İçeriğe geç

İLMEK

Bölüm 2 · 39 dk okuma

İLMEK

Bölüm 2

1. Çukurcuma

İlk yayınlanma tarihi 12.06.2025

Başlama tarihinizi buraya alabilirim.

Genç adam, elindeki valizi çeke çeke mahalleye girdiğinde yüzünü okşayan meltem, tuzlu su kokusunu burnuna dolduruyordu hala. Derin bir nefesle içine çekti hasret kaldığı kokuyu. İşin aslı Kabataş'a fünikülerle değil vapurla geçme nedeni de buydu. Bir senedir Kars'ta denizden ve bu tatlı tatlı esen ılıman atmosferden uzakta vatani görevini yerine getirmekle meşguldü. Bu nedenle hem güzel İstanbul'un ilkbaharını hem de avcunun içi gibi bildiği semtini hudutsuz bir biçimde özlemişti. Çukurcuma'nın eski ama rengarenk sokaklarına girdiği an içini kaplayan sıcacık bir his tüm tüylerini ürpertiverdi. Sanki her şey tam da bıraktığı gibiydi. Çıkmaz sokağa kale kuran çocukları tebessümle seyrederken adımlarını yavaşlattı. Çocuklardan dördünü tanımıştı da birini çıkartamamıştı. Valizini durdurduğunda Arnavut kaldırımında çıkarttığı tıkırtılar da kesiliverdi. İki parmağını dudaklarının arasına sıkıştırıp ıslık öttürmesiyle gençler kendisine dönmüş ve anında gözleri parlamıştı.

" Harun abi! Harun abim gelmiş! "

Kendisine doğru koşturan dört çocuğa gülümseyerek baktı Harun. Bir senede ne kadar boy atmışlardı, şaşırdı kaldı.

" Nasılsınız bakalım? " diye sordu ilgiyle.

İçlerinden en büyüğü olan Mustafa atıldı lafa. Çok büyük hayrandı Harun'a. Zaten kim değildi ki? Belki çok bir yaşı yoktu ama en yaşlısı bile saygı duyardı ona. Öyle ağırbaşlı öyle has bir delikanlıydı Harun.

" İyiyiz abi. Sen nasılsın? Bitti mi askerlik? "

" Bitti bitti. Allah'ın izniyle görevimizi yaptık döndük. " dedikten sonra kaşlarıyla arkada çekingen bir şekilde bekleyen genci işaret etti.

" Arkadaşınız kim? "

Bu defa konuşan Mustafa'nın kardeşi Ömer'di.

" Benim arkadaşım abi. "

Harun yavaşça salladı başını.

" Nerede oturuyor? "

" Fatih'te abi. " dedi yine Ömer tiz sesiyle.

" Tek mi geldi? "

" E-evet abi. "

Cevap verirken biraz çekinmiş ve bunu da oldukça belli etmişti. Harun sevmezdi başka semtlerden mahallelerine gelen yabancıları. Daha önceleri birkaçını postaladığı da olmuştu. Fakat bu defa sesini çıkartacak değildi. Zira çocuklar bunu anlayacak yaşta olmasa da Harun'un derdi yabancılar değil serserilerdi. Ortaokul çağındaki, futbol oynamaya gelen zararsız bir sübyanı da kovalayacak hali yoktu.

" İyi bakalım. Hadi gidin arkadaşınızı yalnız bırakmayın. Konuşuruz daha. Ben buralardayım artık. "

Çocuklar gülüşerek veda edip arkalarını döndüğü an tekrar seslendi Harun.

" Ömer! Arkadaşın evine döneceğinde haber et ben bırakayım, tek dönmesin. "

Ömer'in yüzündeki gülümseyiş kocaman bir sırıtışa evrilirken dudaklarından neşeyle o sözcükler döküldü.

" Abi yengem dükkanda! "

Harun'un suratındaki belli belirsiz tebessümü büyüten ise bu cümle oldu. Başını iki yana sallarken yeniden tuttu valizinin sapını ve sokağın içinde ilerlemeye başladı. Çukurcuma, dışarıdan gelen için yaşanmaya değer bir semt değildi belki. Hatta 23 yılını orada geçirmiş biri olarak Harun için de muhteşem imkanlarla ve refahla dolu olduğu söylenemezdi. Koca İstanbul'un taşı toprağı altın, refah, güzellikti. Çukurcuma'dan başka yaşayacak yer mi yoktu? Vardı elbet. Ancak mesele yer değildi. Biri vardı ki 4 yaşından beri gözleri nereye çevrilse onu görüyordu. Ayakları hep ona yürüyor, içi ılık ılık ona akıyordu. İstanbul'un güzelliğini beş para etmez koyan da Harun'u kapısına köle eden de o kızdı.

Enfal. Güzeller güzeli Enfal. Zenginlik demekti ismi, öyleydi. Harun'un sahip olduğu en büyük zenginlikti.

Komşu çocuklarıydılar Enfal ile. Dört yaş vardı aralarında. Ve garip bir şekilde, Harun onu doğduğu ilk an çok sevmiş hiç yalnız bırakmak istememişti. Kız yürümeyi de konuşmayı da Harun ile öğrenmişti. İlk oyuncağı, Harun'un kendi oyuncağıydı mesela. Mavi yeşil ekoseli bir lastik top. Kimseyle paylaşmadığı arabalarını getirip döküvermişti kızın kucağına. Ona alınan bebekleri kendi arabalarının tepesine koyup gezdirmişti. Bir ona bir de yan komşusu Levent'e hiç kıyamazdı Harun. Kendini bildi bileli sevdiği iki kişi vardı. Levent ve Enfal. Fakat Levent de bilirdi Harun'un Enfal'i bir başka sevdiğini. İçerlerdi de bazen. Enfal'i daha çok seviyorsun diye. Harun ise kızarır bozarır arkadaşının gönlünü almaya çalışırdı. Seviyordu Enfal'i. Hem de çok. Ama bilmiyordu o yaşlarda, aşkmış meşkmiş. Seviyordu işte. Ağladığını görse içi gidiyordu. Güldüğünde ise dünyalar onun oluveriyordu. Hem kendi annesi hem de Enfal'in annesi başlarda, onun hiç kardeşi olmadığından Enfal'e abilik yaptığını düşünmüş hatta kıza da zorla abi dedirtmeye çalışmıştı. Fakat her defasında reddetmişti küçük kız. Herkese abi diyor ama Harun'a demiyordu bir türlü. Harun da istemiyordu zaten demesini. Çok masum bir arkadaşlıktı onlarınki. Çok safça bir sevgiydi besledikleri. Beraber büyümüş ve bir an olsun ayrılmamışlardı birbirlerinden. Harun hiç unutmazdı, Enfal 3-4 yaşında kendisi ise 7. Mahalleye birinin torunu gelmişti. 5-6 yaşlarında bir erkek çocuğu. İsmi bile hala kulaklarındaydı. Gençer. Enfal'i görür görmez gelip tanışmış, oyun oynamak istediğini söylemişti. Enfal de hemen kabul etmişti bu teklifi. Harun bir köşede kaşları alabildiğine çatık, kollarını da göğsüne kenetlemiş vaziyette seyretmişti ikisinin oyununu. Küsmüştü Enfal'e. Oyun oynamak istiyorsa kendisini neden çağırmamıştı? Tanımadıkları biriyle neden oynamayı kabul etmişti? Kalbi küsmüştü işte. İlk defa böyle atmıştı, üzgün üzgün. Annesi onu bu halde bulduğunda şaşırarak neden surat astığını sordu. O da eliyle işaret etti ileride oynayan iki çocuğu. Türkan Hanım başta anlamadı mevzuyu. Oğlum seni almıyorlar mı oyuna? diye sordu. Omuz silkti Harun. Sormamıştı ki. Belki sorsa alırlardı. Türkan Hanım meseleyi kavradığında daha da şaşırıverdi. El kadar bebekti Enfal. Bu kadar mı önemliydi kimle oynadığı oğlu için? Önemliydi işte. Her zaman en önemli şey Enfal'in kimle oynamayı tercih ettiği olmuştu. 4 yaşındayken de 23 yaşındayken de...

Çok değil 50 -60 metre kadar sonra karşısına çıkan beyaz sıvalı evin köşesini dönmesiyle de nihayet varmak istediği yere geldi. Az ileride Enfal'in terzi dükkanı vardı. 16 yaşındayken açmışlardı orayı ona. Çok maharetliydi parmakları. Çalışmak istiyorum demişti, Harun da hemen dükkanı ayarlayıvermişti. Dükkana bakarken kalbinin hızlandığını hissetti. Sevdiği kadın yalnızca birkaç metre ileride, o camın arkasındaydı. Bunu düşündükçe heyecanı arttı. Bir senedir canlı kanlı görüp de kokusunu soluyamamıştı. Her akşam konuşmuşlardı belki ama asla yetmemişti. Ne ona ne kendisine. Şimdi ise hasret sona ermişti.

