Şehir artık sadece iki çetenin savaştığı bir yer değildi.
Sessizlik, Altay ve Ada’nın sandığından daha hızlı bozuluyordu.
Önce küçük şeyler oldu. Emirlerin gecikmesi… yanlış giden operasyonlar… kaybolan mesajlar.
Sonra insanlar konuşmaya başladı.
Altay’ın adamları kendi aralarında fısıldaşıyordu.
“Liderimiz onu öldürmek istemiyor… neden?”
Ada’nın tarafında ise aynı soru daha sertti:
“Onu hâlâ hayatta tutuyorsak, biz neden buradayız?”
Bu soru her geçen gün biraz daha büyüyordu.
Ve sonunda ilk ihanet gerçekleşti.
Altay, gece yarısı yapılan bir sevkiyatın bilgilerini sadece üç kişiye vermişti. Ancak Ada’nın çetesi o noktada onu bekliyordu.
Tuzak çok temizdi. Çok kusursuzdu.
Bu, içeriden birinin işiydi.
Altay bunu öğrendiğinde kimseye bağırmadı. Sadece masanın başında uzun süre sessiz kaldı.
“Biri bizi izliyor,” dedi sonunda.
Sağ kolu yutkundu.
“İçimizden biri…”
Aynı saatlerde Ada da benzer bir rapor aldı. Altay’ın adamları, kendi bölgesine girmeden önce yerlerini öğrenmişti.
Ada gözlerini kapattı.
“Bu mümkün değil,” dedi.
Ama gerçekler tartışmıyordu.
Ertesi gün ikinci ihanet geldi. Bu kez daha açık, daha netti. Şifreli bir iletişim kanalından Altay’ın planları doğrudan Ada’ya aktarılmıştı.
Ve imza… kendi ekibindendi.
Ada ilk kez öfkesini saklamadı. Masayı yumrukladı.
“Kim?” diye fısıldadı. “Kim yaptı bunu?”
Altay tarafında da durum farklı değildi. Artık kimseye güven kalmamıştı. Adamlar birbirinin yüzüne bile bakmıyordu.
Ve o gece ikisinden de bağımsız bir şey oldu.
Altay’a bir not bırakıldı:
“Adamların seni satıyor. Ama hepsi değil. Sadece doğru olanlar hayatta kalacak.”
Ada’ya ise aynı notun başka versiyonu geldi:
“Altay seni kontrol edemiyor. Ama yakında tamamen kaybedecek.”
İkisi de ilk kez aynı gerçeği düşündü:
Bu savaş artık onların savaşı değildi.
Birileri… onları birbirine kırdırıyordu.
Ve en kötüsü, bunu içeriden yapıyordu.
O gece Altay ve Ada ilk kez aynı anda aynı şeyi hissetti:
Güven, düşmandan değil… kendi adamlarından kırılıyordu.
~
İhanetin kokusu artık gizlenemiyordu.
Altay günlerce tek kelime etmeden delilleri topladı. Kimsenin haberi olmadan mesaj kayıtlarını inceledi, gizli buluşmaları takip ettirdi ve sonunda aradığı isme ulaştı.
Murat.
Yıllardır yanında duran, en güvendiği adamlardan biri.
Öte yandan Ada da kendi araştırmasını tamamlamıştı. Onun ekibindeki bilgi sızıntısının arkasında ise Selin vardı. Paranın ve gücün peşine düşmüş, iki tarafı da birbirine karşı kullanmaya çalışmıştı.
Tesadüfün garip bir oyunu olarak, Murat ve Selin aynı gece, aynı depoda buluştu.
Fakat yalnız değillerdi.
Kapının biri açıldı.
İçeri Altay girdi.
Diğer kapıdan ise Ada.
İki hainin yüzündeki şaşkınlık saniyeler içinde korkuya dönüştü.
Altay ağır adımlarla ilerledi.
“Bana ihanet edenin düşmandan farkı yoktur.”
Ada da aynı kararlılıkla konuştu.
“Sadakat olmadan kurulan hiçbir düzen ayakta kalmaz.”
