BÖLÜM 2
▪──── ⚔ ────▪
BÜYÜLÜ HARİTA
''Siyah Kuğu,'' diye seslendi Zaiden. ''Ne düşünüyorsun?''
Dudaklarımı büzerek haritayı biraz daha inceledim. Üzerinde açık yeşil renkli bir ışık geziniyordu. Kairon'un anlattığına göre kahin kendini sihirli bir şekilde haritaya mühürlemişti. O nereye giderse, minik ışık kaynağı da onunla hareket ediyordu. Ancak ışık bir ateşböceğinin boyuyla aynı olsa da bulunduğu yerden pek ayrılmıyordu. Bu yer ise Miath Krallığı'ydı. ''Görünüşe göre Drystan'ın ailesi bizi çağırıyor.''
''Hangi yolu izleyeceğiz? Ocreya'nın sınırları çok genişledi. Savaş kamplarına yaklaştığımız anda işimiz biter,'' dedi düşünceli bir tavırla.
''Douven'in güneyinden doğrudan aşağı inebiliriz ancak Sonsuz Orman'dan geçmemiz gerekir,'' diye fikir belirtti Kairon kısık sesle.
Başka bir şansımız yok gibiydi. Eğer Sonsuz Orman'ın etrafından dolaşmaya karar verirsek Ocreya'nın sınırlarına yaklaşır, Kızıl Ordu'nun adamları tarafından şişlenebilirdik. Ya da çok daha kötüsü, bizi Euria'ya götürürlerdi. Bu harita bizim işimizi kolaylaştırsa da onun ellerinde ölümcül bir silah haline gelirdi.
''Bu rota mantıklı. Sonsuz Orman bizi toplu isyancılardan ve savaş kamplarından gizleyecektir.''
''Douven'e uğrayacak mıyız?'' diye sordu Zaiden umutla. Bunu neden sorduğunu gayet iyi biliyordum. Düzgün bir yatakta yatmak ve sıcak, taze bir yemek yemek istiyordu. Bu köye ulaşana kadar çok vakit kaybetmiştik. Ne yazık ki krallığın merkezine gidecek kadar zamanımız yoktu.
''Direkt yola devam etsek daha iyi,'' diye mırıldandım. Haritayı yeniden katlayıp korsemin içine sıkıştırdım.
''En azından yolda bir yer görürsek duralım.'' Homurdandı ve Kasırga'yı hala içinde bulunduğumuz sisten çıkarmak üzere geldiğimiz yöne sürdü.
Yönümüzü Sonsuz Orman'a çevirdik. Derinliklerine ulaşmamız birkaç gün sürecekti. Artık bu yollar, eskisi kadar ıssız değildi. Doğudaki savaştan kaçan onlarca insan, krallıklar arası alanlarda görülüyordu.
Zane'in sırtında orta hızda ilerlerken, geçirdiğimiz yılları düşündüm. Şu beş yıl, neredeyse altı olmuştu, son aylarımıza kadar oldukça kolay geçmişti. Elbette İmparatorluğun kuruluşu boyunca karşımıza onlarca sorun çıkmıştı. Bazılarını Drystan bizzat hallederken, diğerlerine bizi göndermişlerdi. Hatta bazı görevlere Nyx Kalistar'ın gittiği bile olmuştu. O ve abisi, Tarrent Kalistar da İmparatorluğun güvendiği sayılı insanlardandı.
Nyx de benim gibiydi. Yöneticilik ve hükmetme içgüdüsü onda yoktu. Bizim kanımızda savaşçılık vardı. Bizim kanımız, olaylara bizzat müdahale etmemizi haykırıyordu. Bu nedenle de çıktığım her görevi keyifle yerine getiriyordum. Ta ki Euria Vaseva ortaya çıkana kadar.
