BÖLÜM 1
▪──── ⚔ ────▪
SİYAH SİS
Nehrin bir kenarında durup Thoris Krallığının sınırlarına uzanan taş köprüye ilk adımımı atmaya hazırlandım. Nehrin soğuk suyu ve kıvrak hareketleri atlarımızı endişelendirmişti çoktan. Onları sakinleştirebilmek için usulca fısıldadım. ''Sakin ol, Zane,'' dedim yelesini nazikçe okşayarak. Onu, sırf Zaiden'ı sinir edebilmek için böyle adlandırmıştım. Zaiden'ın bir kısaltması olarak Zane diyordum ve oldukça başarılı olmuştu. Ne zaman atıma ismiyle seslensem, Zaiden gözlerini deviriyordu.
''Etrafından dolaşsak olmaz mıydı?'' diye söylendi.
''Yolumuz uzardı.'' İnce su tabakasıyla kaplı, koyu renkli dengesiz köprüye bir göz attım. Bizi ıslanmadan karşıya geçirse bile atların kaymaması neredeyse imkânsızdı. İlk adımımı atarken Zane'e tutunsam da tedirgin olmuştum.
''Bekle ben önden geçeyim,'' dedi Zaiden bıkkın bir ses tonuyla. Cevabımı beklemeden Kasırga'nın dizginlerini serbest bıraktı.
''Lüzum yok,'' diyerek anında Zane'i suya adım atması için yönlendirdim. Kâhini bulmak için çıktığımız bu yolda, Wisteria'nın en kuzeyine giderek ihbar aldığımız köye ulaşmanın tek yolu bu nehirden geçmekti. Atım, suya adım attı. Suyun o kadar da soğuk olmadığını belirtircesine başını bir sağa bir sola devirdi. Su, gövdesinin yarısına kadar geliyordu. Başı tamamen yukarıdaydı ve nehrin geri kalanının derinliğine bakılırsa güvenle ilerleyebilirdi.
''Bak,'' dedim bilmiş bir sırıtışla Zaiden'a dönerek. ''Çözümü buldum.''
Nehrin ötesindeki kör edici siyah bir bulut gibi yeryüzüne çöken sise baktım. Zane'e tutuna tutuna taşların üzerinde ilerlerken bu yolculuğun artık eskisi kadar neşeli olmadığının farkına vardım. Wisteria, artık çok daha karanlık bir yerdi. Doğu Wisteria neredeyse tamamen Euria Vaseva'nın kontrolü altına girmişti. Kraliçe, daha doğrusu halkın bahsettiği isimle Acıların Hükümdarı, Nothersea, Krazir ve Quarith'i tamamen işgal etmişti. Krallıklar ona dayanamamıştı bile. Daha önce hiç karşılaşmadığınız, diyar dışı güçlere direnmek zordu. Henüz Euria Vaseva'nın güçlerinin sınırlarını bilmediğimiz gibi, onu nasıl yenebileceğimizi de çözememiştik. Eskiden yemyeşil, güneşli bir diyar gibi düşündüğüm Wisteria artık kıpkırmızı kanlarla kaplı, karanlık bir diyardı. Merhamet yerini acımasızlığa bırakmıştı. İmparatorluğun sürdürdüğü barış, yok olmuştu. Artık yalnızca savaş vardı.
Aniden çıkan bir rüzgarla siyah saçlarım gözlerimin önünde şiddetli bir biçimde dans etti. Zaiden'ın hemen arkamda olduğunu bildiğim için aceleyle ilerlerken buldum kendimi. Eğer fazla oyalanırsam rüzgârın gücüyle Zaiden dengesini kaybedebilirdi. Taş basamakların sonuna vardığımda, rahat bir nefes verdim. Elimi, Zaiden'ın tutunabilmesi için uzattığımda bana Kasırga'nın dizginlerini fırlattı. Deri kayışları havada yakalayarak kuzguni tüyleri suyla iyice koyulaşan atı karaya çıkardım.
