BÖLÜM 18
▪──── ⚔ ────▪
Inkora'nın Planı
Kafesimde kafam koparılmış, diyarın dört bir yanına sektirilmiş, her krallıkta bir tekme yemiş ve yeniden bedenime takılmış şekilde uyandım. Ellerimin ikişer parmağını ağrımı dindirebilirmiş gibi şakaklarıma dayayıp daireler çizerek ovaladım. Gözlerimi açtığımda kamp karanlığa gömülmüştü. Gölgeler, yerleşke meydanında ateş yakan isyancıların etrafında dans ediyordu. Ne kadar süre uyumuştum? Zaiden kalbimi bizzat söküp çıkaralı ne kadar olmuştu?
''Biraz su içmelisin,'' dedi bir kadın sesi. ''Çok susuz kaldın. Biraz da çorba var.'' İşaret ettiği yönde kafesin köşesine bırakılmış çorba kasesi ve tahta bir bardakta su vardı. Gözlerimi birkaç kere daha kırpıştırıp benimle konuşanın kim olduğunu anlamaya çalıştım. Kafesin etrafında ondan başka kimse yoktu ve kapının önünde dikiliyordu. Harika, diye düşündüm alayla. Bir kadını kandırmak çok daha zor olacak.
''Adım Inkora,'' diye açıkladı kadın yumuşak bir sesle. Sesinin hafifliği, bir canavarı andıran görünüşüyle keskin bir tezatlık oluşturuyordu. Vahşi doğanın kalbinden fırlamış gibi görünüyordu. Savaşçıları andıran kaslı vücudunun karnını ve kollarını çıplak bırakmış, ateş kızılı saçlarını omuzlarından aşağı salmıştı. Çıplak omuzlarında pençeleri andıran kırmızı çizimler vardı. Kuzey denizinin buzlu kıyıları kadar keskin mavi gözleri ay ışığı altında parlıyordu.
Kıyafetleri deri ve kürklerle kaplıydı. Bir insandan ziyade insana dönüşmüş saldırgan bir kurda benziyordu. Karnının hemen sol köşesinde mavi ve beyaz renklerde spiral şeklinde dövmeleri vardı. Bu sembolü daha önce hiç görmemiştim. Gözlerimi ondan ayırdım. Kimse kimdi, beni ilgilendirmezdi.
Boğazımın bu kadar kurumuş olmasına şaşırarak önce tahta bardağı aldım. Bayat suyu tek yudumda içtikten sonra ağzımı koluma sildim. Önce terim, sonra gözyaşlarımla ıslanan gömleğim korkunç kokuyordu. Belki de Jaheer'i etkisiz hale getirmek için saldırmaya gerek yoktur. Bir kere sarılsam tek nefeste yere yığılır.
Boğazımdaki yanma hissi geçmişti ve Inkora hala sakince beni izliyordu. Bir cevap mı bekliyordu? ''Ben de sana kendimi tanıtmak isterdim ama çoktan bildiğine eminim,'' dedim umursamaz bir tavırla. Çorba kasemi ellerime aldığımda buz gibi olduğunu fark ederek hayal kırıklığı içinde olduğum yere çöküverdim. Hiç de nazik olmayan bir tavırla çorba kasesini dudaklarıma yerleştirip kafama diktim. Katılaşmış soğuk çorba boğazımdan aşağı zar zor aktı.
''Biraz daha getirmemi ister misin?'' diye sordu Inkora beni izlerken.
Yüzümü buruşturarak boş çorba kasesini kafesin kenarına geri bıraktım. ''Jaheer'in başvurduğu bir başka imtihan yöntemi mi bu? İlk disiplinli askeri gönderdi, ardından görevine yeni atanmış toy bir çocuğu. Şimdi de vahşi görünümlü ama nezaket dolu bir kadın var başımda.''
Inkora lafıma bozulmuşa benzemiyordu. Hatta tam aksine gülümsedi. ''Jaheer'in benim burada olmamda bir parmağı yok. Nöbet sırası bir başka adamındaydı ama onun yerine ben gönüllü oldum.''
''Gönüllü mü oldun?'' diye sordum bu sabah olanlar yavaş yavaş zihnime akın ederken. Hala biraz sersem olsam da Zaiden'ın ihanetini unutacak kadar kafasız değildim. Acım, hayal kırıklığım ve dehşetle harmanlanmış şaşkınlığım çok tazeydi. Çok yeniydi. Nasıl başa çıkacağımı bilemediğim bir düğümdü ve bu düğümün ipleri benim elimdeydi.