Onunla ilk karşılaşmamızı anımsadım. O ve Nathan Dharva'yı Ocreya'nın tavernalarından birinde görmüştüm. Euria, Eira'ya o kadar çok benziyordu ki, uzun süre gözlerimi ondan alamamıştım. Bir zamanlar kalbimi emanet ettiğim ve onu gözünü bile kırpmadan parçalayan kızın mavi gözlü hali gibiydi. Ancak Euria'nın adımlarını yakından takip ettiğimiz dönemde, aslında hiç de alakaları olmadığını fark ettim. Eira bana savurduğu hançeri bile titreye titreye tutarken, Euria tek bir hançere onlarca adamı dizecek güce sahipti. Eira yalancının tekiyken, Euria lafını esirgemeyen biriydi. Eira, sevgisi için hiçbir şey yapamazken, Euria sevdiklerinin intikamını almak için kendini düzenli olarak tehlikeye atmıştı. Dış görünüşleri ne kadar benzerse, içleri de bir o kadar farklıydı.
Eira'yı anımsadığım sırada, kalbimde bir sızı belirdi. Onu özlediğim veya ona kırgın olduğum için değildi bu. Yaşasaydı, her şeyin başladığı o sene Cyra'nın tarafını seçmeseydi her şeyin çok daha farklı olabileceğini bildiğimdendi. Ama kahinlerin ve kehanetlerin de bize öğrettiği gibi, tüm yaşanmışlıkların bir amacı vardı.
''İyi misin?'' diye sordu Zaiden atını yavaşlatarak. ''Yüzün soldu bir anda.''
Başımla onayladım. Gözleri bu sefer Kairon'a kaydı. ''Anlat bakalım Kai, kaç yaşındasın? Neden bir gezgin oldun? Bize aşağı yukarı ne zaman ihanet edersin?''
Kairon arkamızdaki atını hızlandırıp ikimizle aynı hizaya getirdi. ''Gezgin hayatında günleri saymak biraz zordur ancak sanırım yirmi beş yaşındayım.''
''Yirmi beş mi?'' diye sordum şaşkınlıkla. Çok daha küçük görünüyordu.
Başıyla onayladı ve gülümsedi. ''Saçlarımın beyazlığı yüzünden herkes daha küçük göründüğümü söyler. Gezgin olma sebebimse basit, anne ve babam her kimseler, doğduğumda rastgele bir ev seçip kapılarına bırakıp kaçmışlar. Ben de belli bir yaşa gelene kadar o evde büyüdüm. Ancak hiçbir zaman oraya ait hissedemedim. Ait olabileceğim bir yer arıyorum.''
''Nerede doğdun?'' diye sordu Zaiden.
''Ocreya.''
İçimden güldüm. Doğru tahmin etmiştim. Bu kadar bembeyaz saç ve ten ancak saf Ocreya kanı olabilirdi.
''İhanet konusuna gelirsek de,'' diye mırıldandı Kairon. Sesi alçak olsa da konuşması kendine güvenliydi. ''Size ihanet etmeyeceğim.''
Anında Zaiden'la birbirimize bir bakış fırlattık. İkimiz de bu kelimenin anlamını çok iyi biliyorduk. Normal bir insanın kaldırabileceğinden çok daha fazla ihanet görmüştük. Hem kendimize karşı hem de tanıdıklarımıza karşı işlenen onlarca ihanete tanık olmuştu bu gözler. Herkes, herkese ihanet edebilirdi.
''Dövüşebiliyor musun?'' diye sordum konuyu değiştirerek.
''Eh işte,'' diye yanıtladı ve uyluğundaki bıçağı işaret etti. ''Bıçak kullanabilirim ve fırlattığım şeyleri isabet ettirebilirim ama kılıç dövüşü yapamam.'' Gözleri belimdeki gümüş renkli, işlemeli kabzaya takıldı. ''Dengede tutabileceğimi bile sanmıyorum.''
Kairon bir savaşçı değildi. Bir asker de değildi. Casus olmak için fazla beceriksiz ve sakar birine benziyordu. Ancak ağzı laf yapıyordu. Kesinlikle kendisini sevdirmeyi bilen, farklı insanlarla anlaşabilen biriydi. Bu da gezgin olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Muhtemelen onunla birkaç saat muhabbet etsem, bunu söylemesine bile gerek kalmadan bir gezgin olduğunu anlayabilirdim. Gerçi dış görünüşünden de az çok belli olduğu söylenebilirdi.