Zaiden kendini nemli, yumuşak toprağa bırakıverdi. ''Gerçekten su geçitlerinden nefret ediyorum,'' diye homurdandı uzun siyah saçlarını bir eliyle arkaya atarak. Yolculuğumuza çıktığımızdan beri Zaiden'ı zorlayan iki şey vardı: Su ve ata binmek.
Belki de ona kalsa, İmparatorluk Sarayı'nda kalırdı. Asano ailesinin yanında, rahat odasında, sıcacık şömine ateşiyle ısınan yatağında yatardı. Bir kâhinin peşinden koşma endişesinden kendini soyutlardı. Aynı şey benim için de geçerliydi. Sarayın güvenli surlarının ardında ikimiz de tüm bu tehlike ve risklerden uzak kalabilirdik. Ancak Irithel ve Drystan'ın en güvendiği insanlar olmanın bir bedeli vardı. Bu görev için bizi zorlamamışlardı fakat böyle bir vazifeyi en güvenilir şekilde yerine getirebilecek kişiler ikimizdik. Tüm diyar hakkında tahminlerde bulunan, üstüne üstlük haklı çıkan bir kadını bulup sağ salim saraya götürmek zorundaydık. Aksi takdirde, tüm Wisteria acımasız bir hükümdarın eline düşecekti.
Irithel ve Drystan, genç yaşta olmalarına rağmen kendilerini defalarca kanıtlamışlardı. Özellikle Irithel, bir soylu gibi büyütülmediği için Drystan'dan çok daha fazla çaba harcamak zorunda kalmıştı. Yıllar boyunca verdikleri emek sayesinde halkın güvenini kazanmışlardı. Ancak artık yalnızca halk için değil, kendi çocuklarının iyiliği adına da Euria Vaseva'yı yenebilecek gücü bulmaları gerekiyordu. Onunki gibi merhamet yoksunu, kudretli bir büyü gücüne sahip bir hükümdarla karşı karşıyayken geçen her dakika kıymetliydi.
''Şu sise doğru gitmemiz gerekiyor,'' dedim parmağımla az önce dikkatimi çeken karanlığı işaret ederek.
''Haritadan kontrol ettin mi?'' Zaiden ayağa kalktı ve dizlerindeki toprak parçalarını silkeledi. ''Gerçi pek ihtiyacımız var gibi durmuyor. Kâhin rengarenk bir çiçek tarlasında saklanacak değil ya.''
Omuzlarımı silktim. ''Kızıl Ordu gittikçe yaklaşıyor. Elimizi çabuk tutalım.''
Kömür karası gömleğinin kollarını yukarı doğru çekti. Kendini Kasırga'nın eyerine birkaç hamlede anca yerleştirdi ve dizginlerini ele aldı. ''Bırak da ben önden gideyim Siyah Kuğu, eğer sana bir şey olursa Irithel beni hayatta yaşatmaz.''
Hafifçe kıkırdadım. ''Sadece sis var. Bir şey olmayacak.'' Zane bana katılır gibi kişnedi. Hadi bin de gidelim, der gibi bir hali vardı. Atımı dinlemeye karar vererek sırtında yerimi aldım.
İç çekerek, yeryüzünün kara bulutuna odaklandım. Zane'in bir ayağı diğerinin önüne geçerken göz ucuyla Zaiden'ı kontrol ettim. Kara kaşları çatılmış, yara izinin belirginliği kaybolmuştu. Gözünden elmacık kemiğine doğru inen yara izi kendini güneşte göstermeyi daha çok seviyordu. Bulutlu günlerde ise ağaç kavuğuna saklanan bir sincap misali teninin derinliklerinde kayboluyordu.
