Ayça Nazen
Su
Yine bir çarşamba günü…
Annemi ve babamı kaybettiğim o lanet gün… Çarşamba…
Sizin için sıradan bir gün olan çarşamba, benim için bir felaket gününden farksızdı.
O gün, küçük bir kızın hayatın acımasız kadehinden öksüzlüğü yudumladığı gündü…
Her çarşamba, Eren abimin ellerinden çıkan pankek kokuları sarardı evimizi. Annem ve babamı kaybettikten sonra çarşambaları, mideme saplanan ağrılar yüzünden yaklaşık bir yıl yemek yiyememiştim.
Abim Göktuğ Burak, hiçbir akrabamız olmadığı için erken yaşta çalışmaya başlamış, reşit olduktan sonra da babamın şirketinin başına geçmişti. Bundan dolayı ben on yaşına gelene kadar günlerim Eren abimle geçmişti.
Eren abim, annem hayattayken mutfağın kadın işi olduğuna inanırdı. Ama annemin vefatından sonra bunu unutmak zorunda kaldı. Çünkü annemle babamı kaybettiğim günün ardından sadece su içmeye başlamış, yemek yemeyi tamamen bırakmıştım.
Göktuğ abim çalışırken, Eren abim o zamanki beş yaşındaki Ayça Nazen’in en sevdiği yemekleri yapmaya başlamıştı. On dört yaşına bastığında benim için su böreği bile açmıştı.
O börekten yalnızca bir lokma alabilmiş, yaşadığım psikolojik çöküş yüzünden midemdekilerin hepsini çıkarmıştım. Ama bu, benim için harcadığı emekleri değiştirmiyor; aksine onları benim gözümde daha da kıymetli kılıyordu.
Annesiz büyümenin zorluklarını, babasız büyümenin acısını hafızamdan hiçbir zaman kazıyamadım.
Hayatımdaki eksik parça; saçlarımı örecek bir anne, şakaklarımı öpücüklere boğacak bir babaydı.
Evet…
Şu an yirmi yaşındaydım.
Ailemin vefatının üzerinden tam on beş yıl geçmişti.
Ama o eksiklik hâlâ içimi yakıyordu.
Tam bunları düşünürken aşağıdan gelen bir sesle irkildim.
“Miniğim, kahvaltı hazır. Sen uyanmadın mı hâlâ?” diye seslendi Eren abim.
Beni küçüklüğümden beri “miniğim” diye çağırırdı. Artık büyüdüğümü, kendi başımın çaresine bakabileceğimi bir türlü kabul etmiyordu. Hatta geceleri uyumadığımı fark ettiğinde hemen ballı sütümü hazırlar, başucuma oturur ve eski günlerdeki gibi bana masallar anlatırdı.
Göktuğ abim de sevgilisiyle ilgilenmediği nadir zamanlarda odama uğrar, benimle saatlerce dertleşirdi.
Üstümde Elfin’in hediyesi olan kedili şortum ve beyaz tişörtümle aşağı indim. Normalde sabahları Göktuğ kahvaltıda olmazdı ama bu sabah yanımızdaydı.
“Günaydın yakışıklılarım.” dedim cıvıl cıvıl sesimle.
“Günaydın prensesim.” dedi Göktuğ abim. Ardından eliyle karşısındaki sandalyeyi işaret etti.
“Gel, otur da biraz konuşalım.”
Hızlıca pankeklerden birine çikolata sürdüm, büyük bir ısırık aldım.
“Ne konuşacağız abim?”
Eren abim başıma hafifçe vurdu.
“Ağzın doluyken konuşma miniğim.”
Ben homurdanırken Göktuğ abim söze girdi.
“Senin şu illegal yarışlarını konuşacağız Ayça.”
Bu konuşmayı Göktuğ abimle defalarca yapmıştım. Ama onu bir türlü ikna edememiştim.
İllegal, hayatımda farkında olmadan yerini bulan eksik parçalarımdan ilkiydi.
Göktuğ abim derin bir nefes alıp bana döndü.
“Ayça, ihtiyacın olan şey paraysa…”
Abimin sözünü kestim.
“Abi, paraya ihtiyacım yok. Bu konuyu defalarca konuştuk. İllegalde yarışmayı gerçekten seviyorum.”
Abim sinirle devam etti.
“Annem gittiğinden beri hiç laf dinlemiyorsun Ayça.”
“Abi, yirmi yaşındayım ben. Yirmi!” diye bağırdım. Sesim kendinden emin çıkması gerekirken kırgın çıkmıştı.
“Yirmi yaşında olman, illegalde yarışmanı gerektirmiyor.”