''Bir soyadın var mı?''
Yutkunarak ileri geri kıpırdandı. ''Gezginlik serüvenim boyunca o kadar çok isim değiştirdim ki, beni büyüten ailenin bana verdiği soyadın ne olduğunu hatırlamıyorum bile. Hem, insanların tek bir isimle hayatını geçirmesi çok saçma. Binlerce farklı kimliğe bürünebilecekken neden tek kişi olarak yaşayayım ki? İsimler anlam taşır. Güç taşır. Güçlü bir isim ise tehlike demektir.''
''Yani yarın sana sümüklü böcek diye seslensek umurunda olmayacak mı?'' dedi Zaiden sırıtarak.
''Telaffuzu biraz uzun ama hayır, umurumda olmaz. İnsanların bana nasıl seslendiklerini pek umursamam. Benim için önemli olan yeni insanlar tanımak ve yeni yerler görmektir.''
Sonsuz Orman'ın kuzeydoğusuna yaklaştığımızda bir tepeye ulaştık. Saatler süren at yolculuğumuzun ardından gözlerim bir ateş kaynağı, bir kulübe görmek için umutla etrafta dolaştı. Bu tepe, ormana varmadan önce dinlenme noktası bulmamızı sağlayacak son noktaydı belki de. Üstelik, saatlerce yürümemizin ardından, göçler yüzünden artan uğrak hanlarına yaklaşmış olmalıydık. Sırtlarımızı dinlendirebileceğimiz, karnımızı doyurabileceğimiz bir yer o kadar da uzak olamazdı.
''Bence bu tarafa doğru gitmeliyiz,'' dedi Kairon eliyle tepenin sağ tarafını işaret ederek.
Zaiden gözlerini kısıp elini takip etti. ''Orada hiçbir şey yok.''
''Evet ama ormanın seyrekleştiği yer orası olmalı. Ormanın içinden geçip yorulan gezginler için bir taverna olduğuna eminim.''
Şüpheyle Zaiden'la birbirimize baktık. Dibe indiğimiz anda, görebileceğimiz alan da oldukça daralacaktı. Ağaçlar sıklaşmadan kendimizi gece için korumaya almamız şarttı. Ya Kairon'u dinleyerek riske girecektik ya da kendi bildiğimizi yaparak. İki türlü de bu geceyi ormanda geçirmemiz de mümkündü. Omuzlarımı silktim. ''Şansımızı deneyelim.''
Üçümüz de atlarımızı Kairon'un işaret ettiği yöne döndürdük. Birbirimizden fazla uzaklaşmadan at sürmeye devam ettik. Çimenlerin rengi daha da koyulaşırken bazı yerlerde aşınma fark ettim. Bir patika değildi, ama kullanılan bir güzergâh üzerinde ilerliyorduk. Bu da demek oluyordu ki doğru yoldaydık. Yorulmuş olmama rağmen tetikte kalmaya çalışsam da gözlerim ağır ağır kapanıyordu. En son ne zaman boğazımdan sıcak bir şeyler geçtiğini hatırlamıyordum bile.
''Müzik mi duyuyorum?'' diye sordu Kairon aniden duraksayarak.
''Karnımın gurultusu olabilir.'' Zaiden da en az benim kadar yorulmuşa benziyordu. Enerjisi ağır ağır düşerken, belindeki para kesesinin olduğu tarafa doğru kayıyordu. Her krallıkta bulunduğumuz için, her krallığın para birimini yanımızda taşımamız gerekiyordu. Irithel ve Drystan tüm diyarda tek bir para biriminin geçmesini isteseler de önceliklerinden biri bu olmadığı için bu konuda bir adım atmamışlardı.