Inkora başıyla onayladı. ''Senin hakkında öğrenmem gerekenler var, Saige.''
Bıkkın bir nefes verdim. ''Sıraya gir.''
Inkora bana doğru bir adım attı ve kafesin kenarına yaklaşıp tam karşımda diz çöktü. Gözlerinde samimi bir bakış vardı. ''Bilgiye karşı bilgiye ne dersin?''
İşte bu kulağa iyi geliyordu. ''Zaiden Regheena nerede?'' diye sordum. İsmini söylediğimde zihnimde sevdiğim adam yerine bir düşman görmek babamın sırtıma vurduğu kırbaçlardan bile daha can yakıcıydı. Hala ihanet etmesini tam olarak sindiremiyordum. Hala bu işin altından başka bir şeyler çıkacakmış gibi hissediyordum ve bu aptallıktan başka bir şey değildi.
Eira göğsüme bir hançer savurduğunda bile bu kadar kırıldığımı hatırlamıyordum. Sanırım Zaiden benim için bir istisnaydı. Yalnızca sevdiğimi çok geç anladığım adamı değil, yıllardır beraber at sürdüğüm en yakın arkadaşımı, yoldaşımı kaybetmiştim. Sırtımı dayadığım o güçlü dağ yerle bir olmuştu.
Üstelik aklımı kurcalayan bir diğer nokta, Zaiden'ın zamanlamasıydı. Onca sene, yüzlerce görev boyunca bana ihanet edebilecek sayısız şansı olmuştu. Neden bu zamanı seçmişti? Euria'nın yüzünü bile görmeden, onunla iş birliği yapma şansı bile yokken nasıl yalnızca Jaheer'in sözcükleriyle bu kararı vermişti?
''Jaheer ile yanlarına yalnızca iki adam alarak baş başa konuşmaları gerektiğini söylediler ve kampın dışına çıktılar,'' cevabını verdi Inkora. ''Yanlarına pek bir şey aldıklarını zannetmiyorum. Çantaları yoktu. Yani gezileri uzun sürmeyecektir.'' Bu cevap beni tatmin etmese de bir isyancı tarafından verildiği düşünüldüğünde fazla detaylı bir bilgiydi. Gözlerimi şüpheyle kıstım. Kim için çalışıyorsun Inkora?
Zaiden, Jaheer ile konuşmaya bu kadar hevesliydi madem, neden bana o çadırda tek bir kelime bile edememişti?
''Sıra bende,'' dedi sırıtarak.
Zihnimde Jaheer ve Zaiden arasında dönecek konuşmaları tahmin etmeye çalıştım. Beni avuçlarına nasıl aldıklarından, bu sabah olanlardan, gelecek planlarından bahsedeceklerdi. İkisini küçük oyunları işe yaradığı için memnuniyetle birbirleriyle konuşurken hayal ettiğimde bile midem bulanıyordu. Hayal edebildiğim bile söylenmezdi. Benim tanıdığım Zaiden bu tabloya uymuyordu. Düşünmek bile karnıma sancılar saplanmasına sebep oluyordu. Herkes ve her şeyden tiksiniyordum artık. Aklım onlardaydı ama bir yandan da Inkora'dan bilgi koparmaya devam etmem gerekiyordu. ''Sor bakalım.''
''Zaiden ve sen ne kadar zamandır beraber çalışıyorsunuz?'' diye sordu. İmparatorluk hakkında bir soru sormasını beklediğim için bu tercihi ondan daha da şüphelenmeme sebep oldu. Onu Zaiden göndermiş olabilir miydi? Hala bir umut var mıydı?
Duygularımı saklamaya çalışarak omuzlarımı silktim. ''Bundan sana ne?'' diye yanıtladım onu.
''Bilgiye karşı bilgi.''
Tek kaşımı kaldırdım ve bıkkın bir nefes verdim. ''Dört yıldır,'' diye yalan söyledim. Bu sorularla nereye gideceğini merak ediyordum.