Kendimi bacaklarımla iyice sabitledim atımın eyerine. Sisin içine girdikçe aniden karşılaşabileceğimiz bir şeyin atları korkutma ihtimali de artmıştı. Kolay kolay irkilmeseler de Zane'in aniden ortaya çıkan bir tarla faresi yüzünden beni sırtından atmasını istemiyordum. Üstelik vakit kaybetmeyi de göze alamazdık. Bizim kâhini bulamadığımız her saniye bir kişi daha ya ölüyor ya da Euria Vaseva'nın hükmüne giriyordu.
''Bu fazla ürkütücü,'' diye mırıldandı Zaiden, Kasırga'yı bana doğru yaklaştırarak.
Başımla onayladım. ''Üstelik doğal durmuyor.''
Ocreya'da geçirdiğimiz birkaç günün sonunda, doğadışı güçlere alıştığımız söylenebilirdi. Özellikle düşmanlarının kalplerini yalnızca bir el hareketi ile parçalayıp yok eden bir Kraliçe'nin varlığı, artık bu tarz olaylara şaşırmamızı engelliyordu. Yine de neyin doğal, neyin yeni var olan bu düzenin bir parçası olduğunu anlamak hala zordu.
''Kâhin olabilir mi?'' diye sordu Zaiden çenesini sıkarak.
''Böyle güçleri olup olmadığını bilmiyoruz.'' Konuşurken dizginleri sıkıca tutmaya devam ediyor, etrafı kolaçan etmeyi de unutmuyordum.
Zaiden ise benim aksime, biraz daha işin eğlencesindeydi. ''Geleceği tahmin edebilen birisi için bir tutam sisle oynamak çok zor olmasa gerek.''
Bu, riskli bir tahmindi. ''Güçleri ve sınırları öğrenmemiz zaman alacak.''
''Senin özel güçlerin olsa ne isterdin peki?'' diye sordu hınzırca sırıtarak.
''İstemezdim,'' diye yanıtladım. ''Halimden gayet memnunum.''
Şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. ''İstediğin her güce sahip olabilecekken bunu ret mi ediyorsun?''
Omuzlarımı silktim. Beş seneden fazladır beraber çalışmamıza rağmen buna şaşırması tuhaftı. ''Fark etmediysen söyleyeyim, ben fazla gücü ve etkiyi sevmiyorum.'' Elimi, belimdeki kılıcın kabzasına yerleştirdim. ''Kılıcım ve ben, her şeye yeteriz.''
Yüzünü buruşturdu. ''Bir kâhini bulmaya yetemediniz.''
''Sen ne isterdin?'' diye sordum, sanki çok mantıklı bir cevap verebilecekmiş gibi.
Saçlarını hafifçe savurdu. ''Ben,'' Parmağıyla kendini gösterdi. ''Ve bu karizmam varken özel bir güce ihtiyacım yok Siyah Kuğu. Diğerleri benimki gibi bir etkileyiciliğin peşinde koşar ama ben zaten onunla doğmuşum.''
''Herkesin üzerinde işe yarıyor mu bari?''
Söyle bir düşündü. ''Daha çok kızların üzerinde.''
''Ben hariç.''
''Evet sen hariç, çünkü sen sıradan kızlar gibi değilsin.''
Gözlerimi devirdim. ''Bu cümleyi son kurduğunda Irithel kıçına tekmeyi basmıştı diye hatırlıyorum.''
Yüzünde, hatıraların getirdiği bir gülümseme belirdi. ''Anlaşılan akıllanmamışım.'' Vahşi bakışlarıyla kılıcımı işaret etti. ''Denemek ister misin?''
''Belki daha sonra,'' dediğim sırada önümüzdeki karanlık sisin yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Gözlerimi kısıp ileriye baktığımda belli belirsiz de olsa bir köyün varlığı gözüme çarptı. Heyecan hissi, tüm vücuduma yayıldı. Doğru yere gelmiştik. Söz konusu köy yaklaşık elli adım ötemizdeydi.
Köye yaklaştıkça nemli zeminin yumuşaklığı azaldı. Atlarımız yere daha sağlam basmaya başladı. Zaiden da benim gibi, farklı bir ortamda olduğumuzu fark etmiş olmalıydı ki dikkatlice inceliyordu etrafı.