Tam o sırada, kulağıma bir kemanın melodisi ulaştı. Kairon doğru duymuştu. ''Müzik varsa,'' dedim heyecanla ve Zaiden sözümü tamamladı. ''Yemek de vardır.''
Buraya gelmeyi seçerek çok isabetli bir karar vermiştik. Kairon için kafamda oluşturduğum çetelede iyi tarafa bir çizik attım. Karnımızın doymasını ve dinlenmemizi sağlayacaktı bu gecelik. Birkaç ağacı geçip insanların yürüye yürüye oluşturduğu belli belirsiz patikada birkaç metre daha ilerledikten sonra ormanın hemen girişine denk gelen bir han ilişiverdi gözümüze. Gözlerim, mumlarla aydınlatılmış, müzikle dolup taşan hanın güzelliğiyle kocaman açıldı. Çevresi ne kadar ölüyse, han bir o kadar canlın görünüyordu. İçerisi kalabalık grupların dansıyla ışıldıyor, farklı türlerde şarkılarla dolup taşıyordu. ''Fazla dikkat çekmeyin,'' dedim pelerinimin başlığını örterken. ''Başınızı da kapatın.''
Kairon kaşlarını çatıp duraksadı. ''Burada bizi kim tanıyacak ki?''
''Eğer bir savaş varsa, askerlerin ilk uğrayacağı yer neresidir Kai?''
''Şifacılar mı?'' diye sordu Kairon tamamen fikirsizce..
Zaiden başını iki yana salladı. ''Tavernalar. Eğer bir askerin peşindeysen onu bulmak için yolda gördüğün ilk tavernaya girmen yeterlidir.''
Atlarımızı güvende olduklarından emin olarak ahıra bıraktıktan hemen sonra başımız önde, hanın kapısından içeri adım attık. Kimsenin bizi fark etmemesi için başlıklarımızı kaşlarımıza kadar indirmiştik. Hal böyle olunca, insanlara çarpmamak da oldukça zorlaşıyordu. Özellikle bu insanlar dans eden sarhoşlar olunca.
Çeşitli kıyafetlerde insanlar müzisyen ekibin etrafında daire çizerek dans ediyorlardı. Bazıları zırhlı askerlerken bazıları tamamen yırtıp pırtık kıyafetli köylülerdi. Askerler bizi bu kalabalıkta zor fark ederdi ancak Zaiden'ın uzun boyu, uzun siyah saçları ve gözündeki yara izi onu fazlasıyla tanınır kılıyordu. O sırada, uzun zamandır ilk defa bu kadar mutlu bir topluluğa denk geldiğimi fark ettim. Kendilerini savaşın karanlık ruhundan uzak tutmayı başarmışlardı. Kadınlar uzun eteklerini bir sağa bir sola savurarak düğümler içerisindeki karmaşık saçlarını birbirlerine çarpıyorlardı. Arkadan bakıldıklarında hangi krallıktan geldikleri bile belli olmuyordu. Saç renkleri bir gökkuşağınınki kadar farklı tonlardaydı. Hatta birinin yeşil saçlı olduğunu bile görmüştüm.
''Siz oturun,'' dedi Zaiden boş bir masayı işaret ederek. Gerçi, boş olduğundan pek emin değildim. Üzerinde yarım bırakılmış bardaklar bulunuyordu. Her an birisi dans etmekten yorulup masasını geri isteyebilirdi. Tereddüt ettiğimi fark edince Zaiden iyice eğilip kulağıma yaklaştı. ''Bir şey olursa hızlıca odamıza kaçarız. Siz oturun ben siparişleri verip geleyim.''
''Umarım boş oda vardır,'' dedim kalabalığı gözümde daha da büyüterek.
Omuzlarını silkti. ''Yoksa da hallederiz.'' Ardından insanların omuzlarına çarpa çarpa bizden uzaklaştı.