Başını anlayışla salladı. ''Bu dört yılı beraber geçirdiğinize göre oldukça yakınlaşmış olmalısınız. Sizi birbirinize bağlayan çok fazla şey vardır,'' diye devam etti usul usul konuşarak. ''Hizmet ettiğiniz hükümdarlar aynı zamanda yakın arkadaşınız. Katliam senesinde beraber savaştınız. O okuldan sağ çıktınız ve en yakın arkadaşlarınızı diyarın hükümdarı yaptınız. Aileleriniz yüzünden de hüzünlü bir geçmişiniz var. Sadakat, benzer yaralar ve sevgi. Ona tüm benliğinle güvenmemen için hiçbir sebep göremiyorum.''
Kaşlarımı çattım. Bu kadın neyin peşindeydi? Zaiden ile aramdaki yakınlık onu neden ilgilendiriyordu ki? Toplasan bir elin parmağını geçmeyecek kadar soru sorabilecekti ve bunu Zaiden'la mı harcıyordu? ''Amacın ne?'' diye sordum öfkeyle. ''Zaiden ile olan geçmişimi irdeleyip beni daha da parçalaman için mi gönderdiler seni?''
O sırada aklıma başka bir düşünce düştü. Sanki bunlar rastgele bir isyancının değil de Cyra'nın ağzından dökülen kelimelerdi. Yanıltıcı, düşüncelerle oynayan, en büyük sırları birer silah gibi kullanan tavırları Cyra'dan farksızdı. Ağzını dolduran bu lafları ona Cyra mı söyletiyordu? Ocreya'ya gitmek yerine farklı bir yol izlemeye karar vermiş olabilirler miydi?
Inkora'nın kaşları endişeyle kalktı. ''Hayır, hayır. Yanlış anladın. Yalnızca sana yardımcı olmaya çalışıyorum.''
Kapıldığım kafa karışıklığı yüreğimde genişleyen öfkeye gem vuruyordu. ''Neden sana inanayım? Sen kimsin de bana yardımcı olabileceğini sanıyorsun?'' diye sordum sertçe. ''Beni tanımıyorsun bile.''
Dudaklarından çıkan alaycı bir nefes dikkatimi yeniden üzerinde topladı. ''Seni tanımak için seninle altı yıl geçirmeme gerek yok. Ancak sen bunu bile başaramamışsın anlaşılan. Altı yıllık partnerini tanımayı becerememişsin.''
Öfkeyle ona doğru atıldım. Kolumu ağaç parçalarının arasından hızla çıkararak Inkora'ya saldırmaya çalıştım ama kızıl saçlı kadın hızlıydı. Üstelik aramızda iki kulaç mesafe bırakmıştı. Geri çekilmeye vakti bulunmasa bile ona ulaşma şansım olmazdı. Ben de bunun yerine kafesimi yumrukladım, tekmeledim ve bunu yaparken parmaklarımın her birini itinayla yaraladım. Yanma hissiyle dişlerimi birbirine bastırdım.
''Yapma böyle,'' dedi Inkora beni yatıştırmak için elini kaldırarak. ''Dikkatleri üzerimize çekeceksin.''
''Çekeyim de alsınlar seni başımdan!'' diye kükredim öfkeyle. Bu kamp sabrımın sınırlarını zorlamayı çok iyi biliyordu.
Inkora bu sefer çenesini sıktı. ''Beni alırlarsa tek kaçış şansın da mahvolur,'' dedi dişlerinin arasından tehditkâr bir sesle. ''Sesini alçalt.''
Doğru mu duymuştum? Kaçış şansı, diye tekrarladım içimden. '' Buna inanacağımı mı sanıyorsun? Bu seferki planınız ne? Kaçtığımı düşündüğüm her seferde yakalayıp irademi kırmak mı? Kim gönderdi seni?'' diye sordum tereddüt ederek. Nori, bu Inkora denen kadınla anlaşma yapmış olabilirdi ama ona isim vermek ikimizi de tehlikeye atardı. Bunun yerine Inkora'nın yumurtlamasını beklemeliydim.
Tam o sırada Inkora kızıl saçlarının arkasına uzandı. Bir yandan etrafı kolaçan ederken diğer yandan zahmetsizce bir çiçek çıkardı saçlarının arasından. Bir papatya. Bu Nori'nin iletişime geçme şekliydi. Inkora'yı ayarlayan kişi Nori'ydi ve bu da bu anlaşmanın sembolik kanıtıydı. Zeki kız, diye düşündüm içimden. Inkora'ya başka türlü güvenmeyeceğimi biliyor olmalıydı. Yine de bu Inkora'nın her sözünü dinleyeceğim anlamına gelmiyordu. Bu kadında bir tuhaflık vardı ve bunu tüm bedenimle hissedebiliyordum.