Halka şeklinde çevrilmiş bu sisin ortasındaki küçük köy, sanki başka bir diyara ait gibi görünüyordu. Daha aydınlık, daha sağlıklı bitkilere sahip, daha mutlu insanların olduğu bir yerdi. Parlak kahverengi odunlardan yapılmış küçük kulübelerin her birinin dibinden mor ve turuncu renklerde çiçekler fışkırıyordu. Evlerin aralarında yaklaşık üç metrelik meyve ağaçları bulunuyordu. Bir noktada hepsinin uzaması durmuş gibiydi. Topraksa geldiğimiz yolun aksine, gür, yemyeşil çimlere sahipti.
''Kâhinin çiçek tarlasında saklanması hakkında ne demiştin?'' diye sordum Zaiden'a. Başını iki yana sallamakla yetindi.
Son birkaç adım kala, Zane'in sırtından atladım. Çizmelerim toprağa dokunduğunda çimlerin yumuşaklığına gömüldü. Sanki bir battaniyenin üzerinde yürüyordum. Çamur yoktu, aşınma yoktu, yalnızca sağlıklı otlar ve çiçekler vardı. Tuhaf da olsa böyle cıvıl cıvıl bir köy görmek ruhuma iyi gelmişti.
Ancak bizim onlara o kadar iyi geldiğimizden emin değildim. Yabancıların köylerine geldiklerini fark ettiklerinde irkildiler. Çamaşırlarını ipe dizen birkaç kadın, ortalıkta koşuşturan çocukları kollarından yakaladıkları gibi evlerine sürüklediler.
''Ne sıcak bir karşılama,'' dedi Zaiden atından inmeden. Hala dizginleri sıkı sıkı tutuyordu ve bir eli, kılıcının kabzasında duruyordu.
Ilık havanın doldurduğu yerin ötesinden, kuş cıvıltılarının arasından bir adam çıkıverdi. Üzerinde ketenden, ona hayli büyük gelen bir gömlek vardı. Altında eskimiş, toprak lekeleriyle dolu bir pantolon bulunuyordu. Ayaklarıysa çıplaktı. Yaklaşık ellili yaşlarında olmalıydı. Bizi gördüğü anda başını kaldırıp sevecen dış görünüşüne hiç mi hiç uymayan, sert bir bakış attı. Liderleri olduğunu belli eden bir duruşu vardı. ''Köyümüz yabancılara kapalıdır. Ziyaretinizin sebebi nedir?''
Zaiden'ın kabzasına sarıldığını anladığım anda öne çıktım. ''Birini arıyoruz.''
Adam bir bana, bir Zaiden'a baktı. Ardından gözleri kılıçlarımıza takıldı. Tiksinmiş gibi bakıyordu. ''Burada silah kullanmak yasaktır.''
''Eğer mecbur bırakmazsanız kullanmayız,'' dedi Zaiden sertçe. Kılıcını kavrayan elini biraz olsun gevşetmedi.
Adam yeniden bana döndü. ''Aradığınız kişinin bir ismi var mı?''
Keşke, diye düşündüm. Her şey daha kolay olabilirdi. Ancak peşinde koştuğumuz ihbarlar ve söylentilerin hiçbiri birbirini tutmuyordu. Söz konusu kâhinin dış görünüşü sürekli değişiyordu. Bildiğimiz tek şey cinsiyetiydi, onun da işimizi kolaylaştırdığı pek söylenemezdi. Başımı umutsuzluk içinde iki yana salladım. ''Ne ismini ne de dış görünüşünü biliyoruz. Yalnızca bir kadın olduğu bilgisine sahibiz.''
İç çeken adam, ellerini gevşekçe karnının önünde birleştirdi. ''O halde onu nasıl bulmayı bekliyorsunuz?''
''Söyle Saige, en kötü hepsini öldürürüz.'' Zaiden yaramaz bir şekilde gülümsedi.