Handa servis edilen çorba taptazeydi ve mis gibi kokuyordu. Zaiden'ın öğrendiğine göre sahipleri, kendi çiftliklerini buranın çok yakınına kurdukları için malzeme sevkiyatı sorun olmuyordu. Kendi üretimlerini kullanarak geçinip gidiyorlardı. Ancak bugün o kadar fazla kişi gelmişti ki, yalnızca çorbaları kalmıştı. Ve boş bir odaları da bulunuyordu. Üçümüzün aynı odada kalması fikrinden nefret etsem de başka bir çaremiz yoktu.
''Miath'a gittiğimizde nasıl bulacağız malum kişiyi?'' diye sordu Kairon kafasını öne eğerek. Bu kadar insanın içinde kâhin adlandırmasını kullanmaması zekiceydi.
Cevap vermek için zihnimi zorlamama ihtiyaç yoktu. ''Krallıktan yardım isteyeceğiz.''
''Yanlış hatırlamıyorsam Miath Kralı bayağı boktan bir adamdı. Bize yardım etmek istemezse ne olacak?''
''Öncelikle,'' dedi Zaiden masaya eğilerek. ''Bir kral gibi yüksek rütbeli birinden söz ederken o kelimeyi kullanmasan iyi olur. Sen bir gezgin olabilirsin ancak biz resmi görevdeyiz. Bu tarz yakıştırmalar hoş karşılanmaz. Üstelik, Zaiden'la yapacağımız araştırmayı ordu çok kısa sürede halledebilir.''
''Tabii o zamana kadar Ocreya, Miath'a da saldırmazsa,'' diye ekledim sakince. ''Hızlı ilerlememiz için bir sebep daha.''
Kairon bol köpüklü ve yoğun kokulu birasından bir yudum alırken dans eden kızları izledi. Bardağını indirdiğinde, yüzünde hınzır bir gülümseme vardı. ''Belki hazır buradayken geceyi şenlendirmenin bir yolunu bulabiliriz.''
''Aklından bile geçirme,'' dedim sertçe. ''Üçümüz aynı odada kalacağız ve güzelce dinlenmemiz gerekiyor.''
Zaiden işaret parmağını masaya dayadı. ''Eğer odaya bir kız getirirsen geceni seni boğazlayarak şenlendiririm.''
Kairon gözlerini kırpıştırdı. ''En azından mutlu bir gezgin olarak ölürüm.''
Gözlerimi devirdim. ''Farklı biriyle tanıştığımı sanıyorum ve karşımda yine azgın, aptal bir erkek buluyorum.''
''Hey,'' dedi Kairon alınmış gibi. ''Aptal biraz ağır olmadı mı?''
''Bilmem,'' dedim ve gözlerimle belinin altını işaret ettim. ''Ona sor. Sonuçta düşünme işinin yarısından fazlasını o yapıyor.''
Kasemi bir kenara iteledikten sonra kollarımı göğsümde bağlayarak derin bir nefes aldım. Bozulmuş bira, yeni pişirilmiş çorba ve kim bilir ne kadar süredir dans eden insanların terlerinin kokusu birleşmişti burnumda. Koku tanıdık geldiği kadar, rahatsız ediciydi aynı zamanda. Garson kızlardan biri, bir eli belinde, diğer eli ahşap tepsiyle yanımızda durup boş kaseleri toparladı. ''Siz birer içki daha alır mıydınız?''
''Dört bardak lütfen,'' dedi Zaiden.
Kairon parmağını kullanarak beni, Zaiden'ı ve kendisini saydı. ''İyi de biz üç kişiyiz.''
''Ben iki tane içerim.''
Garson kız gülümseyerek Zaiden'a doğru eğildi. ''Ne kadar tuhaf. Daha önce bu kadar cüsseli olup, asker olmayan bir adamla tanıştığımı sanmıyorum. Muhafız veya şövalye değilseniz, nesiniz?'' Belli belirsiz bir aksanı olmasına rağmen bunu ustalıkla gizleyebiliyordu. Yalnızca kullandığı 'siz'li kelimeler kulağa biraz tuhaf geliyordu o kadar.
''Demirciyim ben,'' dedi Zaiden hızlıca.
Kızın gözleri hayranlıkla Zaiden'ın üzerinde gezindi. ''Nerenin demircisi?''