Valizini sürüklemeye devam ederken hızlandırdı adımlarını. Ancak henüz dördüncü adımı havadayken dükkanın kapısından çıkan adamla olduğu yerde yavaşça durdu. Gözleri hafifçe kısıldı önce. Başı sağa meyletti kaşları çatılırken. Anlamaya çalıştı olan biteni. Volkan gülümseyerek dışarıya ilk adımını atmıştı fakat bedeni hala içeriye dönüktü. Hemen peşinden de Enfal çıktı sonra. Aynı gülümseme onda da vardı. O an nefes alışverişi sekteye uğrar gibi oldu Harun'un. Valizin sapını sıkıca kavrayan parmakları uyuşana kadar fark etmedi fazla güç uyguladığını. Enfal başını adamın önünde hafifçe eğdi selam verir gibi. Volkan ise daha büyük bir baş hareketiyle karşılığını verdi, dükkanın önünden ayrılmadan önce. Harun, ters istikamette uzun adımlarla uzaklaşan adamın arkasından bakakaldığında işitti genç kızın hayran olduğu sesini.

" Harun! "

Adam, adının anılmasıyla bakışlarını Volkan'ın sırtından ayırıp kendisine doğru koşan kıza çevirmişti. Gözlerindeki şaşkınlığın mutluluğa dönüşünü an be an seyrederken istemsizce gevşedi bedeni. Ve o da gülümsedi. Enfal bir çırpıda yanına vardığı adamın boynuna kollarını doladığı an Harun öksürerek çekti kendini geri. Yüzündeki gülümseme silinmiş ve her zaman dışarıda takındığı o ciddiyet maskesine bürünüvermişti. Etrafı kolaçan ederken homurdanarak konuştu.

" Yavrum, herkesin içinde... "

Enfal onun bu tavrına ve söylemlerine alışkın olduğundan modunu asla düşürmedi. Çok mutluydu. Sevdiği adam dönmüştü.

" Neden söylemedin geleceğini? " dedi yine de sitemle.

Harun valizini çekiştirmeye başlarken kızı da önüne aldı.

" Sürpriz olsun istedim. "

Enfal yüzündeki sırıtışı silemiyor ve dönüp dönüp sürekli adama bakıyordu. Fotoğraflarda görebildiği üç numara saçların ona yakıştığını da yeni fark ediyordu. Tabi uzun saçlı halini daha çok seviyordu ama kısa saçla bile hala göz kamaştırıyordu. Birlikte dükkana girer girmez Harun kapıyı peşlerinden kapatmış ve valizi de bir köşeye bırakmıştı. Enfal daha fazla sabredemezken adam kollarını açtı ve kızın göğsüne sinmesi de bir oldu. Kollarını, sevdiğinin incecik beline sıkıca dolarken yüzünü de kumral saçlarına gömmüştü. Oradan kendine yer aça aça boynuna indi ve burnunu sürttü usulca. Kokusunu içine derin derin çektiğinde mırıldandı Enfal.

" Bitti mi şimdi hasretlik? "

Harun da yavaşça salladı başını.

" Bitti Enfal'im. "

Genç kız, sevdiği adamın gözlerini görebilmek için başını geriye çektiğinde Harun da ona müsaade etmiş ve onun kahvelerine kitlenmişti. Her daim sıcacık ve ışıl ışıl bakmayı nasıl beceriyordu, aklı almıyordu? Doğduğundan beri aynıydı bakışları. Umut dolu. Tıpkı küçük haylaz bir çocuğun bakışları gibi. Sağ elini kızın belinden çekti ve yanağını kavradı. Ufacık yüzü kayboldu gitti iri avcunun içinde. Enfal, alışagelmiş bir vaziyette yüzünü adamın avcuna yatırırken Harun koyu mavi gözlerini kızın çehresinde dolandırıyor, kaçırdığı son bir senede bir değişiklik olup olmadığını yakalamaya çalışıyordu. Enfal onun ne yaptığını anlar gibi çattı kaşlarını ve çekti yüzünü geriye. Harun ise bu hareketle boşta kalan elini indirdi aşağıya usulca.

" Neye bakıyorsun öyle dikkatli? Yaşlanmadım. Hala çıtırım. 19 yaşındayım daha. "

Harun onun bu aksiliği karşısında keyifle güldü. Ve sonra biraz daha sinirini bozmakta bir beis görmedi.

" Belki biraz olsun tatlı dilli olmuşsundur diyordum ama yok. "

Enfal'in kaşları daha da çatıldığında adam sol eliyle belinden kendine doğru çekerek bir kez daha sıkıca sarmaladı onu. Sanki ne kadar bakarsa baksın, ne kadar sarılırsa sarılsın geçmeyecek gibiydi özlemi. Bir senelik yokluğunda açılan boşluklar dolmak bilmeyecek gibi... Enfal de göğüsleri kavuşur kavuşmaz kalp atışlarının karıştığını hissetmiş ve yummuştu gözlerini. Çocukluğundan beri en sevdiği şeydi, Harun'un kalbini dinlemek. Küçücükken, içinde evi olduğunu bilmeden yapardı bunu. Büyüdüğünde ise o evin kapıları kendisine sonsuza kadar açılmıştı. O da elbette hemen oracığa yerleşivermişti. Kalp ritimleri zamanla birbiriyle uyumlanırken ikisi de sakinledi ister istemez. Tüm bu hisler ilişkilerinin özeti gibiydi. Başta harlı ve tutkulu, sonda sakin ve huzurlu. Dakikalar sonra bir kez daha birbirlerinden ayrıldıklarında Harun gözlerini dükkanın içinde dolaştırmaya başlamıştı. İçerideki yoğun kumaş kokusunun kaynağı sağındaki raflarda yer alan kumaş rulolarıydı kuşkusuz.

" Yavrum burayı sık sık havalandırıyorsun değil mi? " diye sordu ilgiyle kıza bakarak.

Enfal başını salladı usulca, astımı vardı. Üç yaşındayken, 99 depreminden sonra çıkmıştı ortaya. O zamandan beri de ağır kokulardan, tozdan, polenden ve daha bilumum şeyden etkilenir olmuştu. Harun, Enfal'in gözlerine yeniden dikkatle baktığında onu öpmeyi ne kadar çok istediğini düşündü. Ağırca yutkunduğunda da bunu ilan etmiş oldu. Enfal de bunun üzerine istemsizce gülümsemiş ve ona mahal vermeden uzanıp dudaklarına bastırmıştı kendi dudaklarını. Çok kısa, çok masum bir öpücüktü bu. Fakat ikisini de sarsmayı başarmıştı. Şimdi ikisi de yutkunarak ve boğazını temizleyerek aralarındaki çekimden uzaklaşmaya çabalıyordu. Enfal'e kalsa burayı tutuştururdu fakat Harun müsaade etmiyordu. Genç kız bakışlarını kaçıran adama karşılık sesli bir nefes alırken geriye doğru bir adım attı.

" Ee nasıl buldun dükkanı? Sen gitmeden önce şu kısım yoktu. " diyerek işaret parmağıyla arka tarafı gösterdi.

Harun, kızın konuyu değiştirme girişimine minnettar kalarak işaret ettiği noktaya bakmıştı.

" Güzel olmuş. " dedi samimiyetle, o tarafa ilerlerken.

" Daha kullanışlı oldu böyle. Masayı şu tarafa çevirince hem gelen gideni de daha rahat görür oldum. "

Harun yavaşça başını sallarken hemen sol tarafında kalan askılığa baktı ve askıda yer alan iki kumaş pantolona yapıştırılmış isim etiketiyle kaşları derince çatıldı. Sol eliyle pantolonu kavrarken etikete daha yakından bakmıştı.

Volkan.

Başını, omzunun üstünden arkasında kalan genç kıza çevirirken boğazını temizledi. Ve sonra ciddiyetle konuştu.

" Volkan'ı gördüm, buradan çıkıyordu. "

Enfal başını salladı hızlıca.

" Evet pantolonlarını bıraktı. Paçaları açılmış onları tamir edeceğim. "

Harun önce dikkatle baktı kızın yüzüne sonra yavaşça yutkundu ve başını yeniden parmakları arasında duran pantolona çevirdi. Sonra ateşe değmiş gibi bıraktı geri.

" Anladım. "

Bir süre sessiz kaldı ikisi de. Volkan, mahallenin gençlerinden biriydi. Harun ile aralarında bir yaş vardı. Hiçbir zaman yakın olmamışlardı fakat birbirlerinin bir zararını da görmemişlerdi. Harun'un onunla paylaştığı son anılar muhtemelen 8-9 yaşlarında yaptıkları maçlardan ibaretti. Harun nasıl mahallenin abisi rolündeyse, Volkan da bir o kadar kendi halindeydi. Son yıllarda mahallede de fazla durmaz olmuştu zaten. Sıklıkla başka semtlere gider, günü oradaki ahbaplarıyla geçirir eve de akşam olunca dönerdi.