Kaşlarımı çatarak ona ters bir bakış attım. Elimi nazikçe havaya kaldırarak adamı rahatlattım. ''Şaka yapıyor.''
Zaiden sırıtırken adam şaşkın şaşkın bizi izliyordu.
''Wisteria hakkında kehanetlerde bulunan bir kadın var. Eminim ki duymuşsunuzdur. Onun burada saklandığına dair söylentiler var.'' Gözlerimi birilerini görmeye çabalayarak ağır ağır köyde gezdirdim. Ancak herkes fırtınadan kaçar gibi bizden uzaklaşmıştı ve hiç kimsenin gıkı çıkmıyordu. ''Eğer bize onu verirseniz, hiçbir sorun çıkarmadan çekip gideriz.''
Yalnızca kuşların cıvıltılarının duyulduğu uzun bir sessizlik oldu.
''Kâhin burada değil,'' dedi adam en sonunda sakince. Bu kadar kendinden emin bir umursamaz duruşuna şaşırmıştım. Kendimi denklemden çıkarsam bile, dik duruşu ve acımasız bakışlarıyla Zaiden epey korkutucu görünüyordu. Yalan söyleyememesi gerekirdi.
''Bizim teker teker kontrol etmemizde bir sakınca yok o halde değil mi?'' diye sordu Zaiden ve atından iniverdi. Bu sefer bocalamamıştı. Gittikçe daha iyi bir binici oluyordu.
Adam ellerini davetkar bir şekilde açtı. ''Bakabilirsiniz ancak bu yalnızca zaman kaybı olur. Kâhin birkaç gün önce ayrıldı. Sizin geleceğinizi söylemişti. İmparatorluğun elçilerisiniz öyle değil mi? Ne diyorlardı size?'' Düşünüyor gibi yaparak biraz duraksadı ancak isimlerimizi gayet iyi bildiğinden emindim. ''Ruhların Zalimi ve İmparatorluk Kılıcı mı?''
Bu takma isimleri duyduğum gibi irkildim. Onları biz seçmemiştik ancak o kadar fazla görevde adımız duyulmuştu ki, özellikle isyancılar arasında bu şekilde bahsediliyordu artık bizden.
''Doğru,'' diyerek başımı geri attım. Sırtımı dikleştirdim.
Adam kendinden memnun bir şekilde gülümsedi. ''Kâhin size bir mektup bıraktı.'' Keten gömleğin içine uzandığı anda, Zaiden alarma geçerek bana iyice yaklaştı. Kılıcını hala çekmediği için onunla gurur duyuyordum. Seyahat ederek geçirdiğimiz süre boyunca zor da olsa ilk başvurduğu yöntemin şiddet ve korku olmaması gerektiğini ona öğretmeyi başarmıştım.
Mektubu uzatmak için bize yaklaştığında Zaiden benden önce davranarak mektubu kaptı ve tekrardan yanıma geldi. Beraber kıvrılmış parşömen sayfasını nazikçe iki yöne açtık.
Yıkılışın inlemeleri, gelir ötesinden kehanetin,
Kurtuluşun gölgesinde, yazar durur dimdik,
Vaktin geldiğini bildirir şarkısı kâhinin,
Diyarın kalbinde fışkırır, umutlu birlik,
Diyarların Yazarı'nın parmaklarından süzülen,
Acıların Hükümdarı'nın gölgesini delen,
Yakında, diyarın kaderini ateşleyen,
Yeni bir öyküyü başlatır gelen vakit.
''Sanki işimiz yeterince zor değilmiş gibi şimdi de karmaşık cümlelerle mi kehanette bulunuyor?'' Zaiden kâğıdı kabaca katlayıp fırlatırcasına bana uzattı. ''Ne yapacağız şimdi?''
Tam o sırada, sormamız gereken bir soruyu atladığımızı fark ettim. ''Kâhinin dış görünüşü nasıldı? Bize onu detaylıca tarif edebilir misiniz?''
