Kendini bambaşka bir görüntüye bırakan kum torbası görmekten her defasında iğreneceğim bir görüntüyü gözümün önüne sunmuştu. Savurduğum yumruklar her defasında sanki bu yüze isabet ederken beynimin ucra köşelerinde bir acıma, ya da vicdan azabı kendini belli etsin istdedim. Fakat ikisi de olmadı. Bunun yerine hücrelerime işlemek ister gibi kurduğu cümleler kafamın içinde yankılandığında hızını arttıran darbelerim daha da hırçınlaşmıştı.
"Ben onun da rızası var sandım! Hem bir şey yapmadım!" diyerek gergince kravatının düğüm kısmını aşağıya indiren adam alevle kuşatılmış öfkemi biraz daha harlamaktan başka bir işe yaramıyordu.
"Müvekkilim eğer nefsi müdafa adına şiddet gözstermeseydi, süzün daha da ileri gidebileceğinizi ifadesinde özellikle belirtmişti. Ve aynı gün içinde aldığını aşırı doz alkol o sırada karşınızdakinin neye razı olup olmayacağınızı algılamanıza izin verecek azlıkta değildi." Verdiğim cevaplar, "Karar verildi" hükmünden sonra davayı kazandığımızı belirten cümlelerin sıralaması hiç bir duygu uyandırmamıştı benliğimde. Müvekkilimin sevinç çığlığı eşliğinde bana sarılması bir yana dursun, hala "Ben suçsuzum," diye haykırarak mahkeme salonunu terk eden adamın pişkin cümleleri elde ettiğim başarını değersizleştiriyordu. Bu iğrençlikleri yok edebilecek güce sahip insanların her şeyi normalleştirmiş olması ve benim savaşmak dışında yapabileceğimin başka bir şeyin olmayışı o anda bile beni öfkelendirmişti.
"Güzelim," diyen ses kulaklarıma ulaştığında hareketlerim hızını kesti. Gözlerimi bir kaç saniyeliğine kapatırken eş zamanlı olarak nefesimi dizginlemeye çalışıyordum.
"Abi?" ona doğru döndüğümde bu anlamsız bekleyişten hiç de sıkılmış gibi görünmüyordu. Üzerimde oyalanan bakışları saniye saniye kendi yerini yüz buruşmasına bıraktığında "İğrenç görünüyorsun," diyerek tamamladı ifadesini. "Sana da günaydın, bir kaç saat sonra benden bir farkı olmayacak abim," diye onu iğnelediğimde gülerek başını iki yana salladı. Karadağ kardeşleri içinde gülümsemesini kaybetmemiş olan bir tek o'ydu. Gülümsemesini sadece bana saklamış olan da sadece o'ydu.
"Kahvaltı için dışarıya çıkalım mı?" derken t-shirt'ünü çıkararak bir aletin koluna asmıştı.
"Büroya uğramam lazım," dediğimde sıkıntılı bir nefes vererek koşu bandına yöneldi.
"Sen de işkoliğin teki çıktın," diye söylendiğinde bu cümlenin travmaları tetikleyici anlam bulunduran kelime barındırdığından habersizdi.
"Babanız bu aralar kendini işe kaptırdı."
"Ben işkolik değilim," diye hemen inkar ettim. Koşu bandını çalıştıracak düğmelere basarken bana tek kaşını kaldırarak baktı.
"Çalışalı daha bir yıl bile tamamlanmadı, ama sen başını o lanet dosyalardan kaldırmıyorsun! Gençliğini heba ediyorsun resmen!" dediğinde istemsizce kaşlarım çatıldı. Eğlence anlayışlarımızın zıt düştüğü bir noktaydı bu. Çünkü bana göre eğlence anlamsız şarkılarla zıplamak değildi, müvekkilimin yüzünde yaranan gülümsemeye tezat karşımda duranların mimiğinin büründüğü yenilmişliği izlemekti.
"Ne alakası var?" diye söylendiğim sırada kulağına takmakta olan kablosuzu tekrar indirdi.
"Sera, seni kıskanmama fırsat yaratacak bir erkek ile bile takılmadın sen, farkında mısın?" dediğinde kaşlarımı kaldırdım.
"Sevgili yapmamı mı istiyorsun? Tamam o zaman, sen bilirsin. Ne de olsa benimle olmak isteyen çok erkek var," diyerek siyaha bürünmüş spor odasından çıktığım sırada "Sakın Sera!" diyen abimin bağırarak konuştuğu sert sesine omuz silkmekle yetindim. Çıktığım odadan farklı olan bir görüntüye sahiplik etmeyen koridorda sadece bir kaç metre yürüyerek odamın önüne geldim. Kulptaki kilide parmak izimi okutarak içeri girdiğimde ilk işim banyoya geçmek oldu. Üzerimi çıkardığım gibi yazın da getirdiği sıcak sebebi ile kendimi soğuk suyun altına attığımda üzerimden akıp giden köpükler yerle birleşik olan küçük deliklerden akıp gidiyordu. Fazla oyalanmamaya özen göstererek banyodan çıktığımda giyeceğim kıyafetleri tek tek dolaptan çıkararak yatağın üzerine attım. İlk iş olarak boyun hizamda biten saçlarımı tarayarak biraz da olsa suyunun gitmesini umarak giyinmeye başladım. Siyah kolsuz crop'a eşlik edebilecek ince, bacaklarımı saracağını düşündüğüm pantolonu giydiğimde saçımın hala kurumamış olmasını önemsemeden sıkı bir at kuyruğu yaptım. Gözlerim biraz daha gerilerek küçüldüğünde yüzüme katacak renk cümbüşü fazla önem teşkil etmiyordu. Sade bir eyeliner'ı gözümün etrafında dolaştırdıktan sonra odadan çıktığım an kapı kendini kilitlemişti.
Tekrardan spor odasının önüne geldiğimde abime kısaca "Çıkıyorum, akşam sekizde restoranda yemekte görüşürüz," dedim ve cevap almayı beklemeden aşağıya indim ayağımdaki spor ayakkabıların merdivenlerde yaratmadığı ses ile.
"Portmantonun üzerinden güneş gözlüğünü alarak evden çıktığımda bahçede park edilmiş olan yüksek tavanlı spor arabaya bindim. Fazla vakit kaybetmemeye özen göstererek evin bahçesinden çıktığımda yedi dakika içerisinde ana yola çıkmıştım.
Ankara kalabalığını sabahın erken saatlerinde işe giden insanlarla belli ederken yoldaki araba sıklığı alışıldıktı. Önümde ilerleyen aracı sollayarak geçmek istesem de, etrafımdaki araçların varlığı buna izin vermiyordu ve ben bir an önce kahve alarak iş yerime gitmek istiyordum.
Dikkatimi trafiğe vermişken karşımda giden arabanın ani fren yapması ile arabayı hızla durdurduğumda gözlerim kocaman açılmıştı. Ona bir şey olmamıştır, değil mi? Güzel oğlum, arabama?