Göktuğ abim bunu söylerken annemden yadigâr kalan mavi gözlerini bana dikti.
“Hayatım hakkında karar vermeyi keser misin? Bugün finale çıkacağım. Bununla gurur duyman gerekirken her hafta olduğu gibi yine bana bağırıyorsun.”
Bugün final yarışım vardı ve haftalardır bu gün için çalışıyordum. Abim olarak bununla gurur duyması gerektiğini düşünüyordum.
“Ben senin iyiliğini düşünüyorum Ayça. Bir gün o motorun üstünde sana bir şey olacak diye ödüm kopuyor. Biraz da bunu anlamaya çalış.”
Bunu söylerken sesi hafifçe titremişti.
“İyiliğimi düşünmek istiyorsan bunu kalbimi kırmadan yapmayı öğrenmelisin.”
Söylediği sözler kalbimi sızlatmaya başlamıştı.
“Senin o kalbinin kırık olmadığı bir gün bile yok ki. Annemle babam gittiğinden beri böylesin.”
Ses tonu yüksekti. Gözleri alev alev yanıyordu.
“Her konuyu annemle babamın olmayışına bağlama artık.”
Bu konuyu yine annemle babamın yokluğuna bağlaması beni incitmişti. Gözlerim doldu.
“Sen de her fırsatta annenle babanı hayatına hayalet gibi yerleştirmeyi bırak. Önüne bak.”
Annemle babama hayalet demesi içimdeki acıyı katlamaya yetti. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye başladı.
“Onlar hayalet değiller abi. Ben sadece onların hatırasına saygı duyuyorum.”
Gözyaşlarımı gördüğünde ses tonu yumuşamıştı. Ama bu, kalbimi kırdığı gerçeğini değiştirmiyordu.
“Bunun adı saygı değil. Onları hayatının merkezine koyuyorsun.”
Sesi yeniden sertleşmişti.
Eren abim kollarını göğsünde kavuşturmuş, ikimizin bitmek bilmeyen tartışmasını sessizce dinliyordu.
“Abi… Onlar benim annemle babam.”
Gözyaşlarım durmak bilmiyordu. Göz pınarlarımın kıpkırmızı olduğuna yemin edebilirdim.
“Ayça, kendine gel. Onlar on beş yıl önce öldü. Bunu kabullenemeyen sensin.”
Abimin sesi iyice yükselmişti. Gözlerimin içine baktığında mavi harelerindeki öfke rahatlıkla seçiliyordu.
“Abi…”
Sesim kalbimdeki kırgınlığı ele veriyordu. Ama abim cümlemi tamamlamama izin vermedi.
“Doğruyu söylüyorum Ayça. Onlar gittiğinden beri istediğin her şeyi yapıyoruz. Ama sen asla tatmin olmuyorsun. Öksüzlüğünü kendini şımartmak için kullanmayı bırak.”
Abim oturduğu sandalyeyi sertçe geriye itti. Uzun boyuyla bana yukarıdan bakıyordu.
Dudaklarımın küçük bir çocuk gibi büzülmesine engel olamadım.
“Ben şımarık bir çocuk muyum abi?”
“Ayça… Ben öyle demek istemedim.”
Abim, söylediği sözlerin bende bıraktığı etkiyi anlamış gibi kendini düzeltmeye çalışıyordu. Ama bende açtığı yara öyle kolay kapanacak gibi değildi.
“Anladım ben abi.”
Derin bir nefes aldım.
“Şimdi müsaadenizle final yarışımı tamamlayacağım.”
Onları arkamda bırakıp mutfağın kapısına yöneldim. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Abimin söyledikleri kalbimi paramparça etmişti.
Midem deli gibi bulanıyordu.
Odamın kapısını kapatıp küçük banyoma yöneldim. Aynadaki yansımam midemin daha da bulanmasına neden oldu.
Parmak boğumlarım lavabonun kenarlarını sıkmaktan bembeyaz olmuştu.
Aynada; yeşil ile mavinin karışımı rengindeki gözlerinin içi kızarmış, yanakları ateş topuna dönmüş, küllü kahverengi saçları darmadağın bir kız bana bakıyordu.
Elime yüzüme su tuttum. Su buz gibi olsa da içimdeki acı dinmiyor, her saniye biraz daha büyüyerek kalbimi sızlatıyordu.
Bu acıyı da içime gömmek zorundaydım.
Ama bilmiyordum ki içime attığım her şey, haftalardır uğruna çalıştığım emeği birkaç saat sonra paramparça edecekti…
Demir Mahiroğlu
Alev
“Gidip alalım şu maçı da bitsin amına koyayım.”
Ayaz sayesinde yine güne bir atışmayla başlayacağımız kesinleşmişti.