Harun gözlerini askıdaki diğer etiketlerde dolaştırırken bir de bakkal Fazıl Dayı'nın iğnelerle tutturulmuş ceketini görmüştü. Gerisi hep kadındı. Bedenini yeniden kıza çevirdiğinde Enfal dikkatle kendisini seyrediyordu. Harun'un bu hallerinin iyiye işaret olmadığını bilirdi. Kıskanç adamdı Harun. Nefret ederdi paylaşmaktan. Hem de öyle böyle değil. Okuduğu kitaptan, kahvehanede oturduğu sandalyeye kadar kendisine ait olan kendisinin kalırdı. Başkası öylece gelip alamaz, oturamazdı. Konu Enfal olunca ise iş bambaşkaydı. Kitabı, koltuğu, hırkası kendisinindi evet. Ama Enfal kendisinin değildi, doğrudan kendindendi. Kendinden bir parçaydı. O yüzden, bir başkası ona bir milim yaklaşsa içinde kilometrelerce yarık açılırdı. Ama aklı selim adamdı Harun. Durur, dinler, anlamaya çalışırdı her şeyden önce. Pervasızca yakıp yıkmazdı. Enfal'in aksine.

" Yavrum. " dedi sakin gibi çıkan sesiyle.

Oysa sakin olmadığı henüz çıkmayan sakallarını yoklayan parmaklarından belliydi. Ne zaman bir şeye kafayı taksa sakallarıyla oynardı uzun uzun. Enfal onun, ağzındaki baklayı çıkartmasını sabırla beklerken Harun'un tek kaşı yavaşça havaya kalktı.

" Bu... Volkan. Sana farklı bir niyetle yaklaşmıyor değil mi? "

Enfal, onun özenle seçilmiş ve küfürlerinden arındırılmış kelimeleri karşısında kaşlarını çatıverdi. Pek küfrettiği söylenemezdi, hele kadınların yanında asla. Fakat Harun her ne kadar ağırbaşlı, aklı selim de olsa bir deli damarı vardı ki tutmaya görsün ne gözü görür ne kulağı işitirdi. Sadece sevdiklerini kaybedeceğini sandığında tutardı bu damar. Kıskançlık da buna dahildi.

" Ay hayır tabi ki Harun. Biliyordur bizi zaten. "

Harun da birden yükseltti sesini." Biliyor tabi. Üç sene önce uyardım herkesi. "

Enfal gözlerini devirmeden edemedi. Gerçekten de yapmıştı adam bunu. Mahallenin tüm erkeklerini kahvehaneye toplamış ve; " Enfal ile ilgili aklının kıyısından herhangi ... bakın herhangi diyorum herhangi bir düşüncecik dahi geçiren varsa defolup gitsin bu şehirden. " demişti. Kendince ilan etmişti yani birbirlerine bağlı olduklarını. Oysa böyle bir şeyi birbirlerine karşı bile dememişlerdi. Onların bu bağı öyle sessiz, öyle kendiliğinden ve öyle doğal bir biçimde gelişmişti ki aralarında, Enfal reşit olana kadar da hiçbir zaman sevgili olduklarına dair bir konuşma geçmemişti. Zaten Enfal 16'sına gelip serpilip görücüler kapısına dayanmasa Harun da delirmiş gibi tüm mahalleliyi ayağına çağırmaz, böyle bir ültimatom vermezdi şüphesiz. Çünkü o, Enfal'in adını dahi geçirmezdi erkek ortamında.

" Gerçekten kaçıksın sen. " dedi genç kız nihayetinde.

Harun onun gülerek ama hafif sinirle söylediği cümle karşısında sert bir soluk çekti ciğerlerine.

" Yavrum bir haftada üç görücü gelmeseydi evinize, kaçırmazdım ben de aklımı. " cümleyi bile sinirden zor tamamlamıştı.

Enfal'in kıkırdamasını işitti sonra.

" Gül sen gül. Aynısı senin başına gelse bilmiyoruz sanki başımıza gelecekleri. " diyerek geçti kızın yanından.

Enfal, Harun'un söyledikleriyle gülüşünü kesmiş ve suratını asmıştı. Hayali bile sinir bozucuydu.

" Nereye gidiyorsun? " diye sordu adamın valizini çektiğini görmesiyle.

" Eve geçeyim artık. Dükkana girerken gören olmuştur belki. Laf etmesinler şimdi. " diyerek uzandı ve alnından sıkıca öptü kızı.

Derdi kendisi hakkında konuşulması değildi elbette. Enfal de bunu çok iyi biliyordu. Tek derdi genç kızın adını çıkartmamaktı. Fakat Enfal bundan hiç hoşlanmamıştı.

" Ya ama çok kısa görebildim seni. Ya sen beni hiç mi özlemedin? Bu kadarcık görmek yetti mi sana şimdi? "

Adam kapı koluna uzanmışken duyduğu sitem dolu cümlelerle duraksadı ve başını omzunun üstünden geriye çevirdi. Enfal tıpkı küçük bir çocuk gibi hafif kızgın daha çok ise kırgın bakıyordu. Biliyordu işte ona olan zaafını. Ondan yapıyordu bunu. Böyle baktığında dayanamadığını bildiğinden her seferinde böyle bakıyordu. Harun ise her seferinde bile bile lades diyordu. Omuzları önüne çökerken döndürdü bedenini yeniden kıza.

" Yavrum yapma şöyle. Seni ne kadar özlediğimi bilmiyor musun sen? Şüphen mi var senin bundan? " diyerek uzandı kızın yüzüne.

Enfal, yüzünü kavrayan sıcacık ellere bıraktı bir kez daha kendini. Fakat inadı da kırılmamıştı. Omuz silkti.

" Bilmiyorum hiçbir şey. Göstermiyorsun ki. Öpmedin bile. Ben öptüm seni. " demesiyle Harun daha fazla duramamış ve başını yana eğerek genç kızın dudaklarını kendine doğru çekmişti.

Dudakları birbirleri ile buluştuğu an adamın ağzından kısık bir inilti süzüldü. Enfal ise gözlerini anında yummuştu. Harun, kızın yumuşacık dolgun dudaklarını kendi dudakları ile ezerken kız da uzun ince parmaklarını adamın bileklerine doladı. Öpüşmeleri saniyeler içerisinde derinleşmiş, bir kez daha ikisini birden tutuşturuvermişti. Ve yine bir kez daha öpüşmeyi sonlandıran güçlükle de olsa Harun oldu. Dudaklarını zorla birbirlerinden ayırdıklarında Enfal aç bir ifadeyle bakıyordu adama. Harun onun bakışlarındaki tutkuyu her görüşünde ürperirdi. Bir kez daha ürperdi. Sertçe yutkundu ve elleri de dahil olmak üzere tüm bedenini geri çekti. Bakışlarını kaçırırken bir şeyler geveledi. Sonra valizini tuttu ve bir hışımla dükkandan dışarıya attı kendini. Enfal sayısız kez olduğu gibi bir kez daha adamın arkasından içi gide gide bakarken Harun'da da durumlar farklı değildi. Enfal'in dışarıya yansıtmaktan bir an olsun çekinmediği tutkusunu kendisi de dışavurursa olacaklardan korkuyordu. Çünkü yıllardır yanıyordu Enfal için. Masum bir sevgiden doğan, bağlılık ve aşka dönüşen hislerine kızın yıllar içinde serpilip güzelleşmesiyle tutku da eklenivermişti. Harun nasıl ki bu yaşına kadar Enfal'den başka kimseyi sevmemişti, yine Enfal'den başka kimseyi de istememiş hatta o gözle dahi görmemişti. Genç kızın her bir dokunuşunun içini nasıl gıdıkladığını, her nefesinin ve tek bir bakışının aklını nasıl alıp götürdüğünü ondan daha iyi kimse bilemezdi. Hele ki o kokusu. Boynu ile gerdanı arasından gelen o tarifsiz kokusu, kendisine her şeyi yaptırabilirdi. İşte bundan korkuyordu. Ona rağmen ona kavuşmaktan deli gibi korkuyordu. Çünkü henüz evli değillerdi. Sırf nefsine yenik düşerek ona böylesine bir kötülük etmekten deli gibi korkuyordu. Fakat Enfal'e kalsa her fırsatta akacaklardı birbirlerine. Öylesine iradesiz, öylesine tutkulu ve öylesine pervasızdı genç kız. Hem ne de olsa birbirlerine ait değiller miydi, sonsuza kadar? O böyleyken Harun'un kontrolü bir an olsun elinden bırakması felaket olurdu. Bu yüzdendi bunca katılığı. Çok az daha sabretmeleri gerekiyordu yalnızca. Sonra kavuşacaklar ve bir daha asla kendisini ondan mahrum bırakmayacaktı.

Adam karmaşık hisler içerisinde sokağın kıvrımını takip ederek baba evine vardığında, annesi karşıladı kendisini. Oğlunu görür görmez gözleri hızla dolmuş ve sesli sesli ağlamaya başlamıştı Türkan Hanım. Harun onun ağlamasına hiç kıyamadığından bıraktı valizini yere ve aldı anacağını kollarının arasına.

