getiriyordu.
''Bunlardan bazılarını dikmemiz gerekecek,'' dedim Zaiden'a doğru eğilerek. ''Uyanmaması gerek. Eğer uyanırsa daha kötü zarar görebilir.'' Derin bir nefes alıp Kairon'a baktım. ''Bu tarafa geçip Zaiden'ı omuzlarından tutar mısın? Tüm gücünü ver. Mümkün olduğunca hareketsiz kalması gerekiyor.''
Kairon telaşla iğneyi iplikten geçirmeye çalışırken yüzünde ölen birini izleyen bir şifacının bakışları vardı. Halihazırda Kairon'u birçok kez endişeli görmüştüm ama bu bakışı daha farklıydı. O da korkuyor olmalıydı Zaiden'ı kaybetmekten. İkisinin arasında kısa sürede anlayamadığım bir bağ oluşmuştu. Yanağımdan bir damla yaş süzülecek gibi olduğunda çabucak burnumu kırıştırdım ve yaşları geri ittim. Görüşümün bulanıklaşmasını riske atamazdım, daha çok işimiz vardı.
Kairon ve Hud Toprakkulak'ın yardımıyla Zaiden'ın tüm yaralarını temizledik. Dikilmesi gerekenleri diktim. Sarılması gerekenleri merhemleyip özenle sardım. Bu süreç boyunca Zaiden birkaç kere uyansa da acı çektiğini belli etmekten başka bir şey yapmadı. Kıvrandı, hırladı ama gözlerini hiç açmadı.
Gün batımından önce işimiz bitti. Her taraf kanlı bezler, kırmızı sular, kirli sargılarla dolmuştu. Hud ortalığı toplarken Nori ve Fawn güzel kokulu yemekler hazırlamışlardı.
Kairon birkaç parça kandan pembeleşmiş sargıyı omzuna attı. ''Hadi sen de gel,'' dedi. ''Çok yoruldun. Sıcak bir yemek yemek iyi gelir.''
Başımı sertçe iki yana salladım. ''Tokum.'' İskemleyi yeniden Zaiden'ın hemen yanına çekerek onu rahatça görüp elini tutabileceğim bir konuma getirdim.
''Saige,'' dedi Kairon şefkatle. ''Çok şey atlattı. Kolay kolay uyanmayacaktır.''
Derin bir nefes verdim. ''Uyandığında burada olmam gerekiyor.'' Ardından Kairon'a dönüp başımla kapıyı işaret ettim. ''Sen git. Ben bir şey olursa seslenirim.''
Kairon, istemeye istemeye de olsa kalkmayacağımı kabullendi. Derin bir iç çektikten sonra odadan çıktı ve beni Zaiden'la baş başa bıraktı.
Bir süre sonra Fawn elinde sıcacık bir çorba kasesiyle geldi. Bir şeyler yemem gerektiğini söyledikten sonra çorbayı olduğu yerde titreyen dengesiz ahşap masanın üzerine koyup gitti. Ardından Nori geldi. Nori geldiğinde çorbam buz gibi olmuştu. Biraz tozlanmış bile olabilirdi. ''Yıkanmak ister misin?'' diye sordu saçlarıma dokunarak. ''Korkunç haldesin. İstersen sen yıkanırken ben Zaiden'la beklerim.'' Reddettim. Uyandığında yanında olacaktım. Elini hiç bırakmamalıydım.
Nori diğerlerinden daha farklı bir yaklaşım sergiledi. Pes edip gitmek yerine iskemlenin sırtına geçti. Ben Zaiden'ı izlerken saçlarımı güzelce açıp parmaklarıyla taradı ve tıpkı kendisine yaptığı gibi tepemden başlayarak sıkıca örmeye koyuldu. Onunkiler kadar olmasa da uzun ve gür saçlarımla bir süre oyalandı. Doğrusu sürekli ensemi terletmelerinden, alnıma ve yüzüme düşmelerinden bıkmıştım. Nori'nin saçlarımı örmesi tahmin ettiğimden daha çok rahatlattı. Ucuna onları kontrol atlında tutabilecek sağlam bir toka taktıktan sonra hiçbir şey söylemeden, bir kere daha buradan kalkmamı teklif etmeden odadan çıktı.