Murat kaçmaya çalıştı ama çıkış kapılarının çoktan kilitlendiğini gördü. Selin ise konuşarak kurtulmayı umdu.
“Her şeyi açıklayabilirim.”
Ada başını iki yana salladı.
“Artık çok geç.”
Uzun süren sessizliğin ardından Altay ve Ada ortak bir karar verdi.
İkisini de çetelerinden sonsuza dek uzaklaştırdılar. Tüm yetkileri ellerinden alındı, isimleri örgütlerin kayıtlarından silindi ve yıllarca kurdukları itibar bir gecede yok oldu. Kimsenin onlarla iş yapmasına izin verilmeyeceği bütün ekiplere duyuruldu.
Bu ceza, yeraltı dünyasında en ağır bedellerden biriydi. Gücünü, bağlantılarını ve güvenini kaybeden birinin yeniden yükselmesi neredeyse imkânsızdı.
Depodan çıkarken Altay ve Ada kısa bir an birbirlerine baktı.
Hâlâ rakiptiler.
Hâlâ aynı şehrin iki güçlü lideriydiler.
Ama ilk kez aynı konuda tamamen hemfikirdiler:
Düşmanlık affedilebilirdi.
İhanet ise asla.
~
İhanet edenlerin cezalandırılmasının üzerinden sadece birkaç gün geçmişti.
Şehir kısa süreliğine sessizliğe bürünmüş gibiydi. Fakat bu sessizlik, yaklaşan fırtınanın habercisiydi.
Altay ve Ada, ortak bir konuda anlaşmış olsalar da bu durum düşmanlıklarını sona erdirmemişti. Tam aksine, ikisi de karşı tarafın zayıfladığını düşünüyor ve üstünlüğü ele geçirmek için yeni planlar hazırlıyordu.
Bir gece Altay, Ada'nın en önemli kaçakçılık rotasını ele geçirmek için harekete geçti. Aynı dakikalarda Ada da Altay'ın gizli deposuna baskın düzenliyordu.
Ancak tuhaf bir şey oldu.
Altay'ın hedef aldığı rota çoktan boşaltılmıştı.
Ada'nın bastığı depoda ise tek bir sandık bile yoktu.
İki lider de aynı anda kandırıldığını fark etti.
Ertesi sabah şehrin dört bir yanında isimsiz zarflar dağıtıldı. Zarfların içinden yalnızca siyah bir iskambil kâğıdı çıkıyordu: Maça Ası.
Ne bir imza vardı ne de bir açıklama.
Öğleden sonra işler daha da garipleşti.
Hem Altay'ın hem de Ada'nın gizli kasalarına, yıllardır kayıp olduğu sanılan belgeler bırakıldı. Belgelerde iki çetenin en gizli operasyonlarının tarihleri yazıyordu; ama bunların bazıları henüz gerçekleşmemiş planlardı.
Sanki birileri geleceği biliyordu.
Ada öfkeyle masaya vurdu.
“Benim odama benden habersiz kim girebilir?”
Aynı soruyu Altay da kendi kendine soruyordu.
Gece çöktüğünde ikisi de farklı noktalardan aynı binaya yöneldi. Eski bir saat kulesinden gelen gizemli sinyalin peşindeydiler.
Merdivenleri tırmanırken karşı karşıya geldiler.
“Yine sen,” dedi Ada.
Altay bakışlarını ondan ayırmadı.
“Bu kez senin peşinde değilim.”
Çatıya ulaştıklarında ise ikisi de olduğu yerde durdu.
Kulenin tam ortasında eski bir radyo çalışıyordu. Cızırtının ardından boğuk bir ses duyuldu:
“Birbirinizle savaşmaya devam edin. Çünkü gerçek rakibinizi bulmaya çok yaklaştınız.”
Sözler biter bitmez radyo sustu.
Aynı anda kulenin ışıkları söndü.
Karanlığın içinden yükselen ayak sesleri giderek yaklaşırken, Altay ve Ada ilk kez sırt sırta durdu. Kim olduklarını göremedikleri kişiler etraflarını çevirmişti.
Ne kadar hazırlıklı olurlarsa olsunlar, bu gece onları bekleyen şey kendi planlarının çok ötesindeydi.