" Türkan Hanım amma sulu gözsün. " dedi kadını güldürmek için.

" Bitti mi? " diye sordu annesi hasretle.

" Bitti anacım bitti. Döndüm artık. "

Annesi oğlunun yanaklarını, boynunu öptü öptü öptü. Sonra geri çekildi ve dikkatlice baktı yüzüne. Kaşları da o saniye çatıldı.

" Bak bir bakayım sen bana, " dedi aksice.

" Zayıflamışsın sen. Hiç bakmadın mı kendine? Bir sürü şey gönderdim hep. Yemedin mi? "

Harun gülümsedi.

" Yedim annem yemez olur muyum hiç? "

Annesinin gönderdiği sarmaları, kekleri, börekleri koğuştakilerle paylaştığından pek bir şey kalmazdı kendisine. Azıcık tadına bakardı yalnızca. Fakat üzülmesin diye söylemedi bunu. Kadın avcunun içiyle oğlunun yüzünü severken iç çekti. Sonra birden kaşlarını kaldırıp konuştu.

" Enfal kızım dükkanda. Git koş gör onu da. Çok özledi seni. "

Harun, annesinin Enfal'i kendi kızı gibi sevmesinden çok memnundu. Enfal de aynı şekilde kendi annesinden farksız görürdü Türkan Hanım'ı. Gülümsemesi büyürken annesinin alnından öptü sıkıca.

" Gördüm anacım gördüm. " dedi sonunda.

Kadın kısa bir afallamadan sonra güldü ve yalandan sitem etti.

" Eşek seni, önce yarine gittin tabi. "

" Olur mu kız öyle şey? " dedi Harun arkasındaki valize uzanıp annesini de kolunun altına alırken.

İkisi birlikte eve girerken Harun devam etti konuşmaya.

" Yolumun üstüydü uğradım işte. "

" Oğlum mahallenin girişi bu tarafta ya? "

" Vapura bindim. "

" Oh, iyi etmişsin. Özledin dimi buraları? "

" Hem nasıl. "

Antrede durduklarında kadın oğluna bir kez daha sarıldı.

" Hadi git duş al rahatla, ben de yemekleri ısıtayım. Döneceğini bilsem yeni yemek yapardım. Dünden kalanlar var. Beklerim dersen kaynatayım bir nohut? Seversin sen. "

Harun annesinin peşi sıra dizdiği cümleleri kesmeden dinlese de nihayetinde araya girmek zorunda hissetti kendini.

" Yorma anacım kendini, varmış yemek işte. Yeriz beraber. Yarın kaynatırsın nohutu da. Babam şantiyede mi? "

Kadın başını sallarken kafasından kayan tülbenti çekip aldı.

" Sabahtan gitti. İşçiler aradı. Bir şeyler dedi de anlamadım pek. "

" Tamam ben bir ararım onu. " diyerek arkasını döndü ve uzun koridoru takip ederek odasına vardı.

Önce babasını aradı ve geldiğini haber verdi. Babası Orhan Bey pek sevgisini belli edebilen bir adam değildi. Sıcakkanlı biri hiç değildi. Ama sesindeki minik bir tınıdan ya da ufacık bir mimiğinden anlardı Harun onun sevgisini. Şimdi de yine öyle gelmişti sesi, gurur ve özlem dolu. Normal biri anlamazdı. Ama o anlamıştı. Yardıma gitmeyi teklif ettiğinde ısrarla reddetmesi de bundandı. Oğlu askerden yeni dönmüşken yormak istememişti. Ama bunu farklı ifade etmişti. İnşaat mühendisi oldun diye kırk yıllık usta kesilme başıma. Ben çözemeyecek miyim sorunu? demişti. Kırılmazdı Harun onun aksiliğine. Çünkü niyetinin o olmadığını bilirdi. Ya da öyle umardı. Ama bunun üstüne düşünmeyi bırakalı on küsur sene oluyordu. Babası böyle biriydi işte. Ne çoğu ne de azı.

Telefonu kapattıktan sonra tıpkı annesinin de dediği gibi duşa girdi ve güzelce temizlendi. Hem askerde geçirdiği bir yılın hem de yolun terini, pasını, yorgunluğunu attı. Sonra üstüne temiz bir keten gömlek geçirdi. Altına da yine keten lacivert pantolonunu. Oturdu annesinin karşısına ve mahalle dedikoduları eşliğinde yedi yemeğini. Çok kez uyarırdı annesini. Dedikodu yapmaması için. Fakat kadın asla dinlemezdi onu. Bir tek bu konuda dinlemezdi. Yoksa çok kıymet verirdi sözüne. Dedikoduyu ise bırakamıyordu ne yapsın? Sıkılıyordu zaten tüm gün evinde. Harun yemeğini bitirdiğinde konuştu annesi.

" Bir tabak daha yersin. "

Genç adam annesinin uzandığı tabağı vermeden yerinden kalkmış ve onu sudan geçirip makineye yerleştirmişti.

" Yok annem yetti."

" Ne demek yetti? Kuş kadar kalmışsın zaten. "

Harun tüm bedenini çevirdi annesine ve omuzlarını dikleştirdi. Kapı gibi delikanlıydı. Babasının aynısıydı resmen.

" Hangi kuş bu anacım? "

" Deve kuşu deve. " diye kızdı annesi tatlı tatlı.

Adam da güldü keyifle.

" Ben bir karşıya uğrayayım sonra Sidar'a gideceğim. "

Türkan Hanım işittiği cümleyle sesli bir iç çekti ve sonra ağırca salladı başını.

" Peki tamam selam söylersin Nurhan'a. "

Harun tek kaşını kaldırarak baktı annesinin yüzüne.

" Ne o? Neden düşürdün yüzünü? "

Kadın dilinin ucuna gelenleri söyleyip söylememekte kararsız kaldı başta. Fakat Harun ısrar edince dile geldi.

" Hiç istemiyorum şu çocukla görüşmeni. "

" Kim? Sidar mı? " dedi Harun şaşırarak.

" Yok. Diğeri. "

Harun annesinin derdini anladığında kaşlarını kaldırmıştı.

" Annem yine mi aynı mesele? "

" E aynı mesele. Hali hal değil onun. "

Harun bunları duymak istemediğinden arkasını dönüp raftan bir bardak çıkarttı ve kendine musluktan su doldurdu.

" Anne kaç kez konuştuk bunu. Emanet o bana. "

" Oğlum iyi hoş da. Levent'ten çok başka bu çocuk. "

Harun, en yakın arkadaşının ismini işittiği an istemsizce nefesini tuttu.

" Hali tavrı hiç hoşuma gitmiyor. Kimlerle takılıyor ne ediyor belli değil. "

Genç adam elindeki bardağı kafasına diker dikmez yanıtladı annesini.

" E iyi ya ondan emanet etti çocuk da zaten. Kollayayım diye. Konuşmayalım bunu tekrar tekrar. Lütfen. "

Kadın bir şeyler daha demek istese de sustu. Oğlu yeni dönmüştü eve, kızdırmak gücendirmek istemiyordu. Harun sabırlı çocuktu ama tersi de fenaydı.

" Hadi ben çıktım. " dedi bardağı bırakırken.

Sonra eğilip annesini yanağından öptü ve evden dışarıya attı kendini. Dediği gibi önce karşı eve gitti. Nurhan Teyzesinin elini öptü, Ufuk'un bir yılda neler yaptığını sordu ama buna pek cevap alamadı. Ufuk içe kapanık bir çocuktu. Annesi başta olmak üzere kimseyle pek bir şeyini paylaşmazdı. Bir tek abisi gördüğü Harun vardı hayatında. Ondan da çekinirdi aslında ama yine de açardı içini. Çünkü güvenirdi. Evde yoktu şimdi. Harun aslında onu da görmek istemişti ama mesele etmedi. Görürdü nasıl olsa bugün yarın. Orada fazla kalmadı. Kalamazdı zaten. Yıllar önce bırakmıştı o evde uzun uzadıya vakit geçirmeyi. Levent'i kaybettikten sonra hiç denecek kadar az girmişti içeriye. Yalnızca Nurhan Hanım'ı görmek için uğrar kapısından da dönerdi. Bu defa salona kadar girmişti. Pek belli etmemeye çalışsa da anladı Nurhan Hanım onun içinin sıkıldığını. O yüzden oyalamadı, lafa tutmadı. Harun da vazifesini yerini getirdikten sonra çıktı dışarıya. İlk olarak mezarlığa uğradı. Levent'in yanına. Taşın kenarına oturdu. Duasını etti ve sessizce bekledi. Sıklıkla yaptığı gibi, onu yalnız bırakmadığını hissetsin diye öylece bekledi orada. Ne kadar zaman sonra bilinmez, geçici olarak veda etti arkadaşına. Nasıl olsa yarın yine gelecekti buraya. Biraz dertlendi, biraz özlem giderdi ve sonra silkelenip diğer yakın arkadaşı olan Sidar'ın kahvehaneye doğru ilerlemeye başladı.