''Madem kaçış planımızın bir parçasısın, Zaiden'la ilgili olan sorular da neyin nesiydi?'' sesim öfkeliydi ama bu sefer fısıldamıştım.
Tereddütlü bir adım atarak bana yaklaştı. ''Derine inmelisin Saige. Altı yıl,'' diye tekrarladı. Altı yıl geçtiğini ben de biliyordum. Altı yıl boyunca yanlış insana güvendiğimin farkındaydım. Sevdiğimi anladığım anla onu kaybetmem bir olmuştu.
Parmaklarımın etrafındaki yüzülmüş kanayan deriye bakıp homurdandım. ''Zaiden hakkında konuşmak istemiyorum. Üstelik aramızda olanların kaçış planımıza bir faydası olacağını da düşünmüyorum. Aşk mı kurtaracak bizi? Hayır. Bu rezil yerleşkeden kurtulmak istiyorsan bana boş sorularla değil bir kılıçla gel ve gerisini bana bırak.''
Inkora tereddüt etmeden bana doğru bir adım daha attı. Beni tanıyor gibi bir hali vardı ve bundan rahatsız olmuştum. Elbette Nori ona benim hakkımda bilgi vermiş olabilirdi ancak yine de Inkora'nın gözlerinde bir düşman tutsağı olmalıydım. Davranışları tahmin edilemez, güvenilmez bir tehdit görmeliydi karşısında ancak tam aksine, temkinden yoksun şekilde hareket ediyordu. ''Saige, duygularını anlıyorum. Ama bu yalnızca aşkla ilgili değil. Gerçeği anlamak ve kendi avantajımıza kullanmakla ilgili.''
Başımı sertçe iki yana salladım. ''Tek gerçek var. O da Zaiden'ın bana ihanet etmiş olması. Jaheer'in yanında yer almayı seçti. Hepsi bu kadar.''
Kılını bile kıpırdatmadan konuşmaya devam etti. ''İmkânsız seçimler yapmak zorunda kalmış olamaz mı? Zorlanmış ve tehdit edilmiştir belki.''
Kalbimdeki sızı yumuşamayı reddediyordu. Gözlerimi kıstım. ''İmkânsız seçim dediğin şey bana yalan söyleyip beni düşmanların eline bizzat kendi elleriyle teslim etmek mi?''
Tabii ki tehdit edilmiş olabilirdi. Bana bunları düşündürmek zorunda kaldığı, ona ihanet ettiğime inandırdığı bir anlaşma yapmış olabilirdi. Ancak ne Inkora, ne Nori, ne de bir başkasının anladığı şey şuydu: Ne olursa olsun, nasıl bir durumla karşı karşıya kalmış olursa olsun Zaiden o çadırda tek bir bakışla her şeyi açıklayabilirdi bana. Uzun uzun anlatmasına gerek yoktu. İnkâr etmemişti ama kabul edecek bir şey de söylememişti. Aklımı kurcalayan şey buydu ama bu düşünceyi bastırdım. Onu sevdiğimi söylediğimde bir yanıt alamamam her şeyi açıklıyordu. Başını iki yana sallayarak beni reddetmişti çünkü gerçek olmayan bir şeyi sevmem imkansızdı.
Sonunda Inkora'nın kararlılığını kırmıştım. ''Anlıyorum,'' dedi düşük bir sesle.
''Şimdi,'' dedim memnuniyetle. ''Bana plandan bahset.''
''Zaiden'ı plana dahil etmek isteyeceğini düşünmüştük doğrusu. Bu yüzden işimizin bayağı zorlaşacağına emindim,'' dedi iç çekerek.
Kaşlarımı çatıp güldüm. ''Kaçarken Zaiden'ı da almak isteyeceğimi mi sandınız?'' diye sordum bunu düşünmelerini komik bularak. Nori'yi anlıyordum, Zaiden duygularını ustaca kontrol ederek onu bile bir yalana inandırmayı başarmıştı ama Inkora'nın buna inanması tuhaftı. Omuz silkerek, tuhaf olmayanı beni bulmaz zaten, diye düşündüm. Zaiden'ın duygularını kontrol etmesinin altında yatan kişi Nori olabilir miydi? İmparatorluğa geri döndüğümde anlatacak o kadar çok hikayem olmuştu ki Irithel ve Drystan'ın tüm işlerini bırakıp birkaç gün boyunca kesintisiz olarak beni dinlemesi gerekecekti. Tabii geri dönebilirsem.