Ayaz’ın hırçın ve küfürbaz sesi salonda yankılandığında Ecrin’in bakışları doğrudan ona yöneldi. Ettiği küfür, Ecrin’in sinir uçlarına dokunmuştu.
Ecrin yarış tulumunun son düğmelerini bağlayarak Ayaz’a doğru yürüdü. Sertçe omuz atıp onu geriye itmeye çalıştı. Beklenenin aksine bu itişmeden zararlı çıkan Ayaz değil, Ecrin olmuştu. Ayaz’ın sert ve kaslı göğsü Ecrin’in omzunu acıtmıştı.
Ayaz, Ecrin’e “Ne yapıyorsun?” der gibi bakarken Ecrin omzunu tutuyordu.
Bu kadar uzun ve kaslı bir adamı itebileceğini düşünmek aptallıksa, Ecrin en büyük aptaldı.
Ecrin yerinde bir erkek olsaydı Ayaz’ın ağzını burnunu kıracağı kesindi.
Ayaz’ın kimseye eyvallahı yoktu.
Tam o sırada Taha öyle bir şey söyledi ki…
Cilveli bir edayla Ecrin’e bakıp gözlerini kıstı.
“Vurma ya ciğerime… O çok hassastır.” dedi.
Ardından Ayaz’a dönüp,
“Ayazcığım, o sert kaslarınla beni parçala.” dedi ve üstüne bir de inleme sesi çıkardı.
Hassiktir… Ne saçmalıyor lan bu pezevenk?
Gözlerimi Ayaz’a çevirdim.
Yumruklarını sıkmaktan parmakları bembeyaz olmuştu. Çenesini o kadar sert sıkıyordu ki dişlerinin kırılmaması mucizeydi.
Daha fazla dayanamayan Ayaz’ın kükremesi koridorda yankılandı.
Aslanım öyle bir kükredi ki yerler zangırdadı.
Sinirli adımlarla Taha’ya doğru yürümeye başladı.
Sanki Taha’ya Ayaz’ı çileden çıkarma yeteneği bahşedilmişti.
Bu çocukların şimdiye kadar birbirlerini dövmemiş olması bile başlı başına bir mucizeydi.
Eğer Ayaz’a kafayı yedirtme yarışması düzenlenseydi, Taha defalarca şampiyon olurdu.
Alparslan sarı saçlarını geriye iterek Ayaz’ı durdurmaya çalıştı. Normalde ikisinin arasına girmezdi ama yarış günü kavga çıkmasını da istemiyordu.
Fakat Taha durmadı.
Aksine, karşısında iki metrelik Ayaz yokmuş gibi göğsünü kabarttı.
Bu itin inadı hepimizi yoruyordu.
“Alp’im, sal onu. Gelsin de görsün karşısında kim var.” dedi.
Bunu söylerken Ayaz’ın gözlerinin içine baktı, bir de kalçalarını iki yana salladı.
Ulan… Bu piç harbiden kaşınıyordu.
Alparslan gözlerini kaçırarak Ayaz’a yol verdi.
Dudaklarının arasından mırıldandığını duydum.
“Sen kaşındın oğlum…”
Daha Alparslan aralarından çekileli iki saniye bile olmamıştı ki Ayaz, Taha’ya doğru hamle yaptı.
Bakışlarımı onlara çevirdiğimde Taha, baş aşağı bir şekilde Alparslan’ın omzundan sarkıyordu. İşin komik tarafıysa Taha’nın buna rağmen sırıtmaya devam etmesiydi. Hatta bir ara Berk’e bakıp başparmağını işaret ve orta parmağının arasına sıkıştırarak koca bir nah çekti.
Bu herif gerçekten akıllanmazdı.
Grubun neşeli anlarının bittiğini haber veren ses Hera’dan yükseldi.
“Yeter artık, yeter!”
Hera böyle anlarda bütün grubu tek cümleyle hizaya sokmayı başarıyordu.
Taha, baş aşağı durmasına rağmen homurdandı.
“Ne oldu lan?”
Bu herifin acilen sağlam bir meydan dayağına ihtiyacı vardı.
Hera kaşlarını çatarak hepimize tek tek baktı.
“Olayın ciddiyetinin hâlâ farkında değilsiniz.”
Bakışlarını her birimizin üzerinde birkaç saniye gezdirmeden diğerine geçmiyordu.
“Ne oldu güzelim?” dedi Berk.
Sesi her zamanki gibi gevşekti.
Bir kere de kızlara yürümese şaşıracaktım.
Bizim grup gerçekten piçlerle doluydu.
Tam o sırada hoparlörlerden anons yükseldi.
Yarışın başlamasına tam bir saat kalmıştı.