''Gelmeyen biraların ve gereksiz muhabbetlerin diyarının.''
Kız ona bakıp suratını astı. Hızlıca masadaki kalan tabakları da toparlayarak barın yolunu tuttu.
''Zaiden varken benim hiç şansım yok,'' dedi Kairon alnını ovarak.
Zaiden sırıttı. ''Çıkar şu kızları aklında Kairon. Yarın erkenden yola çıkmamız gerekiyor. Son turu içtikten sonra yatalım.'' Onay istercesine bana döndüğünde başımın aşağı yukarı salladım. Kısa süre sonra dört maşrapa bira ve farklı bir garson kız göründü kalabalığın sınırında. Kendi bardağıma uzandım hemen. Zaiden diğer üçünü kavrayarak birini masanın üzerinden Kairon'a kaydırdı.
Çorbanın üzerine bira pek iyi bir fikir gibi gelmese de bu fırsatı kolay kolay bulamıyorduk. Tadını çıkarmam gerektiğini düşünerek kendi içeceğimi kafama diktim ve bunun bana hissettirdiği o rahatlatıcı duyguyla, açgözlülükle ulaştım dibe. Boğazımdan geçen her bir yudum, bu gece alacağım huzurlu uykunun temelini atıyordu. Damağıma oturan fındıklı ve yağlı tadı yutkunarak geçirmeye çalıştım. Sıcak basmasıyla beraber tadı boğazımı yakmayı başarmıştı. Çok çabuk içtiğim için sertliğini bile fark edememiştim. Tek dileğim, sabah uyanmakta zorluk çekmemekti. Elçi de olsak, ayda bir derin, rahat bir uykuyu hak ediyordu vücudumuz.
''Beni sabah burada bıraksanıza,'' dedi Kairon iç çekerek.
''Hani sen de onu bulmak istiyordun? Birkaç güzel kızı görünce fikrin mi değişti?'' diye sordum.
''Savaşmış, kahinlermiş, ortaya çıkan güçlermiş... Kimin umurunda? Beni burada bırakırsanız biraya dönüşür dans eden güzel kızların boğazından huzurla sonuma akarım,'' dedi Kairon sandalyesinde hafifçe sallanarak.
Zaiden'la aynı anda birbirimize baktık. ''Bunun kafa gitmiş,'' diye bilgilendirdim onu.
''Hem de çok fena gitmiş,'' dedi Zaiden son yudumunu da tek seferde tüketerek. ''Artık yatma vakti.'' Homurdanarak uzandı ve Kairon'un önündeki maşrapayı sertçe uzaklaştırdı. Sarsılmayla beraber birkaç damla bira ellerine sıçramıştı. Yüzünü buruşturarak havada sertçe salladı elini. Köpükler havada uçarak etrafa dağıldı.
Kairon'u kollarından kavrayıp eğildi ve genç adamı tek seferde omzuna alıverdi. Onu incelerken, koskoca yetişkin bir adamı sırtına atmayı bu kadar zahmetsiz göstermesine hayran kaldım. Merdivenlerden çıkmadan hemen önce barın kenarında durdu ve para keselerinden birini çıkarıp barmene uzattı. ''Sabah erkenden yola çıkacağız. Eğer soran olursa, bizi görmedin.''
Barmen oğlan, gözlerini kocaman açarak para kesesine baktı. Ardından keseyi kapıp başıyla onayladı. Yeniden harekete geçtiğimizde arkadan bir ses duyuldu. ''İyi de bunlar dakra! Burada nasıl harcayacağım dakraları?''
Zaiden elini, hızlı yürü, dercesine sallayarak sırıttı.
''Çocuğa dakra mı verdin?'' diye sordum onun önüne geçerken.
''Ocreya'ya geri dönecek halimiz yok ya.'' Zaiden merdivene ilk adımını attığı sırada Kairon'dan bir mırıldanma yükseldi. Zaiden onu umursamadan arkamdan gelmeye devam etti. İlk kata ulaştığımızda şaşkınlıkla etrafa bakındım. Normalde sessiz olması gereken, yatak odalarının bulunduğu alan bile insanlarla doluydu. Anlaşılan alt kata sığamayıp eğlenceyi buraya taşımışlardı.