Sidar, mahalleye taşınalı on yıl oluyordu. Çok sonradan katılmıştı aralarına. Zaten 2-3 yıl sonra da Levent'i kaybetmişlerdi. Bu yüzden Levent ile Harun kadar paylaşımı olmamıştı. Yine de çok üzülmüştü. Harun ise bambaşka birine dönüşüvermişti o günden sonra. Yine de seneler içinde biraz olsun kendine gelmeyi başarmıştı. Hiç değilse rol yapmayı öğrenmişti. Sidar da o günden beri hiç yalnız bırakmamıştı Harun'u. Acısını paylaşmış, yaslanacak omuz olmuştu ona. Şimdi de hasret gidermeye gidiyordu Harun arkadaşıyla. Birlikte güzel bir çilingir sofrası kuracaklardı. Sözü vardı.

İki genç birlikte iki alt sokağa Nedim Usta'nın mekanına kurulduğundan beri kahkahalar masalarından eksik olmuyordu. Burası erkeklerin geldiği türden bir meyhaneydi. Kadın gelmezdi. O yüzden rahatça oturur, keyifle kimseyi rahatsız etmeden demlenirlerdi. Böylece Enfal'in güzel aklı da Harun'da kalmamış olurdu. Sidar yeniden doldurduğu kadehine buz atarken arkadaşınınkine de atmayı ihmal etmedi. Sonra kadehler tokuştu ve birer yudum daha alındı. Saat biraz ilerlemiş, gençler yavaştan çakırkeyf olmuştu.

" Ee ne var ne yok anlat. " dedi Harun onca konuşulan şeyin üstüne.

" Daha ne anlatayım oğlum. Anlattık ya işte her şeyi. " dedi Sidar uyuşan dilini ısırarak.

" Yok mu hala gönlüne giren biri oğlum? " diye sordu bu kez Harun.

Sidar güldü bunun üstüne.

" Bırak Allah aşkına. Bir yılda tepemize mucize yağdı da biz şemsiye mi açtık? Aynı tas aynı hamam. Kimseyi gördüğüm mü var kahvehanedeki amcalardan başka? "

Harun yüzünü buruştururken koca bir yudum rakıyı midesine indirdi.

" Of amma drama yaptın he. Çık biraz gez diyorum sana. Tıkıldın kaldın kahvehaneye. "

" Para kazanıyoruz ya hani kardeşim. " diye homurdandı genç adam.

" Murat ne güne duruyor? O baksın işte biraz senin yerine. "

Murat mahallenin gençlerinden biriydi, yaşı görece gençti ama akıllı çocuktu. Yıllardır Sidar'a yardım ederdi kahvehanede. Sidar karşısındaki tabakta duran humusu çatallarken omuzlarını silkti.

" Murat bu ara pek uğramıyor. Volkan'ın yeni dükkanda daha çok. "

Harun'un kaşları işittiği cümleyle ağırca çatıldı. Sonra elindeki kadehi masaya bırakarak sordu.

" Ne dükkanı açmış Volkan? "

Sidar sanki önemsiz bir şeyden söz eder gibi çatalındaki humusu ağzına götürürken yeniden silkti omzunu. Humusunu çiğneyip rakısıyla yuttuktan sonra da yanıtladı arkadaşının sorusunu.

" Araba parçaları mı satıyor ne. Öyle bir şeyler. "

Harun tek gözünü kırpıp başını salladı.

" Hayırdır? Nereden esmiş? "

" Ne bileyim? "

Bir süre ikisi de sessizce oturdu. Sonra Harun boğazını temizledi.

" Nerede dükkanı? "

Sidar rakısının son yudumunu aldıktan sonra baktı arkadaşının ciddi suratına. Bunu neden bu kadar kurcaladığını anlamamıştı fakat gidişat iyiye haber değildi.

" Yengemin sokağında, çaprazda hemen. "

Harun dirseğini koydu masaya ve hala çıkmayan sakallarını kaşıdı hızla. Saatlerdir kafasını kurcalayan şeyi deyip dememek arasında kalsa da söyleme kararı aldı sonunda. Hem bir şey varsa, Sidar muhakkak bilirdi.

" Sidar, " diye söze girdiği an anlamıştı arkadaşı.

Vardı bir karın ağrısı. Konuyu da çakmıştı elbette.

" Rakı? " diyerek böldü Harun'un sözünü.

" Bırak şimdi rakıyı da. Bu Volkan... Enfal'i rahatsız falan etmiyor değil mi? "

Sidar kendisine rakı doldururken sordu.

" O nereden çıktı? "

" Birkaç saat önce benimkinin dükkanından çıkarken gördüm de. "

Genç adam rakı şişesini bıraktı ve sesli bir soluk bıraktı.

" Ben sordum yengeme. Ediyorsa söyle dedim. Yok dedi. Birkaç parça kıyafetini bırakmış sadece. Bir de bunlar şimdi komşu oldu ya. Arada selam veriyormuş. "

Harun, arkadaşını dinlerken dişlerini sıkmaya başlamıştı.

" Bugüne kadar selamı sabahı olmayan herif, benim gittiğim sene mi selam verir olmuş? " diye homurdandı.

Sidar ise onun gazını almak istercesine yeniden aldı şişeyi eline ve bardağını doldurdu.

" Hadi hadi dert arama kendine. Ben bir iki yokladım zaten Volkan da demedi bir şey. Biliyor oğlum seni herkes. Yapar mı böyle bir şey? İç hadi. "

Harun sustu sonra. Bir şey hissetse söylerdi Sidar muhakkak. Demek ki kendi kuruntusuydu. Aldı eline kadehini ve vurdu arkadaşınınkine. Bu konuda orada kapanmış oldu.

Günler geçmiş, Harun aklına yatan yerlere iş başvuruları yapmaya başlamıştı. Bu esnada sahaflık yaptığı dükkanı da yeniden açmış, günlerini yeniden orada geçirmeye başlamıştı. Dükkan Enfal'in terzi dükkanı ile aynı sokağın başındaydı. Aralarında yalnızca 15-20 metre mesafe vardı. Bu nedenle sık sık yanına uğruyor ve özlem gideriyordu. Vakit buldukça da üç-dört sene evvel inşaatına başladığı evi tamamlamaya uğraşıyordu. Enfal ile yaşayacakları ev olarak hayal ediyordu burayı. Hiç söylemese de Enfal de bunu biliyordu. Her şey yeniden yolunda gibiydi onun için. Oysa aynı durum Enfal için geçerli değildi. Genç kız dükkanı açmak için hazırlanırken başlamıştı bu seferki kavgaları. Babası odasının kapısını alacaklı gibi çarparak açtığında aynanın karşısında sıçradı genç kız. Ve elindeki fondöten şişesi de düşerek kırıldı.

" Sen nereye böyle? " diye sordu aksi adam.

Nefesi kokuyordu. Yine. Enfal onun akşamdan kalma olduğunu fark ettiğinde dişlerini sıktı kuvvetlice.

" Dükkana baba. "

" Ne dükkanı be? Üç kuruş para girmiyor eve ne dükkanı? "

Hülya Hanım sesi duyar duymaz koşturarak geldi yanlarına.

" Celal Bey ne oluyor yine sabah sabah? "

" Sus sen. Zaten senden yüz buluyor bu! "

Enfal susması için annesine işaret gönderirken babası öfkesinin dozunu artırmıştı bile.

" Sen çalışıp eve para getireceğim dedin diye reddetmedik mi biz o görücülerin hepsini?! " diyerek üstüne yürüdü kızının.

Enfal bu hareketle geriye doğru adımlarken kekelemişti.

" G-getiriyorum ya baba. Ne kazanırsam getiriyorum. "

" Cevap verme lan bana! " diyerek elini kaldırdığında Hülya Hanım yapıştı koluna.

" Dur ne olur vurma çocuğa! Veriyor ya her akşam kazandığını? "

Adam karısını ittirerek uzaklaştırdı kendisinden.

" Sen karışma dedim sana! " diye kükredikten sonra da yine döndü kızına.

" O dükkanı kapatıp evleneceksin. " dedi bir kez daha.

Belirli aralıklarla tekrarlıyordu bunu. Enfal ise her defasında Harun ile yakında evleneceklerini tekrarlıyordu. Oysa genç adamın böyle bir şey vaat ettiği de yoktu. Enfal kaç kez yokladıysa da net bir evet duyamamıştı ağzından.

" Evleneceğiz Harun'la. " demesine kalmadan bir kez daha kükredi adam.

" Siktirtme Harun'u bana! Evlenecekmiş. Sen onu külahıma anlat! Hani askerliği bitince evlenecekti seninle? Nerede o zaman? Kullanıyor seni ahmak! Aç gözünü! "

Genç kızın gözleri hızla dolarken adam tiksintiyle baktı kızına.

" Ağlama sakın. Bak dellendirme beni Enfal. Bir bok mu yediniz siz yoksa ha? "

Enfal'in gözleri hızla büyüdü.