Bu da Kemase’nin artık içeri alınacağı anlamına geliyordu.
Ardından tribünler dolmaya başlayacaktı.
Belli etmesem de içimi kötü bir his kaplamaya başlamıştı.
Ayaz, Taha’yı yavaşça yere indirdi.
Taha hiç oyalanmadan Cehennem’in giriş kapısına doğru yürüdü.
Hedefinin Kemase değil, Kemase’deki kızlar olduğunu hepimiz çok iyi biliyorduk.
Ayaz ise hem Taha’nın başına iş açmasını engellemek hem de karşı takımda olmasına rağmen dostu olan Kaan Şanlı’yı karşılamak için peşinden gitti.
Arkadaşının rakip takımda olması hoşuna gitmiyordu ama elinden gelen de bir şey yoktu.
“Geliyorlar.” dedi Hera.
Hızlı adımlarla ileri yürüdü.
Berk ile Ecrin de diğerlerinin peşinden gitti.
Ben de gitmek üzere Alparslan’a döndüm.
Alparslan yutkunuyordu.
Yüzü bembeyazdı.
Elleri titriyordu.
Yanıma gelip güçlükle,
“Kalbim çok hızlı çarpıyor oğlum.” dedi.
Elimi omzuna attım.
Onu garajına götürdüm.
Cehennem’in lideri olarak en iyi yarışçılarımdan biri kötü durumdaysa bununla ilgilenmek benim görevimdi.
Garaja girince Alp’i deri koltuğa oturttum.
Hızla bir şişe su açtım.
Ona belli etmemeye çalışsam da benim de ellerim hafif titriyordu.
Alp birkaç yudum su içti.
Kahverengi gözlerim yeşil gözleriyle buluştu.
“Daha iyi misin Alp?” dedim.
“Sağ ol Demir… Daha iyiyim.”
Gülümsedim.
“Hadi kalk oğlum. Daha küçük kızını göreceksin. İşimiz çok.”
Alp de gülümsedi.
Elfin’i görecek olması bile kalbinin ritmini normale döndürmeye yetmişti.
Aşkın ne olduğunu bilmezdim. Ama şifasının gerçek olduğunu o gün kabul ettim.
Garaj kapısını açtığımda bizimkiler pistin sağ tarafında, Kemase ise sol tarafında bekliyordu.
Aramızdaki pist, ortamın gerginliği yüzünden buz kesmiş gibiydi.
Cehennem’in evlatlarını tek tek süzdüm.
Kimi gülüyor, kimi küfrediyor, kimi de sert bakışlarını rakiplerinden ayırmıyordu.
Ama birazdan hepimizin gözü aynı yerde olacaktı.
Bitiş çizgisinde.
Ayça Nazen
Su
Bir çift kahverengi gözün aşağılayıcı bakışlarına maruz kaldım.
Garaj kapısından çıkıp gelen uzun boylu, kahverengi saçlı çocuk gözlerini üzerimde gezdirirken gözü kolumdaki kaptanlık bandına takıldı. Adımlarını hızlandırıp kendi ekibi olan Cehennem’e doğru ilerledi. Yanındaki kahverengi gözlü, sarı saçlarının dibi geldiğinden kendi kumral saçı belli olan bir kız çocuğuna doğru ilerledi. Gözleri çocuğun omzundan beni buldu. Bakışları kurşun gibi ağırdı. Elleri cebine gitti ve bir kaptanlık bandı çıkardı.
Eğer karşı takımın kaptanı bu kızsa onu acımadan piste gömecektim.
İllegal maçlarda beraberlik veya atak durumunda kaptanlar birbiriyle yarışıyordu. Şu ana kadar hiç atak yapmak zorunda kalmamıştık. Atağa hazır mıydım? İşte orası meçhuldü.
Ancak beklediğim gibi olmadı. Kız eliyle bandı esnetti. Önündeki çocuğun kaslı omuzlarına dokunmayı ihmal etmeden bandı omzuna taktı. O an kalbim hızla çarptı.
Kaptan bu çocuk muydu?
O an omzumda bir kol hissettim. Çağıl Pars Yılmaz kulağıma eğildi ve fısıldadı.
“Sakin ol Ayça, atağa gitmeyeceğiz.”
Çağıl’a döndüm. Gözlerimi ona dikip bir şey söylemek üzereyken Ege Akıncıoğlu,
“Ne oldu lan senin gözlerine?” diye sordu.
Siktir… Evde yaşadığım yıkımın enkazını piste taşımak istemiyordum.
“Mevsim değişikliği, ondan oldu.”
Sesim ürkek çıkmıştı.
Ege tam bana cevap verecekken arkamdan bir ses yükseldi.