Adam başını iki yana, olumsuzca salladı. ''Ayrılmadan önce herkesin hafızasını temizledi. Onu görsek de neye benzediğini bilmiyoruz.''
Derin bir nefes verdim. Bu sefer onu bulduğumuzu sanmışken, yepyeni bir bulmaca vardı karşımızda. Tek ipucumuz ise bu kâğıt parçasıydı. ''Burada işimize yarayan başka bir şey olduğunu sanmıyorum.'' Arkamı dönerek Zane'e doğru ilerlemeye koyuldum. ''En iyisi gidelim.''
Zaiden gözlerini kırpıştırarak adama döndü. ''Bu sis kâhinin işi miydi?''
Adam gülümsedi. ''Diyarda olup biten her şey kâhinin işi evlat. Dikkatli bak yeter.''
Zaiden gözlerini devirerek yüzüne düşen saç tutamlarını sert bir nefesle ittirdi. ''Kesin öyledir,'' dedi ve atına yaklaştı. Sesindeki tını alaycıydı. İçinden küfürler savurduğunu tahmin edebiliyordum. Adama baktım. Gözlerimiz birbirine kenetlendiğinde bize tüm bilgileri vermediğini hissettim. Bir şeyler saklıyor olmalıydı. Ama ne sakladığını öğrenmek için şiddete başvurmamız gerekeceğini de hissederek atıma binmeye karar verdim. Bize verebileceği bilgi her neyse, elbette biz de ulaşabilirdik ona. Bu zamana kadar ikimiz ilerlemiştik.
Bana merakla bakan Zaiden'a döndüm.
''Şimdi nereye?'' diye sordu bıkkınlıkla.
Başımı iki yana salladım. ''Kendimizi şu ürpertici köyden ve sisten kurtaralım da düşünürüz,'' diyerek Zane'i yeniden sislere döndürdüm. Şikayetle kişnedi. Onu hafifçe okşayarak ilerlemesi için cesaretlendirdim ve kendisine bir yön bularak yürümeye başladı. Onun ağır adımlarına Kasırga da katıldı. Omzumun üzerinden baktığımda, adamın elleri karnında bizi izlemeye devam ettiğini fark ettim. Kıpırdamadan, dimdik dikiliyordu.
''Rahatsız edici,'' diye sesli bir şekilde yorumladım durumu.
''Sorma,'' dedi Zaiden bana yetişerek. ''Burasıyla ilgili her şey çok tuhaftı.''
''Yalan söylüyor,'' dedim.
Yan yan baktı. ''Tabii ki yalan söylüyor. Bu bile yalan olabilir,'' dedi avucumun içindeki kâğıt parçasını işaret ederek.
Dudaklarımı büzüştürdüm. İçimdeki his adamın bir şeyleri sakladığını söylüyordu ancak mektup buna dahil değildi. Mektubun sahiden de kâhinden geldiğini düşünüyordum. ''Sanmıyorum. Bu gerçek.''
''Nereden biliyorsun?'' diye sordu alayla.
''İçimden bir ses öyle söylüyor.''
Yok artık, dercesine güldü. ''İçindeki ses madem bunu biliyor, sor bakalım şimdi nereye gitmemiz gerekiyor?''
Onu duymazlıktan gelerek ilerlemeye devam ettim.
''Bu kadar yolu boşuna geldiğimize gerçekten inanamıyorum. Olmayan bir şeyin peşindeymişiz gibi hissediyorum. Kadın insanların hafızalarıyla oynayabiliyor Saige. Bir sis perdesi kurarak koskoca köyü saklayabiliyor. Böyle bir insanı nasıl bulacağız? Hayalet peşinde koşsak başarılı olma ihtimalimiz daha yüksek olurdu.''
Ne yazık ki haklıydı. Görünüşü olmayan, güçleriyle istediği yanılgıyı yaratabilen birinin peşinde olmak insanı tüketiyordu. Arka arkaya başarısız olma hissinin de pek yardımcı olduğu söylenemezdi. Ancak Diyarların Yazarı'nı bulmak zorundaydık. Tüm diyar için, pes edemezdik. Ona giden tek yolsa kâhinden geçiyordu.