Inkora yanıt vermek yerine yalnızca hüzünle yüzüme baktı. İfadesinde bana acıdığını görebiliyordum. Omuzlarımı geriye atıp gürültüyle boğazımı temizledim. ''Peki plan ne?'' diye sordum ve ardından hemen ekledim. ''Yalnızca üçümüzün olduğu plandan bahsediyorum. Umarım koca bir kafile falan ayarlamamışsınızdır. Sürüyle kaçamayız buradan.''
Fısıltısını duyurabilmek için biraz daha yaklaştı. ''Bu gece isyancı ailelerinin düğünü var. İki aile birleşiyor. Biz de bunu fırsat bileceğiz. Bir grup izbandut gibi kılıçlarımıza sarılıp önümüze geleni doğramak yerine sessiz sedasız ilerleyeceğiz. Zaten nöbetin bende olduğunu bildikleri için seni kontrol etmeye gelmezler. Üstelik senin hala yatıştırıcıların etkisinde olduğunu düşünecekler. Jaheer'in sana verdiği çay normalde sabah kadar uyuturdu.''
Öyleydim. Hala biraz sersem hissediyordum. ''Ben neden erken uyandım?''
''Nori sabah sana lapa getirdiğine içine uyarıcı bitkiler eklemiş. Bu yüzden düşünüldüğü kadar etkilemediler seni.''
Tek kaşımı kaldırdım. ''Yani o çaydan haberi vardı.''
''Yalnızca tali hasar. Nori'nin sana yardım ettiğini anladıkları anda onu öldürürlerdi.''
''Nori'yi kontrol eden kimse yok mu?'' diye sordum merakla.
Nori de Jaheer için önemli bir mahkumdu. Bileğine bağlanmış demir bir zincir olmasa da diğer isyancılardan biri gibi görülmediğine emindim. Onu koruyan, kamptan uzaklaşmadığından emin olan birileri olmalıydı.
Inkora başını iki yana salladı. ''Nori aylardır burada. Artık kimse ona dikkat etmiyor. Zaten abisinin güvenliği için kaçmaya çalışmayacağından eminler.''
Eh, diye düşündüm. En azından Nori abisinden bahsederken yalan söylemiyormuş.
''Peki,'' dedim bir yandan planı değerlendirmeye devam ederken. ''Ormana girdiğimiz anda arkamızda iz bırakacağız. Bunun için nasıl bir önlem aldınız? Çünkü görebildiğim kadarıyla bizim atımız yok.''
Bu sefer kadının yüzüne bir gülümseme yayıldı. ''Eski bir dosttan yardım alacağız.''
Harika, diye düşündüm. Daha fazla kişi dahil edin. Koskoca isyancı kampının yarısı kaçmak istiyormuş zaten.
''Bu arada,'' diye devam etti Inkora. '"Ben kıçınızı kurtarmak için bölgeyi gözetleyeceğim. Her şeyin yolunda olduğuna emin olduktan sonra peşinizden geleceğim. Buluşma noktasını görene kadar yürüyüp orada beni bekleyeceksiniz. Nori nerede olduğunu biliyor. Elimden geldiğince kısa sürede size yetişmeye çalışacağım.''
Soracak sorum kalmamıştı. Tüm plan, yanlış gitme ihtimali olan birçok şey olsa da risk alabileceğim kadar kafama yatıyordu. Heyecandan kalp atışlarım hızlandı. Bir an öne gitmek istiyordum. Her şey bu kadar hazırken daha fazla beklemeye tahammülüm yoktu. Bu avuç içi kadar yerden çıkmak ve tekrar özgürce Zane'le dört nala dolaşmak istiyordum. Zane'i o karanlık mağarada bırakıp gittiğimde kim bilir başına neler gelmişti... Başaramayacak olsak bile bir fırsatım vardı. Buradan kurtulduğum, Jaheer ve Zaiden'dan uzaklaştığım sürece kiminle çalıştığım umurumda değildi. Onlarla yüzleşeceğim zaman da gelecekti ama önceliğim imparatorluğuma karşı olandı. Önce görevimi yerine getirmeliydim. Kılıcım, diye düşündüm o sırada. Kılıcımı ve Zane'i çok özlemiştim. Kairon onlara iyi bakıyor muydu acaba? Kairon hayatta mıydı? O ve Meldrik'e ne olmuştu?