" Y-yok valla baba. Ne yiyeceğiz. Yok yok öyle bir şey. "

Celal Bey sinirle solurken birkaç saniye öylece inceledi kızının yüzünü.

" İyi. " diye homurdandı sonra.

Ve ekledi.

" Defolu diye geri getirirlerse seni yemin ediyorum kızım demem alırım canını. "

Genç kız artık hıçkırıklarını tutamayacak raddedeyken korkuyla sordu.

" K-kim getirirse baba? "

Adam da bunun üzerine dikte edercesine konuştu.

" Zengin bir koca bulacağım sana. Haber saldım. Yetti artık sana baktığımız. Biraz da sen bize bakacaksın. "

Enfal yutkunamadı bir an. Üç yıl önce görücüler gelmeye başladığında genç kız çok net bir dille istemediğini belirtmiş ve terzilik yaparak eve para getirmeye ikna etmişti babasını. Celal Bey ise kızının Harun ile evleneceği düşüncesine bel bağlayarak kabul etmişti bu teklifi. Nihayetinde Harun'un babası da fena kazanmıyordu. Yılların ustasıydı. Kaç ev yapmıştı millete. Bir iki tane de dünürüne yapardı. E birikmişi de vardı muhakkak. Hem Harun da mühendislik okumaya başlamıştı. Gelen görücülerin durumu da onlarınkinden iyi değildi zaten. Üç yıl gitti bu böyle. Tabi bu süreçte Harun ile ne zaman evleneceklerini sorup durmaya da devam etti. Kızının yaşı gidiyordu. Kız kurusu olup da başına kalması an meselesiydi. Üstelik son zamanlarda dükkanın kazandırdığı da içkisine yetmez olmuştu. Kız önce okulu var demiş sonra askerliği bitsin diye beklemişti. E çocuk askerden dönmüştü. Ne ses vardı ne seda. Salak yerine mi koyuyorlardı kendisini? Bunca yıl kızıyla sürtüp adını lekelemek miydi niyeti? Hayatta müsaade etmezdi buna. Hem daha zengin birini bulurdu elbet. Şimdilerde kafayı buna takmıştı.

" Baba gözünü seveyim. Evleneceğiz Harun'la diyorum. Yeni geldi askerden iş arıyor. "

Fakat adam asla sakinlemiyordu.

" İş aradığı falan yok onun! Seni oyalıyor o. Görmüyorum sanki. Sabahtan akşama kadar o kıç kadar sahafta oturup kitap okuyor. "

" Baba arıyor vallahi arıyor. Başvuruyor bulduğu her ilana. "

" Enfal evleneceksin dedim. Dükkanı da kapatacaksın. Bitti. "

Enfal artık hıçkırıklarını serbest bırakmıştı.

" Evlenmeyeceğim! Sevmediğim biriyle evlenmeyeceğim işte! "

" Kız elimde kalacaksın kız! " diyerek elini bir kez daha havaya kaldırdı adam.

Hülya Hanım yeniden koşturarak girdi aralarına. Genç kız ise bağırmaya devam etti.

" Bunca yıldır ben baktım size! Nankörsün sen! "

" Hülya çekil! Çekil Hülya geberteceğim bunu! " diyerek üstlerine yürüdü adam.

Kadın ise çaresizce kocasını durdurmaya, kızını susturmaya çabalıyordu. Fakat nafile.

" İzin vermem Celal! " diye haykırdı en sonunda.

" Mezarımı çiğnersin. "

Adam ise ona karşılık daha gür bir sesle bağırdı.

" Çiğnerim anasını satayım! Senin de Allah belanı versin karı gibi! Çekil ayağım altından! " diyerek kadını sertçe aralarından çekmiş ve arkasına almıştı.

Hemen sonra kızına ilk tokadı indirdi. Fakat Enfal'in canını yakan bu değil, tokat atarken sarf ettiği sözler oldu.

" Keşke oğlum yerine sen geberseydin! Namussuz ahlaksız! "

Genç kız yediği tokadın etkisiyle yatağın dibine çökmüş ve iki büklüm olmuşken adam kollarını sıkarak onu doğrultmaya çalışıyordu. Enfal'in doğumundan beş sene önce, 2 yaşındayken ölmüştü oğulları İlhan. Enfal onu yalnızca, annesinin sakladığı eski bir fotoğraftan gördüğü kadar bilirdi. Pek bahsedilmezdi de evde ondan. Hem annesi hem de babası için büyük bir acı getirmişti o kayıp ve Hülya Hanım'ın Enfal'e olan beklenmedik hamileliği ile de sümen altı edilmişti. Yine de Enfal ara ara annesinin gözlerinde ona dair hüznü seçerdi. Babası ise yalnızca çok içtiğinde anardı oğlunu. Fakat bu anışlar da sayıklamaktan öteye gitmezdi. Gitmemişti yani bugüne kadar. Celal Bey ilk kez böyle bir cümle kurmuştu ve Enfal ilk kez canının bu kadar acıdığını hissetmişti. Nefret etmişti o an, hiç tanımadığı abisinden. Hem de iliklerine kadar...

" Sanem gibi adın mı çıksın istiyorsun ha?! " diyerek hırpalamaya devam ederken karısı tuttu kollarından sıkıca.

Hülya Hanım bir kez daha, güçlükle de olsa kocasını yatıştırıp çıkartmıştı kızın odasından. Fakat zarar vermesine de engel olamamıştı. Genelde olurdu fakat bazen Celal Bey'in gözü öyle dönerdi ki kendisini de görmezdi. İlhan'ın ölümü ile aksi bir adama dönmüş, kendini alkole vermişti. Çok geçmeden de alkolik herifin teki olup çıkmıştı. Öncesinde de yufka yürekli, Allah korkusu olan ahlak timsali bir adam olduğu söylenemezdi gerçi. Ama en azından şiddet eğilimi göstermezdi. Allah biliyordu ya, kazayla olmasa asla bir çocuk daha doğurmazdı Hülya Hanım. Fakat şans bu ya, Enfal tutunmuştu işte hayata habersizce. Hülya Hanım çok korktu başlarda. Celal Bey, kendisini ara sıra tartaklardı çünkü. Aynısını kızına da yapacak diye aklı çıktı. Fakat bebekliğinde pek ilgilenmemişti Celal Bey kızıyla. Ne sevmiş ne de zarar vermişti. Bu birkaç yıl bu şekilde sürse de yaşı biraz büyüyüp okula gidecek hale geldiğinde başlamıştı hırpalamaya. Her şeyine kızar, karışır olmuştu. Liseye de göndermemiş evlensin, evden gitsin istemişti. Sanki tahammülü yok gibiydi onu görmeye bu evde. Hem zarardan başka bir şey de değildi. Kıt kanaat geçindikleri yetmezmiş gibi bir boğaz daha eklenmişti. Hülya Hanım ise baba kız arasında tampon olmaya çalışıp durmuştu senelerce.

Enfal sakinleşmeyi başarıp alnındaki kızarıklığı, yere dökülen fondöteniyle kapattıktan sonra attı kendini sokağa. Henüz ikinci adımı atmıştı ki işitti o ince sesi.

" Pişt! "

Olduğu yerde durdu ve başını sağa çevirdi. Kevser'in üstüne geçirdiği hırkayı sıkı sıkı tutarak kendisine doğru ilerlediğini gördüğünde yavaşça yutkundu.

" Günaydın dükkana mı? "

Başını salladı genç kız. Kevser kendisine yaklaştıkça kaşlarını çatmaya başlamıştı. Kızın bir şeyler anladığını fark etti Enfal ve gözlerini kaçırdı.

" Bak bakıyım bana. Baban mı yine? " derken çenesine uzandı Kevser, arkadaşının.

Enfal ise yüzünü arkadaşının elinden kurtardı ve parmağıyla kızın baktığı noktayı, alnının köşesini yokladı.

" Kapatamamış mıyım? " dedi sonra pes edercesine.

" Ne istiyor yine ırzına soktuğum? " dedi Kevser birden sinirle.

Enfal de telaşla bakındı etrafına.

" Şş sus ne olur sessiz ol. Biri duyacak. "

" Sen neden söylemiyorsun bunları Harun'a? Yetti artık. Seninki de can be! "

Genç kız tedirgin bakışlarını çevirdi karşısındaki kızın suratına.

" Söyleyemem Kevser. Utanıyorum. "

Kevser elbette biliyordu bunu. Fakat böyle anlarda dayanamıyordu işte. Sesli bir soluk bıraktı dudaklarından önce ve sonra daha sakin bir tınıyla konuştu.

" Evlilik mi derdi yine? "

Başını salladı genç kız yeniden.

" Harun da daha neyi bekliyor anlamıyorum ki? Git söyle ya. Evlenelim de. "

Enfal alt dudağını ısırırken omuzlarını silkti.