''Pardon,'' dedim yolumu açmaya çalıştıkça ancak önümdeki kabadayı ordusu beni duymuyordu. Ya duyamayacak kadar sarhoşlardı ya da umursamayacak kadar aptal. En sonunda kendime yer açabilmek için ikisine birden dirsek atarak ittirdim. Sağdaki, kıvırcık gri saçlı adam darbemle beraber tökezledi. Öne doğru sarsıldıktan sonra tüm birasını yere döktü ve öfkeyle dönüp bana baktı. Benden yaklaşık otuz santimetre kadar daha uzun ve oldukça geniş omuzlu biriydi. Asker olmayacak kadar pis birine benziyordu. Kıyafetleri eski püsküydü. Belinde bir kını, kıyafetlerinin üzerinde zırh parçaları yoktu. Halktan, sıradan bir adam olmalıydı. Ancak birasının dökülmesinin hemen ardından açık kahverengi teni bordoya dönmüştü neredeyse.
''Sen kim olduğunu sanıyorsun da beni ittirme cesaretini kendinde buluyorsun?'' diye haykırdı öfkeyle. Ağzındaki baharatlı koku midemi bulandırmıştı.
Yüzümü buruşturarak gözlerimi devirdim. ''Hiç kimseyim. Yoluma bir daha çıkmayın ve eğlencenize devam edin,'' diyerek olabildiğince sakin bir tonla uyardım.
Adam bıyıklarını hareket ettirerek çenesini bir ileri bir geri oynattı. Bu hareketi yaparak beni korkutmaya çalıştığını düşündüm ancak tükürmeye hazırlanan bir lamadan farksızdı. Büyük cüsseli olduğu için tehditkâr göründüğü yanılgısına kapılan zorbalardan biriydi yalnızca. ''Çıkarsam ne olur?'' diye sordu öfkeyle gözlerini kısarak.
Omuzlarımı silktim. ''Son çıkışın olur.''
İddialı bir meydan okuma olduğunun farkındaydım. Özellikle de küçük görünen bir kadından sık duyamazdınız bu tarz bir lafı. Ancak seyahat ettiğimiz yıllar boyunca Zaiden'la onlarca savaş vermiş, usta kılıç dövüşçüleriyle tanışıp ders almıştık. Kendime güvenmem için birden fazla sebebim vardı. Kılıcımı test etmek istemezlerdi.
''Bak sen,'' diyerek belindeki palayla kılıç benzeri silahı çekiverdi. ''Hem bir kadın, hem biramı döküyor hem de beni tehdit edebileceğini zannediyor.''
''Siyah Kuğu,'' diye arkamdan seslendi Zaiden aniden. Bana kalabalık yerlerde kolay kolay ismimle seslenmezdi. Tüm diyarda Saige ismiyle bilinen insan sayısı oldukça az olduğu için kimliğimizi gizli tutmamız amacıyla takma isimlerimizi kullanmak daha mantıklı oluyordu. Zaiden kavga ve dövüş çıkan durumlarda çoğu zaman şikâyet etmezdi. Duruma ayak uydurur, kısaca çözülmesini sağlardı. Ardından da alacaklarımızı alıp yolumuza devam ederdik. Ancak bu sefer seslenmesinin ardında bıkkınlık ve rahatlık yoktu. Uyarıcı bir tonla seslenmişti bana.
Omzumun üzerinden ona baktığımda gözleriyle adamın silah tuttuğu bileğini işaret etti. Hızlıca bileğine baktım. Derisi belli bir şekilde yakılmıştı. Yara izi değildi bu, bir damgaydı. Kendi isteğiyle yaptığı, bir topluluğa ait olduğunu belirten bir damga.
İç çektim. Bula bula isyancıları bulmuştum.