''Nori şimdi nerede?'' diye sordum.
Inkora başıyla ileriyi işaret etti. ''Yolculukta ihtiyaç duyacağımız erzakları topluyor. Hava çoktan karardığı için oyalanmaya vaktimiz yok.''
Başımla onayladım. ''Önümüze hiçbir engel çıkmayacağından emin misiniz?''
''Eminiz. Aslında bu plan bile yeterliydi ama Nori'yle biraz daha problem çıkarmanın keyifli olacağını düşündük. Bir dikkat dağıtıcı daha fena olmazdı. Bizden uzakta, isyancıları o tarafa çekecek bir sorun yaratmaya karar verdik. Sen kafesine geri götürülürken erzakların yanına yanıcı malzemeler sakladım. Nori alması gerekenler topladıktan sonra küçük bir yangın çıkaracak. Ortalık o malzemeler sayesinde hızlıca alev alacak. Böylece kaçışımızı garantilemiş olacağız.''
''Yangını söndürmeleri uzun sürmez,'' dedim sesli bir şekilde düşünerek. ''Özellikle de herkesin uyanık olacağını hesaba katarsak.''
''Bu yüzden seni çıkardığımız gibi hızlıca koşmamız gerekiyor,'' dedi ve ardından ekledi. ''Bunu yapabilecek misin? Yeterince güçlü hissediyor musun?''
Burnumdan alaylı bir nefes verdim. ''Sen beni buradan bir çıkar, buradan Nothersea'ye kadar koşarım.''
Inkora şefkatli bir gülümsemeyle yüzüme baktı. ''Merak etme. Buluşma noktasına kadar ilerlesen yeterli. Orada atlarımız bizi bekliyor olacak zaten,'' dedi sakince.
''Eğer bir terslik çıkarsa ne olacak?'' diye sordum endişeyle. ''Ya yakalanırsak ve planımız suya düşerse?'' Doğrusu, bana anlattığı planın işe yarayacağını düşünüyordum. Ancak Yakon'dan kaçmayı başardığımda bile Jaheer doğru zamanda doğru yerde olmayı başarmıştı. Bunu nasıl yaptığını düşünme fırsatım bile olmamıştı. Başından beri beni takip mi ediyordu? O zaman neden hemen yakalamamıştı? Belki de kedinin fareyle oynadığı gibi oynamak istemişti sadece. Bir parçam bunun tekrar gerçekleşmesinden korkuyordu. Üstelik, kendi hayatlarını tehlikeye attıklarına göre Inkora ve Nori'nin yedek plan da yapmış olması gerekirdi.
''Basit.'' Omuzlarını silkip sırıttı. ''Beni kandırmışsın gibi yapacağız. Kaçmışsın ve ben senin peşine düşmüşüm gibi davranırsak en azından ikinci bir fırsat yakalayana kadar ittifakımızı devam ettirebiliriz.'' Ardından gülümseyerek ekledi. ''Ve ben de kellemi bedenimde tutabilirim.''
''Güzel. Biraz hasar bıraksam sorun olmaz herhalde,'' dedim ve sonunda en merak ettiğim soruyu sordum. ''Nori'nin bana neden yardım ettiğini biliyorum Inkora, ama seninkini bilmiyorum. Bu işten çıkarın ne? Yarı yolda bizi satmayacağından nasıl emin olabilirim? Bir isyancıya ne kadar güvenebilirim?''
''Eh,'' dedi umursamaz bir tavırla. ''Söylediğim her şeye inanacak halin yok. Özellikle de buraya geldiğinden beri yaşadıklarını sayarsak. Sana bana güvenmen için sebepler sayamam. Bana güvenmemeyi seçersen tutsak olarak kalacaksın, güvenmeye karar verir ve yanılırsan da en kötü tekrar tutsak düşeceksin. İki türlü de boku yedin demektir. Risk almak kulağa daha mantıklı geliyor, ne dersin?''
''Peki sen neden bana güveniyorsun?''
''Altı yıldır İmparatorluk için çalışan sadık bir elçiye iyilik yapmanın bana birçok getirisi olabilir. İyiliğe karşılık iyilik. Eğer yanılıyorsam da Jaheer canımı alır.''