" Birkaç kez çıtlattım. Evlenmek istediğimi... ama ciddi bir cevap vermedi. "

" Gidip en sonunda ben konuşacağım ha. "

" Sakın Kevser sakın. Zaten çok utanıyorum söylerken. Evlilik meraklısı belleyecek beni iyice. "

" Kızım neyinden utanacaksın? Evlenmek istemenden doğal ne var? "

" Ya ne bileyim işte. Hazır olsa teklif eder zaten. Ben böyle üsteliyor gibi... "

Kevser tam konuşmak için ağzını açtığı esnada arka evin kapı açılma sesi duyuldu.

" Babam galiba. Ben gidiyorum. " diyerek hızla ilerlemeye başladı Enfal.

Arkadaşı ise öylece arkasından bakakaldı. Nefret ediyordu Celal Bey'den. Ne Hülya Hanım ne de Enfal bunu dillendirmese de biliyordu o evde yaşadıkları kabusu. Zaman zaman seslerini de duyuyordu. Öyle anlarda evi basası gelirdi fakat Faruk engel oluyordu. Aile içi meselelere karışma diyordu karısına. O da el mahkum duruyordu.

Enfal koşar adımlarla dükkana varır varmaz çantasından aynasını çıkartmış ve yanına aldığı pudrayla alnında açık kalan kısmı pudralamaya başlamıştı. Tam da o esnada girdi Harun içeriye.

" Günaydın yavrum, niye koşturuyordun öyle? "

Genç kız, sevdiği adamın sesini duyar duymaz elindeki aynayı ve pudrayı masaya bıraktı ve başını kaldırıp baktı.

" Şey, günaydın. Sıcak ya bunaldım ondan. "

Adam, kıza doğru yaklaşırken Enfal sertçe yutkundu.

" İyi misin sen? " diye sordu bu kez Harun, kızın gözlerinin en içine bakarak.

Enfal başını salladı hızlıca.

" İyiyim. Sen, sen nasılsın? "

Harun'un kaşları hafifçe çatıldı.

" Ağlamışsın Enfal. " dedi buz gibi bir sesle.

Bu hayatta nefret ettiği iki şey vardı. Birincisi Enfal'in ağlaması, ikincisi ise yalan. Enfal gözlerini kaçırırken masasına döndü ve üstündekileri toparlamaya başladı.

" Önemli değil ya biraz gergindim sadece. "

Harun uzanıp kızın kolunu tuttuğunda genç kız inledi.

" Ne oldu? " diye sordu adam telaşla.

Enfal istemsizce koluna götürdüğü elini o an fark etmiş ve hızla geri çekmişti fakat çok geçti. Harun anlamıştı bir sorun olduğunu. Kaşları daha derin çatılırken uzandı ve kızın hırkasını omzundan aşağıya düşürdü. Kolundaki morluğu fark etmesiyle de adeta tısladı.

" Enfal bu ne? "

" Önemli değil kapı koluna çarptım sabah. Morarmış hemen. " diye hızlıca bir yalan daha söyledi Enfal.

Artık bu konuda uzmanlaşmıştı ne de olsa. Harun durdu ve derin bir nefesi ciğerlerine gönderdi önce. Sonra sakin gibi görünen ama oldukça tehlikeli bir sesle sordu beynini kemiren soruyu.

" Baban yine zarar mı veriyor sana? "

Genç kız hiç beklemediği bu soru karşısında adeta dumura uğradığında Harun ona doğru bir adım daha atmış ve aralarındaki mesafeyi sıfıra indirmişti.

" Doğruyu söyle bana. "

" Y-yok öyle bir şey nereden çıkarttın? " dedi genç kız aniden.

Harun kızın alev alev yanan gözlerine bakarken ona inanmıştı. Küçükken bir sır olarak söylemişti Enfal bunu ona. Annesi her ne kadar gizli tut dese de, saklayamamıştı Harun'dan. Kolundaki morluğu gördüğünde kulağına yaklaşmış ve fısıldayıvermişti yüreğindeki acıyı.

Babam beni hiç sevmiyor Harun.

Harun o sinirle dikilmişti Celal Bey'in kapısına. Yumruklar tekmeler savurmuştu. Kapıyı açan ise Hülya Hanım olmuştu. Celal Bey evde yoktu. Harun sinirle konuştu o saniye. Enfal'i dövüp dövmediğini sordu Celal'in. Hülya Hanım ise büyük bir panikle yalanladı bunu. Harun inanmadı elbette. Hem, Enfal'e mi inanacaktı bir başkasına mı? Fakat o akşam Hülya Hanım kızına öyle büyük kızdı ki, Enfal bir daha asla açmadı bu konuyu. Hem dışındaki hem de içindeki yaralarını gizledi herkesten. Harun'dan bile. Zamanla da unutuldu gitti bu mesele. En azından Enfal öyle sanmıştı. Oysa Harun'un senelerce bunu içinde taşıdığını yeni fark ediyordu. İkisi de aynı ana geri dönse de açmadı konusunu. Genç adam kızı utandırdığından çekinerek elini attı saçlarının arasına ve hızla kaşırken kaçırdı bakışlarını.

" Dikkat et biraz kendine. " dedi sonra.

Kapı kolu yalanına tamamen inanarak. Enfal de salladı başını usulca.

" Hızlı hareket ediyordum ondan. Sonra da işte sinirden ağladım. Amma sorguya çektin sabah sabah. " dedi sonra huysuzca.

" Yavrum, " dedi Harun yeniden kıza bakarken.

" Benim derdim seni sorguya çekmek değil de. Dikkat et işte kendine. Senin canın benim canım. Seninki yanarsa benimki kül olur. "

Uzanıp öptü sonra başının tepesinden.

" Ne yapacaksın bugün? Yoğun mu işler? "

Omuz silkti genç kız.

" Var birkaç parça işim. Sen ne yapacaksın? İş başvurusu yapıyorsun değil mi? "

Başını salladı Harun da.

" Yapıyorum. "

" Ses yok mu hala? " dedi bu defa Enfal.

" Maalesef. "

Bir süre ikisi de sessiz kaldı. Sonra genç kız boğazını temizledi.

" Okulun bitti, askerliğini de yaptın... işe de gireceksin. Acaba diyorum, yani sence artık evlenir miyiz ki? "

Utana sıkıla sormuştu sorusunu adama. Harun ise daha önceden de iki kez buna benzer şeyler işittiğinden şaşırmamıştı. Tek farkı öncekilerde ima etmiş olmasıydı. Bu defa doğrudan soruyordu genç kız. Gülümsedi sonra.

" Yavrum anladım çok istiyorsun benimle evlenmek. "

Enfal anında astı yüzünü. Zaten zor bela sormuştu, sormak zorunda kalmıştı. Harun ise kalkmış alay ediyordu. Üstelik kendisinin istediğini bile dile getirmiyordu hala.

" Demedim bir şey tamam. " dedi sonra aniden genç kız.

Arkasını döndü ve makinesinin düğmesine bastı.

" Çalışmam gerek git artık sen. " diye de ekledi.

Harun, kızı gücendirdiğini fark ettiği an pişman oldu yaptığı şakaya.

" Şş kızma tamam. Her şey... " diye girdiği sözü Enfal ona dönüp göğsünden ittirirken böldü.

" İstemiyorum açıklama falan da. Git artık lütfen. "

Harun kendini ifade etmeye çabalasa da izin vermedi genç kız.

" İstemiyorum bir şey. Unut. " diyerek attı onu dükkandan ve çekti kapısını.

Harun ise şaşkın şaşkın baktı suratına kapanan kapıya.

" Her şeyden çok istiyorum seninle evlenmek diyecektim." diye mırıldandı kendi kendine.

Enfal'in daha önce de bunun imalarını yaptığını sezdiğinde; koşulların uygun hale gelmesini beklediğinden ve konuyu kendisinin dile getirmesi gerektiğini düşündüğünden anlamazdan gelmişti. Okuyordu ve askerliği vardı. Bu koşullarda ona hak ettiği hayatı veremezdi. Şimdi ise okulu bitmiş, askerliğini de yapmıştı. İş arıyordu. Evlerini de bitirmek üzereydi. İş bulur bulmaz yapacağı ilk şeyin evlilik teklifi olacağı muhakkaktı. Hatta öyle ki daha askere gitmeden önce almıştı tek taşını Enfal'in. Odasındaki komodinin en alt çekmecesinde duruyordu. Elbette onunla evlenmeyi her şeyden çok istiyordu. Bu hayatta bundan çok istediği tek bir şey bile yoktu. Yalnızca onun ve ailesinin karşısına hakkıyla çıkmayı kafasına fazla takıyordu. Eli ekmek tutmazken çocukluk olurdu bu yaptığı. Tamam belki yıllardır işlettiği bir sahaf vardı fakat o küçük dükkan kendini bile döndürmüyordu ki. Ara ara dışarıdan gelen birkaç müşteri dışında müşterisi bile yoktu. Nasıl derdi ailesine gidip de ben kızınıza talibim diye? Neyle bakacaktı ona? Tüm bu düşünce ve duygu karmaşası içerisinde kendi dükkanına ilerlerken telefonuna gelen bildirim sesini duymamıştı bile. Maildi gelen. İş başvurusuna dönüş yapıldığını içeren bir mail.