“Hadi amına koyayım, sizi ezmek için daha ne kadar bekleyeceğiz?”
Ettiği küfür içimde bir şeyleri uyandırdı. Karşımda duran Ege ve Çağıl, arkamda her kim varsa ona hiç de iyi şeyler yaşatmayacakmış gibi gözlerini ona dikmişlerdi.
O sırada arkada Bengü ile oturan Kaan ayağa kalktı.
“Ayaz, takım arkadaşlarımla düzgün konuş. O ağzını burnunu dağıtmayayım senin.”
Adının Ayaz olduğunu öğrendiğim kişiyi görmek için arkamı döndüm. O sırada gözlüklerinin üstünden bize bakan bir çocuk konuşmaya devam etti.
“Sana ne oluyor lan, siktiğimin pezevenki?”
Kaan çocuğun üstüne atıldı. Ege de Kaan’a destek çıkmak için arkadan hızla hamle yaparken Çağıl,
“Yapmayın oğlum, yapmayın!” dedi.
Karşı takımdan da birkaç kişi daha bizimkilere doğru yürüyünce ortalık iyice kızıştı.
O an göğsüme oturan taşı hissettim. Nefes alamıyordum. Hem sabah yaşadığım tartışma hem de şimdiki olaylar beni boğuyordu.
Elfin ve Bengü beni fark etmiş olacaklardı ki beni aradan çektiler.
Bengü’ye dönüp kısık sesle,
“Takımı geri çek, eksi puan alacağız.” dedim.
Bengü başını sallayıp sevgilisi Kaan’a doğru yürüdü.
İkisinin uyumu o kadar iyiydi ki pistte bile aralarındaki çekim durmuyordu.
Elfin gözlerimin içine baktı.
“Sorun sadece pist değil sanıyorum. Haksız mıyım?” dedi.
Haksız olmasını çok isterdim.
Ama hiç olmadığı kadar haklıydı.
“Abimlerle tartıştım. İyiyim ama piste çıkarım. Asıl piste çıkmazsam nefessiz kalırım.”
Elfin,
“Ekibi toplamamız gerekiyor.” dedi.Durumu anlamıştı.
Haklıydı. Acilen toplanmamız gerekiyordu.
Ayağa kalktım. Elfin’e dönüp,
“Hadi ekibi toplayalım.” dedim.
Arka tarafa geri döndüğümde hakem karşı takımdaki kaptanlık bandı olan çocuğa bağırıyordu.
Çocuk elleriyle beni işaret edip,
“Onun takımı başlattı.” dedi.
Ne hâlbuki kendi oyuncusu bize küfretmişti.
Hakeme baktım.
“Takımımı toplamak istiyorum.” dedim.
Hakem tam onay verecekken çocuk itiraz etti.
“Vaktimiz yok. Tribünler dolu. Başlatalım maçı.” dedi.
Çocuğa döndüm.
Yeşil gözlerim kahverengi gözleriyle buluştuğunda içindeki harelere daldım. Gözümde toprak, burnumda yağmurdan sonra ıslanmış toprağın kokusu oluştu.
Kendimi toparladım.
“Kaptan, rica ediyorum. Takımımı toplamam gerekiyor. Buna müsaade etmelisin.” dedim.
Çocuk kaşlarını çattı, alaycı gülümsemesini takındı.
“Gereksiz. Neyi konuşacaksınız ki? Zaten kaybedeceksiniz.”
Pişkin sesi kulaklarıma doluştuğunda onu oracıkta boğmak istedim.
“Kaptan, önemli bir konu. Beş dakikadan uzun sürmez.” dedim, gözlerimi gözlerinden ayırmayarak.
Çocuğun dudağı yukarı kıvrıldı.
“İyi, peki. Anonsa yetişsin.”
Arkasını döndüğünde heybetli sırtını gördüm. O kadar genişti ki bir an önüme duvar örüldü sandım. Görüş açımı rahatlıkla kesebilecek kadar geniş bir sırtı vardı.
Bakışlarımı ondan kaçırdım ve ekibe döndüm.
Elimi havaya kaldırdığımda herkes yanımdaydı.
İnce sesimle söze girdim.
“Kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Riske girip yarışmak da istemiyorum. Bunun için özür dilerim ama atak olmadığı sürece yarışmayacağım.”
Yüzlerine bakamıyordum.
Çünkü aylardır beklediğimiz finalde liderleri olan ben, yarışamayacak kadar kötü bir hâle düşmüştüm.
O an Elfin konuştu.
“Sorun değil ki. Bunun için özür dilemene gerek yok. Her insan zor dönemlerden geçer.”