Gün batımında Kairon tekrar geldi. Elinde bir gezgin defteri vardı. ''Kendi kullandığım sayfaları yırttım,'' dedi defteri yatağın ucuna bırakırken. ''İçi tamamen boş ve bolca sayfa var,'' diye de ekledikten sonra defterin üzerine bir de kalem yerleştirdi. Defteri neden bıraktığını hemen anlamıştım. Kairon bunu benden önce düşünmüştü. Çünkü onların aksine, kabul etmek istemiyordum. Zaiden'ın o deftere ihtiyaç duyacağını inkâr etmek bunun bana getirdiği üzüntüden kaçış yolumdu. Ama uyandığında o deftere ve kaleme ihtiyaç duyacaktı.
Kairon başka bir şey söylemeden masanın üzerindeki soğuyup katılaşmış çorbayı aldı ve odayı bir kere daha terk etti. Başımı hafifçe Zaiden'ın koluna doğru yatırdım. ''Uyandığında alışman gereken çok şey var,'' diye mırıldandım gözlerimi kapatmadan hemen önce. ''Kairon bir yetenekli çıktı. Fawn yalnızca tuhaf biri değil, tüm ormana hükmedecek kadar güçlü biriymiş. Nori asla affedemeyeceğimi düşündüğüm şeyler yaptı ama ona bir söz verdim ve tutmak zorundayız. Aynı zamanda,'' dedikten sonra koluna biraz daha yaklaştım. ''Her şeyi yoluna sokacak bir planım var.''
''Seni bir daha asla bırakmayacağım. Senin iyiliğin için olduğunu düşünsem bile yanına kalacağım. Gözümün önünden ayırmayacağım,'' derken başım ağrımaya başlamıştı ama onun yanında güçlü kalmam gerektiğini biliyordum. Parçalanmanın sırası değildi. ''Seni kaybetme olasılığını düşünmek kabus gibiydi. Uyandığında benden bayağı bir azar yiyeceksin. Hatta bence bundan sonra ikimiz de bileğimize halat bağlayıp birbirimize bağlı yaşayalım. Ne dersin? Belki o zaman kendini öldürtmeden durabilirsin.''
Gözlerim kapandı. Nemli, tozlu odada, tanımadığım birinin yatağında Zaiden'ın elini tutup kokusunu solurken uykuya daldım. Ta ki bir el, saçlarımı okşayana kadar... Rüyada olduğumu düşündüm uzun bir süre. Bunu hayal ettiğimi zannettim ama his çok gerçekti. Çok samimiydi. Tanıdıktı.
Anında yerimden fırladım ve hemen Zaiden'a baktım. Gözlerini açmıştı. Kısılmış, şişmiş gözlerinin arasından, kirpiklerinin gölgesinden bana bakıyordu. Saçlarımı okşayan eli yanağımın hemen yanında duruyor, dokunmaya korkar ama dokunmak ister gibi tereddütle gidip geliyordu. Gülümsüyor muydu? Evet gülümsüyordu. Zaiden uyanıktı ve bana gülümsüyordu.
O anda diyardaki her şey yok oldu. Tüm geçmiş, gelecek buhar olup uçtu ve yalnızca şimdi kaldı. Zaiden'la yan yana olduğum, onu iyi olarak görebildiğim an kaldı. Ve tüm diyar şahidim olsun ki, sonsuza kadar bu anda yaşayabilirdim.
Boynuna hiç de nazik olmayan bir şekilde atılıp onu kucakladığımda ses çıkarmadı bile. Tüm yaralarına rağmen kollarını sıkı sıkı belime sardı. Beni sertçe yatağa, kendine çekerek yüzünü omzuma gömdü. Ben de onun boynuna sokuldum. O gece mağarada aldığım kokunun aynısıydı. Teni tıpkı benim için eski ve yeni diyarı dize getireceğini söylediği geceninki gibi kokuyordu. İkimiz de birbirimizi o kadar sıkı tutuyorduk ki biri aramızdan bir kılıç geçirse ayrılmazdık.