O günden tam iki hafta sonra elinde bir buket pembe kasımpatı ile giriş yapmıştı restorana. Enfal henüz gelmemişti. Ceketinin düğmesini çözerken bileğindeki saate baktı. Öyle heyecanlıydı ki yolun nasıl geçtiğini dahi anlamamıştı. Trafik de akıp gitmişti ki sanki. Altındaki külüstür ile köprüyü ne ara geçtiğini bile anımsayamıyordu. Dün arayıp rezerve ettirdiği denizi gören masaya yerleştiğinde çiçeği yanındaki koltuğun üstüne bıraktı. Sonra telefonunu çıkarttı ve sevdiğinden gelen mesaja tıkladı.

10 dakikaya oradayım.

Ekranı kilitledi ve denizi seyrederek beklemeye başladı. Öyle heyecanlı, öyle mutluydu ki on dakika bekleyecek sabrı dahi yoktu. Bacağını salladığının bile farkında olmadan oturuyordu mekanın içinde. Enfal'e, güzel bir haberi olduğunu ve bunu birlikte yemek yerken söylemek istediğini bildirmişti yalnızca. İçi içine sığmıyordu şimdi. İki hafta önce ilk mülakatına girdiği şirketten geliyordu. Dün öğleden sonra son mülakata çağrılmış ve işi kapmıştı. İşi resmen kapmıştı. Kendisiyle birlikte sınavlara ve mülakatlara tabi tutulan üç rakibini de eleyerek işe kabul edilmişti. Öyle gururlu, öyle sevinçliydi ki gülümsemesine engel olamıyordu. Dakikalar da bitmek bilmiyordu resmen. Bileğindeki saate bir kez daha baktı ve sonra iç çekerek elini iç cebindeki kadife kutuya attı. Yüzük yerinde duruyordu. Bugün hedeflerini bir bir gerçekleştirmişti ve bunu en sevdiği ile baş başa yediği bir yemekte kutlayıp ardından hayatını anlamlandıracak o teklifi yapmayı planlıyordu. Bugün en mutlu günüydü şüphesizdi. Restoranın kapısı açıldığında bakışlarını hızla o tarafa çevirdi ve elini telaşla iç cebinden çekti. Enfal üzerine giydiği diz hizasındaki beyaz, çiçekli elbisesi ile içeriye girmişti. Sıcaktan biraz terlemiş ve bebek saçları alnına yapışmıştı. Üstelik yanaklarındaki kızıllık da tempolu yürüdüğünü gösteriyordu. Sevdiğini bekletmemek için hızlı hızlı yürümüş ve nihayet yanına gelmişti. Harun oturduğu koltuktan kalktığında genç kız da onu gördü ve kocaman gülümsedi. Sonra adımlarını ona yöneltti. Saniyeler içerisinde birbirlerine kavuşmuşlardı. Enfal çekinerek etrafa bakındığında Harun onu kendine çekti ve sıkıca sarıldı. Genç kız buna şaşırsa da hiç itiraz etmemişti. O da hemen kollarını doladı adamın boynuna ve kokusunu içine çekti. Bir süre sonra ayrıldıklarında onu tepeden tırnağa süzmeyi ihmal etmedi.

" Bu ne yakışıklılık böyle? "

Harun sırıtarak baktı üstündeki takıma.

" Teşekkür ederim. "

Enfal'in kaşları çatıldı hızla.

" Hayır. Cidden. Bu ne yakışıklılık? Hayırdır yani? "

Harun'un kaşları havalandı bu tepkiyle. Sonra güldü kısık bir sesle.

" Yavrum anlatacağım gel bir otur." diyerek arkasından dolanıp koltuğunu çekti genç kızın.

Enfal kendisi için çekilen koltuğa yerleşirken hala sevdiği adamı süzüyor ve bir açıklama bekliyordu. Harun da kendi tarafına yerleşti ve o an aklına yanındaki çiçek buketi geldi. Bir çırpıda buketi eline aldı ve kıza uzattı. Enfal, çiçekleri gördüğü an derince gülümsemişti.

" Ya Harun çok güzeller! " diye şakıdı adeta.

Buketi kucağına alıp kokladı.

" Ee neymiş güzel haber? " diye sordu sonra dayanamayıp.

Harun da bir an evvel anlatmak istiyordu zaten.

" İşe girdim. " dedi birden.

Genç kızın kaşları saç diplerine kadar yükseldiğinde devam etti anlatmaya. İş başvurusundan başladı son mülakata kadar anlattı. O esnada gelen garsona da sipariş vermeyi ihmal etmedi. Enfal hepsini ilgiyle dinlerken içi umutla dolmuştu. Nihayet hayatları düzene giriyor gibiydi. Yemekleri geldiğinde Harun heyecanla cebini yokladı yeniden. Zamanı gelmişti artık. Yüreği göğüs kafesini döverken bir senedir düşlediği konuşmayı yapmak üzere dudaklarını araladı. Fakat tüm kelimeler uçup gitmişti aklından sanki. Pes etti. Hatırlayamayacaktı. O an için içinden geçenleri dile getirmeye karar verdi o da.

" Enfal. " dedi titrek bir sesle.

Genç kız merakla kaldırdı başını. Kahveleri, adamın koyu mavi irisleriyle buluştuğu an içi titredi.

" Kızım ben sana çok aşığım be. " diye itiraf etti Harun.

Yıllardır ilk kez işitti Enfal bunu onun güzel dudaklarından. Hep biliyordu, daima hissettiriyordu ama asla dile getirmemişti. Aniden gözleri doldu genç kızın.

" Öyle böyle değil bak. Yeminle akıl bırakmadın sen bende. Lan diyorum ki tamam daha fazla senle dolamaz içim. Her sabah, bak her sabah tıka basa senle uyanıyorum. İçimden taşıyorsun artık. Enfal ben 19 yıldır aralıksız bir şekilde seni seviyorum. Aralıksız bir biçimde sana ölüyorum be. Şurama " derken yumruğunu göğsüne vurdu.

" Şurama öyle bir işledin ki kendini ilmek ilmek... Vallahi de billahi de sökülmez artık. "

" Sökülmesin. " diye fısıldadı Enfal heyecanlı bir sesle.

Harun da gülümsedi bunun üzerine. Ve sonra başını salladı hafifçe.

" Sökme sökülmesin, terzi sensin. "

Genç kızın dudakları yukarıya meylederken başı da iki yana sallanmıştı.

" Sökmem. "

Harun elini iç cebine doğru uzattığı an masada duran telefonu titreşerek çalmaya başladı ve ikisinin de bakışları gayriihtiyari ekrana düştü.

Kardeşim Ufuk.

Enfal'in yüzü hızla düşerken Harun cebine meyleden elini geri çekmiş ve telefonuna uzanmıştı. Genç kız ansızın adamın elinin üstüne kapattı elini ve gözleri yeniden buluştu. Huzursuz, mutsuz bir ifade vardı yüzünde kızın. Başını iki yana salladı yavaşça.

" Açma. "

Şu an değil diye geçirdi içinden. Böyle güzel bir anda değil. Ufuk ne zaman arasa başını belaya sokmuş oluyordu. Zaten Harun'un hiç düşünmeden telefona meyletmesi de bundandı. İyi bir şey için aramazdı delikanlı. Hep yardıma ihtiyaç duyduğunda arardı. Enfal ise bundan açıkça bıkmıştı. Onunla geçirdiği sınırlı anları Ufuk ile paylaşmaktan bıkmıştı.

" Lütfen. Sonra ararsın. " diye ekledi genç kız.

Fakat Harun'un içi rahat etmezdi. Bunu o da biliyordu üstelik. Adam başını hafifçe sağ omzuna doğru eğdi ve özür dileyen bakışlarla baktı sevdiğinin yüzüne.

" Enfal, yapamam biliyorsun. "

Biliyordu. Elbette biliyordu. Levent'in emanetine asla hıyanet etmeyeceğini çok iyi biliyordu. Sevgisine etmek pahasına da olsa... O akşam üzeri Harun aldığı telefon ile özürler dileyerek ve sanki bilir gibi Enfal'e son bir kez sarılıp, boynundan koklayarak restorandan çıkmış ve Sidar'ı, Enfal'i alması için çağırmıştı. İki gencin de bu akşamı böyle hayal etmedikleri kesindi. Enfal elleri arasında bir buket kasımpatı ile restorandan ayrılırken yüreğindeki sıkışıklığın nedenini böylesine güzel bir akşamdan olmaları sanıyordu. Oysa gerçek çok daha sertti. Henüz bilmiyordu.

Merhaba nasılsınız?

Nasıldı ilk bölüm? Çiftimizi sevdik mi?

Bu arada Harun ölmüyor arkadaşlar sonundan dolayı böyle düşünen olur belki.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.