''Canının her halükârda ona ait olduğunu düşünüyorsun yani,'' dedim başımı hafifçe yatırarak. ''Sen de risk alıyorsun.''
''Aklı başında birisin Saige. O çayın etkisindeyken bile. Senin gibi soylu kadınları her zaman güvenilir bulmuşumdur. Ne de olsa karakterleri oturmuştur ve hükümdarı için çalışan sadık askerlerdir. Bu kampta güvenilebileceğim tek bir insan kaldığını söyleseler seni gösteririm,'' dedi kendinden emin bir sesle. Söylediklerine yürekten inanır gibi görünüyordu. Harika, dedim kendi kendime. Bu kadar körü körüne güven duyması daha da şüphelenmeme sebep olmuştu.
Büyük bir risk alıyordu. Yalnızca statüsü yüksek olan birisi için kendi hayatını tehlikeye atıyordu. Ya bir sonraki adımını detaylıca planlamıştı ya da aptalın tekiydi. Ya da büyük planı göremeyecek kadar aptal olan bendim. Bir elçinin yardımı için kendi hayatını tehlikeye attığına göre gelecekte benden büyük bir iyilik talep edecekti. Bu küçük anlaşmamız bittiği anda Inkora'yı kendi yoluna göndermeli ve onunla mümkün olduğunca az bilgi paylaşmalıydım. Ama şimdilik işime yarayacaktı.
''Beni öldürmeye gönüllü onlarca insana karşılık koruma sağlaman zor olacak,'' dedim. Ellerimi belime yerleştirerek derin bir nefes verdim. Bunu yapacaktık. Bu gece isyancı çukurundan kurtulacaktım. ''Karşılında bir talebin olmadığına emin misin?''
''Bak,'' dedi Inkora elini yumruk yaparak. ''Senin için Jaheer'e karşı koyuyorum. Tüm adamlarına göz göre göre yalan söylüyor, koca bir kamp dolusu isyancıyı kandırmaya gönüllü oluyorum. Eğer bu halttan sağ çıkacaksam ileride güvenebileceğim, bana bir gelecek vadedebilecek bir müttefike ihtiyacım var. Bana inanmıyorsan inanma. Güvenmeyeceksen güvenme. Ama ben size inanmak zorundayım çünkü bundan başka çarem yok.''
Dudaklarımı ikna olmuş bir şekilde büzdüm. ''Mantıklı bir noktaya değindin.''
''O halde planı anladığından emin olabilirim öyle değil mi?'' diye sordu gözlerimin içine bakarak. ''Yolda fikrini değiştirip öç almak için düşmanlarına saldırmaya falan çalışmamalısın. Kendine hâkim olmak zorundasın.''
Tam o sırada çadırların ötesinde bir yangın dumanı belirdi. Yangının başladığını kampın uzak köşesinde karanlık geceyi aydınlatan alevlerden değil, yangının neden olduğu paniğin etkisiyle birbirlerine bağırarak koşuşturmaya başlayan isyancılardan anladım. İlk başta küçük ve zararsız görünen yangın doğal olmayan bir hızla yayıldı ve tüm erzakları tüketmeye başladı. Turuncu ve kırmızı alevlerin dansını zevkle izledim. Koyu renkli dumanlar öfkeyle gökyüzüne yükselirken kara bulutların arasında kayboldular.
Kimileri yangını söndürmek için tahta kovalarla su taşırken kimileri eşyaları kurtarmaya çalışıyordu. Yangını kontrol altına almak için umutsuzca çabalayan insan kalabalığına kampı koruyan nöbetçiler de görev yerlerini terk ederek katıldı. Çığlık ve kargaşanın arasından sıyrılan mavi örgülü saçları görünce istemsizce sırıttım. Plan tahmin ettiğimden daha hızlı başlamıştı.
Kalbim hızla çarparken olan biteni zevkle izledim. Nabzım kulaklarımda atıyordu ancak heyecanıma teslim olmamalıydım. Dikkatleri o kadar hızı bir şekilde dağılmış, plan o kadar hızlı uygulamaya koyulmuştu ki Inkora'ya cevap verme fırsatım olmamıştı.
''Hesaplaşacak o kadar çok kişi var ki,'' dedim gözlerim çıkan yangının yansıyan alevlerine kenetlemişken. ''Yalnızca biraz beklemeleri gerekecek.''