Bu kızın gökten indirilmiş bir melek olduğunu düşünüyordum.
Bengü devam etti.
“Aşkım, bunun için kendini üzmemelisin. Sen hep bizim yanımızdasın. Bu bile çok değerli.”
Beklemiyordum.
Yemin ederim ki beklemiyordum.
Bana kızacaklarını düşünürken onlar bana anlayışla yaklaşıyorlardı.
Gözlerim doldu.
Kollarımı iki yana açtım.
Çağıl kollarıma atladı.
Tabii ki o boyla 1.98’lik Çağıl’a sarılmam zordu. Ama eğiliyordu.
Çağıl’ın ardından diğerleri de bana sarıldılar.
En soldaki Elfin de kollarını açarak,
“Küçük aile kavuşması.” dedi.
Aile olmak için aynı kanı taşımanıza gerek yoktur, kalbinizin aynı ritimde atması yeterlidir.
O an kaptan çocukla göz göze geldim.
Bu kez o, kahverengi hareleriyle benim yeşillerimi yakalayan taraftı.
Hiçbir şey söylemedi.
Sadece işaret parmağıyla kolundaki saati gösterdi.
O an anladım ki zamanım dolmuştu.
Demir Mahiroğlu
Alev
“Oğlum, siz ne halt ediyorsunuz lan?”
Bağırışımla hepsinin sesi kesildi. Daha yarış başlamadan Kemase ile kavga etmiş, hakem tarafından uyarılmıştık. Bizim siktiğimin piçlerinin inadı durulmuyordu.
Ayaz bana döndü.
“Onları mı bekleyeceğiz amına koyayım? Sen de niye toplama izni veriyorsun lan?” dedi.
Ayaz’a baktım. Gözlerinden alev fışkırıyordu ama benim de ondan aşağı kalır hâlim yoktu. Parmaklarımı sıkmaktan yorulmuştum.
“Kız beş dakika istedi. Beş dakikanız da mı yok sizin?” diye bağırdım. Gözlerim her birinin üzerinde gezindi ve devam ettim. “Şampiyon olabilmek için sabrınız yoksa işimiz yaş.” dedim.
Hera bana döndü ve konuşmaya başladı.
“Evet, sabrımız yok. Çünkü o kaptanlık bandı hiçbir sikime yaramıyor. Biz seni bize bağırıp çağırman için seçmedik.”
“Seçmeseydin. Az önce koluma bandı takmasaydın, Hera.”
Sesim beklediğimden de sert çıkmıştı.
Ecrin, arkadaşını savunmak için söze daldı.
“Sen bize değil, Kemase’ye kaptanlık yap. Bizim böyle kaptana ihtiyacımız yok.”
Arkamda birini hissettim. Alp hemen arkamdaydı. Beni savunmasına ihtiyacım olmadığını ikimiz de biliyorduk. Ama Alp, dostunun aşağılanmasına izin verecek gibi görünmüyordu.
“Madem kaptanı beğenmiyorsunuz, alın siz takın bandı.”
Hera, Alp’e bakıp gözlerini kıstı.
“Sen de bizim takımda mısın, Kemase’de mi belli değil. Konuşma sen, Alp. Kalbin kırılır şimdi.”
Siktiğimin kızı vuracağı yeri de iyi biliyordu.
Onları ardımda bırakıp kolumdaki saate baktım. Beş dakika çoktan dolmuştu. Nabzım çok hızlı atıyordu. Hera ile Ecrin’i oraya gömebilirdim ama bunu yapmayacaktım. Şu yarışçı kıza cehennem ateşini gösterdikten sonra onların da icabına bakacaktım.
Kemase’nin olduğu alana doğru ilerledim. Adımlarım kendinden emindi.
O an dona kaldım.
Birbirlerine sımsıkı sarılmışlardı.
Bizim takım kaptanını aşağılıyor, Kemase ise kaptanına sarılıyordu. Bunu görmek kalbimi istemsizce sızlatsa da duruşumu bozmadım.
Parmağımla kolumdaki saati işaret ederek gözlerimi kıza diktim.
Kız süresinin dolduğunu anlayınca herkesi nazikçe kendinden uzaklaştırdı.
Ayağa kalkıp bana doğru yürüdü.
“Teşekkür ederim, kaptan.” dedi.
“Rica ederim.”
Sesim, sanki az önce takımı fırçalamamışım gibi sakindi.
Birlikte pistin ortasındaki sahneye yöneldik. Yanımda resmen minyon bir şey yürüyordu.
Sahneye önce ben çıktım. Merdivenleri tamamlayıp ona döndüğümde delici bakışları gözlerimi buldu. O bakışlarda hem keskinlik hem de derin bir acı vardı.