Hafifçe geri çekilip gözlerinin içine baktım. Yorgun, hüzünlü, beni gördüğüne sevinmiş ama bir yandan da öfkeli görünen karmaşık düşüncelerin o simsiyah bakışlarından geçip gitmesini izledim. Boğazım düğüm olmuştu. Göğsümdeki bastırdığım tüm kelimeler bir anda özgürlüklerine kavuşabilmek için savaş açtı. Mücadeleyi kelimeler kazandı. ''Özür dilerim,'' dedim kesik nefeslerimin arasından.
Zaiden başını iki yana salladı ama ben devam ettim. ''Sana inanmadığım için. Senden bir anlığına bile olsa şüphe ettiğim için. İhanetine inandığım için. Hepsi için özür dilerim Zaiden.''
Bir kere daha başını şiddetle reddedercesine salladı ama faydasızdı. ''Engel olabilirdim,'' dedim göğsüm sıkışırken. Nefes almak zor geliyordu. ''Hepsinin olmasına en başında engel olabilirdim. Hepsi benim yüzümden oldu. Benim yüzümden bu haldesin.'' Hıçkırdıktan sonra konuşabilmek için kısa bir soluk aldım. ''Meldrik'in hain olduğunu en başında anlamalıydım. Jaheer'in seni de isteyeceğini o gece düşünmeliydim. Seni benimle tehdit edeceklerini aklıma getirmeliydim. Sen benim için ruhundan vazgeçmeden önce ben senin için canımdan vazgeçebilmeliydim,'' dediğim anda elini kaldırdı ve parmaklarını dudaklarımın üzerine örttü.
Kaşları çatılmıştı. İyice öfkelenen ifadesiyle gözlerimin içine baktı. Söylediklerimi reddediyordu. Şiddetle bana karşı çıkmaya çalışıyordu. Dudaklarımı ısıtan dokunuşlarını ayırdığında zar zor sakinleşmiştim. Beni bir kere daha kucağına çekerek sıkı sıkı sarıldı ve bir süre sarılmaya devam etti. Bırakmaya hiç niyeti yokmuş gibi kenetledi kollarını.
''Zaiden,'' diye fısıldadım bir kere daha geri çekildiğimde. ''Bana ihanet ettiğine inanmamı kabullenemiyorum. O çadırdaki bakışın... Dudaklarındaki ince kırmızı çizgi... Kelimelerinin yokluğu... Tüm işaretlere rağmen bunun bir yalan olduğunu anlayamadım.'' Az sonra söyleyeceklerime hazırlanabilmek için dudaklarımı ıslattım. Sözcükleri toparlamak çok zordu ama yapılması gerekiyordu. ''Tekrar konuşabilmeni sağlamak için bir planım var. İşe yarayacağına da neredeyse eminim ama ondan sonra göreve devam etmek istemezsen anlarım. Kâhini bulmak istemez, İmparatorluk'a geri dönmek istersen seni anlarım ve desteklerim. Bir ömrün kaldıramayacağı kadar çok şey yaşadın.''
Zaiden hafifçe dudaklarını araladı ama sonra duraksadı. Gözlerini odada gezdirmeye başladı.
''Bekle,'' dedim ve hemen ayak ucundaki defterle kalemi kaptım. Bunları ellerine bırakırken nazik davranmaya çalıştım. Zaiden kısa bir anlığına da olsa kâğıt ve kaleme öylece bakakaldı. Ne düşündüğünü öğrenmek isterdim. Artık konuşmak yerine bir deftere yazı yazmak zorunda kaldığı gerçeğiyle mi yüzleşiyordu? Yoksa bizim, daha o bu duruma alışamadan bir defterle kalem bulup getirmemize mi şaşırmıştı? Her ne hissediyorsa, bunu kısa sürede aştı ve eski, aşınmış, koyu yeşil renkteki deri defterin ilk sayfasına küçük harflerle bir şeyler yazmaya başladı.
Bitirdiğinde defteri hızlıca çevirip gözlerimin içine baktı.
Bu savaşta beraberiz.
Başımla onaylarken gözlerimin tekrar dolduğunu hissettim. Artık onları tutmama gerek yoktu çünkü Zaiden yanımdaydı. Bakışlarımı defterden koparıp ona döndüğümde göğsümde bir sızı hissettim. Rahatlama... Endişe... Suçluluk... Hepsi suya dönüşmüş akıyordu gözlerimden. ''Evet,'' dedim bulanık görüşümün arasından ona bakarak. ''Bu savaşta beraberiz.''