Sisin içinde iyice kaybolduğumuzda Zaiden hala bir şeyler söylemeye devam ediyordu. Mırıltılarının ana konusu kâhini bulmak ve nerede olabileceği hakkındaki tahminler olsa da tüm dikkatimi ona veremiyordum. Kafamda gidebileceğimiz bir rota oluşturmaya çalışıyordum. Zihnimde mektupta yazan cümleler dönüp duruyordu. Onlardan bir anlam çıkarmak zordu. Verdiği ipuçları çok azdı. Tam diyarın kalbinin neresi olduğunu düşünürken arkamızdan gelen hışırtılarla duraksadım. Zaiden, kendi sesi yüzünden bunu duymamıştı.
''Sus,'' dedim emredercesine. Zane'i durdurdum.
Anında konuşmayı bırakıp kulak kesildi. Açıklığın ortasında, avlanmayı bekleyen birer tavşan gibi donup kaldık. Ses giderek yaklaşıyordu. Toprak üzerinde olduğumuz için nal sesleri duyamasam da böylesine ritmik ve düzenli adımlar bir insana ait olamazdı. ''Bir atlı,'' dedim hızlıca sesi analiz ederek.
İkimizin de elleri anında kılıçlarımızı buldu. Metal silahları öyle bir kuvvetle çekip çıkardık ki, metrelerce öteden duyulduğuna emindim. Bu, atlının da duyduğu anlamına geliyordu. Başımı eğerek korkusuzca gelen hedefi bekledim.
Gözlerimin, dört nala gelen atlıyı netleştirmesi hızlı oldu. Sağlıklı, heybetli bir atın tepesinde bir oğlan seyrediyordu. Yaklaştığında atını yavaşlatarak aramızda güvenli bir mesafe bıraktı. Açık tenli, atın üzerindeki duruşundan uzun boylu olduğunu tahmin ettiğim bir adamdı. Aşağı yukarı bizim yaşlarımızda olmalıydı. Kısa, bembeyaz saçları vardı. Gözleri koyu gri tonlardaydı. Yakası yukarı kaldırılmış koyu yeşil bir pelerin giymişti. Köydekilere nazaran daha modern bir kıyafetti bu. Üzerinde altın renkli işlemeleri bulunuyordu. Sert bir çene yapısı olmasına rağmen bakışları yumuşaktı. Belki de burnunun küçüklüğü onu sevimli gösteriyordu.
Bekledik. O da bekledi. Bu sırada gözlerim beyaz saçlarına takılmıştı. Beyaz saç, Thoris'te yaygın değildi. Ocreya ve biraz da Miath'ın çevresinde daha sık görülürdü. Kıyafetlerine ve dış görünüşüne bakıldığında bu genç adamın burada doğup büyümediğine emin oldum.
''Neden bizi takip ediyorsun?'' diye sordu Zaiden tok bir sesle.
Genç sırtını dikleştirerek gülümsedi. Gamzeleri vardı. ''Takip etmiyordum. Size yetişmeye çalışıyordum.''
''Sebep?''
Elini pelerinin açıklığından geçirip hızla bir kâğıt parçası çıkardı. ''Kaybedecek zaman yok. Yaşlı Aegon size doğruları söylemedi. Daha doğrusu eksik söyledi. Asıl almanız gereken şey buydu.'' Aegon diye bahsettiği kişi bize mektubu veren tuhaf adam olmalıydı.
''O nedir?'' diye sordum gözlerimi kısarak. Üzerinde bir şeylerin çizili olduğunu görsem de ne yazdığını anlayamayacak kadar uzaktaydım.
''Bir harita.''
Zaiden kısa bir kahkaha attı. ''Çok düşüncelisin ama bizde ondan onlarca var.'' Kılıcını kınına sokarak eliyle köyü işaret etti. ''Evine geri dön.''