O an içgüdülerime yenilip elimi uzattım.
Elimi uzattığım anda bakışlarındaki keskinlik hafif bir şaşkınlığa ve rahatlamaya dönüştü.
Narin parmakları elimi kavradığında irkildim.
Siktir…
Teni buz gibiydi.
Havanın soğuğundan mıydı, başka bir sebepten mi bilmiyordum. Zaten umurumda da değildi.
Takım kürsüsüne geldiğimizde elini bıraktım.
“Teşekkür ederim.” dedi ve kürsüye geçmem için bana yol verdi.
Benim ona yardım etmeme karşılık takım anonsunu önce yapmam için bana öncelik tanımıştı.
Mikrofona uzandım.
“Değerli izleyicilerimiz, öncelikle hoş geldiniz!”
Dev bir alkış tufanı koptu.
“Lafı fazla uzatıp sizi daha fazla bekletmeyeceğim. Yeterince beklediniz zaten.”
Bu lafı özellikle ona inat olsun diye söylemiştim. Bana nasıl baktığını tahmin etmek zor değildi.
Takım arkadaşlarımı tek tek anons etmeye başladım.
“Kor, Berk Atabey.”
“Köz, Hera Siyanlı.”
“Zift, Ecrin Nur Aral.”
“Kıvılcım, Taha Sarp.”
“Alaz, Ayaz Arınç.”
“Kül, Alparslan Barlas.”
Arkadaşlarım birer birer sahneye çıkarken son olarak kendimi anons ettim.
“Ve ben… Bu cehennemin kralı Alev, Demir Mahiroğlu.”
Mikrofonu bizim minyon kıza uzattım.
Kız kısa bir konuşma yaptıktan sonra Kemase’yi anons etmeye başladı.
“Ateş, Kaan Şanlı.”
Pezevenk, gözlerini yanındaki kızdan ayırmıyordu.
Bu kadar aşk meşk işi midemi bulandırmaya yetmişti.
Ben tek bir aşka inanırdım.
O da İllegal’di.
“Güneş, Elfin Özil.”
Kızın sesi yine neşeliydi.
Bizim müstakbel yenge, tüm enerjisiyle takımının yanına yürüdü. Yürürken bile etrafa mutluluk yayıyordu. Alparslan ile göz göze geldiklerinde ikisinin de yanakları hafifçe kızardı. Birbirlerini seviyorlardı ama söyleyemiyorlardı.
Siksinler aşkınızı…
“Toprak, Çağıl Pars Yılmaz.”
Kızın sesi yine kendinden emindi.
Cıvık herif takımın yanına doğru yürüdü. Doğrudan takım liderinin yanına geçti. Puşt, kızı etkilemeye çalışan bir Arizona kertenkelesini andırıyordu.
“Rüzgâr, Ege Akıncıoğlu.”
Bu kez sesindeki sitem açıkça hissediliyordu. Az önce Kaan’ın peşinden atlayan herif buydu. Onu omzundan sertçe itmiştim.
Hak ediyordu, piç kurusu.
“Doğa, Bengü Turgul.”
Kızın sesi yeniden yumuşamıştı. Az önce biz kavga ederken küçük lideri aradan çıkaran da buydu. Kendini kurtarıcı melek sanıyordu sanki.
Sen git sevgilinle evcilik oynasana, kızım… diye geçirdim içimden.
“Kum, Sıla Türkmen.”
Küçük lider hafifçe gülümsedi.
Demek ki bu kızla arası iyiydi.
Gerçekten de kum gibiydi. Kum saatini andıran bir fiziği, kum renginde saçları vardı. Ama bu, onu yenilgiden kurtarmaya yetmeyecekti.
Kız sadece kendi ismini anons etmemişti.
Ben de benim gibi güçlü ve kendinden emin bir şekilde söylemesini bekledim.
Kız kısa bir an duraksadı. Ardından ürkek bir sesle,
“Ve ben… Su, Ayça Nazen.”
diye sözlerini tamamladı.
Ayça Nazen…
İsminin verdiği huzuru taşımıyor gibiydi. Elleri tir tir titriyordu. Takım arkadaşlarının isimlerini okurken kendinden emin çıkan sesi, sıra kendi ismine geldiğinde boğazına düğümlenmişti.
Bir insan kendi adını söylerken neden korkardı ki?
Kızı incelemeyi bırakıp kendi takımıma döndüm.
Lakabı Su olabilirdi.
Ama…
Alev dokunduğunda, su bile yanabilir.
Ayça Nazen
Su
Cehennem için kötü haber… Biz geliyoruz.