''Sizde bu haritadan yok ama,'' diye açıkladı genç, gizemli bir ses tonuyla. ''Kâhin bunu size bıraktı.''
''Ver o zaman,'' dedi Zaiden elini uzatarak.
Yabancı anında geri çekildi. ''Önce bana bir konuda söz vermeniz gerekiyor.''
Zaiden küçümseyici bir tavırla gülümsedi. ''Ben kimseye söz vermem.'' Sert sert karşımızda duran yabancıyı izledi.
O ise yardım istercesine bana baktı.
''Ne istiyorsun?'' diye sordum ben de kendi kılıcımı kınına sokarak. Anlaşılan bize saldırmak için gelmemişti.
''Ben bir gezginim. Sizinle seyahat etmek istiyorum.''
''Yok artık,'' Zaiden başını iki yana salladı. ''Bak çocuk, vermek için geldiğin şeyi bize ver ve defolup git. Eğer vermiyorsan da senden zorla alırım.''
Elimi nazikçe Zaiden'ın koluna yerleştirdim. ''Belki de açıklamasına izin vermeliyizdir,'' diye fısıldadım usulca. İçimden bir ses, her şeyin yolunda gittiğini söylüyordu. Her şey olması gerektiği gibiydi. Şüpheyle genç adama döndüm. Ondaki bir şeyler, güvenilir olduğunu fısıldıyordu bana. ''Neden bizimle gelmek istiyorsun?''
Endişeyle yutkundu. Kaderinin az sonra söyleyeceği birkaç kelime belirleyecekti. ''Kâhin buradan ayrılmadan önce bana diyarın kaderinde önemli bir rol oynadığımı söyledi. Bu haritayı büyüleyerek onun size ulaştığından emin olmamı istedi. Üstelik,'' derin bir nefes vererek düşüncelerini toparladı. ''Kimse onun neye benzediğini bilmiyor olabilir ama ben biliyorum. Ben hatırlıyorum.''
Zaiden öfkeyle atını ileri sürdü. Çimlerin üzerinde hızla yol kat etti. Kaçmasına bile fırsat vermeden gencin arkasından dolaşıp boynundan yakaladı ve kollarının arasına hapsetti. Aynı anda da elindeki kıvrılmış haritayı kaparak bana fırlattı. Haritayı havada yakaladım.
Gencin suratına dikkatlice baktı. Dehşet içindeki ifadesine gülümseyerek karşılık verdi. ''Tehlikenin suratına bakıyorsun,'' dedi Zaiden tehditkâr bir sesle. ''Eğer arkamızdan iş çevirmeye kalkarsan bu surat, göreceğin son surat olur. Anladın mı?''
Yabancı başını sallamaya çalıştı. Zaiden'ın kolunun altında ezildiği için hareketi neredeyse fark edilmiyordu. ''Eğer, bize küçücük bir yalan bile söylersen, seni doğduğuna pişman ederim,'' diye de ekledi Zaiden.
Genç adamın nutku tutulmuştu adeta. Zaiden onu yavaşça serbest bıraktığında titreyerek atının üzerinde denge kurmaya çalıştı. Dudakları, hızla atan kalbi yüzünden kırmızılaşmıştı. En sonunda birkaç kelime söyleyebilecek kadar cesaretini topladı. ''Anladım. Söz veriyorum, yolunuza çıkmayacağım.''
''Güzel,'' dedi Zaiden. ''Bizde kararları karşındaki muazzam derecede etkileyici, zeki ve bir o kadar da iyi dövüşen kadın verir. O ne derse dinleyeceksin.'' Bana dönerek göz kırptı. ''Adı Saige. Ama sen harikalar ötesi leydim desen de olur.''
''Saige yeterli,'' diye düzelttim sırıtarak. ''Senin adın ne?''
Yanıtlamadan önce rahatsızca yutkundu. ''Kairon.''

