Avucumdaki alev hissiyatı hâlâ geçmemişti. Dokunduğu yer cayır cayır yanıyordu. O sıcaklığı aklımdan çıkarmam gerekiyordu. Çünkü yarış başlıyordu. Aylardır bu yarış için hazırlanıyorduk. Ekibimin kazanma arzusunu gözlerinden okuyabiliyordum.
“İlk tura kim çıkacak, Ayça?” dedi Ege.
Az önce kavgaya bodoslama dalmamış gibi soğukkanlıydı.
Arkamı dönüp gözlerimi Cehennem’in olduğu kısma diktim. Alev de ayakta, ekibiyle hararetli bir şekilde tartışıyordu. Taktiksel oynayacaktı, çünkü o Alev’di. İlk tura Alparslan’ı çıkaracaktı ki Alparslan, Elfin ile karşılaşmadan Cehennem’i bir üst tura taşısın.
Bu yapılabilecek en basit hamleydi.
Bunu akıl edemeyecek kadar aptal olduğumu düşünmesi gülünçtü.
“Elfin çıkacak.” dedim.
Sesim kendimden emindi.
Elfin yanıma doğru adımladı.
“İlk tur için Ege veya Kaan çıksaydı daha iyi olmaz mıydı? İlk tur garanti olurdu bizim için.”
Gülümsedim.
“Hayır, sen çıkacaksın.”
Kaan araya girdi.
“Kaptaniçe, ilk tur için fazla riskli bir hamle bu.”
O da Alparslan’ın Elfin’e olan zaafını biliyordu.
“İlk turda Alparslan’ı çıkarmazlar.”
“Çıkaracaklar. Alev de böyle düşünmemizi umuyor.”
Alev de Alparslan’ın Elfin’e olan aşkını çok iyi biliyordu. Onların karşılaşmaması için elinden geleni yapacaktı.
O esnada Cehennem tarafından bize doğru gelen hakemi gördüm.
“İlk tura kim çıkıyor, kaptan?” diye sordu.
“Güneş, Elfin Özil.”
Elfin’e güveniyordum. Ama o çocuk ruhlu kalbi, Alparslan’ı görünce heyecanlanıp maçı verebilirdi. Bunun olmamasını umut ediyordum.
Elfin motoruna binerken bana göz kırptı.
Ekiple beraber pistin sol kısmında, bizim için özel yapılmış izleme alanına geçtik.
Hakem Cehennem’in oyuncusunu anons etti.
“Kül, Alparslan Barlas.”
Biliyordum.
Kaan elini omzuma koydu.
“Helal olsun, Kaptaniçe.”
Gülümsedim.
O an hakem bizim oyuncumuzu anons etti.
“Güneş, Elfin Özil.”
Gözlerimi camın ardından karşıdaki izleme alanındaki Alev’e diktim.
Elfin’in ismini duyunca sinirle ellerini kahverengi saçlarının arasından geçirdi.
Bu hamlemi tahmin etmemi beklemiyordu.
Motorların gireceği kapı yavaşça açıldı.
Kül rengi motorunun üstünde Alparslan dışarı çıktı.
Kaskının vizörü kapalı olduğundan yüzü görünmüyordu.
Elfin de aynı kapıdan çıkıp Alparslan’ın yanına sürdü. Tam onun yanında başlangıç çizgisine hizalandı.
Motorunun arka kısmında güneş şeklinde bir anahtarlık asılıydı.
Elfin kaskının vizörünü açıp Alparslan’a döndü.
Alparslan da ona bakıp vizörünü açtı. Yeşil gözlerini Elfin’in mavilerine dikti.
Elfin, her maç rakibine yaptığı gibi eldivenli elini Alparslan’a uzattı.
Ama bu sefer tatlı bir heyecanla eli titriyordu.
Alparslan, Elfin’in elini tuttu.
Hakemin düdüğünü duyunca ikisi de yavaşça ellerini çekip vizörlerini indirdiler.
Elfin’in nefesinin hızlandığını görebiliyordum.
Cehennem ağzına kadar doluydu. Tribünlerden bağırış sesleri yükseliyordu.
Gözlerimizi direkteki ışığa diktik.
Kırmızı…
Işık söndü.
Siyahın ardından gelecek yeşili bekliyorduk.
Yarışçılar, yeşil ışığa kavuşmak için yaşarlardı.
Elfin başlangıç çizgisinden Alparslan’dan önce çıksa da Alparslan ilk virajda ona yetişmeyi başarmıştı.
İkisi başa baş ilerliyordu.
Cehennem pisti on üç virajdan oluşuyordu.
İlk virajda Alparslan Elfin’e yetişirken Elfin arayı tekrar açmaya çalışıyordu.
Elfin’in verdiği savaş motoruyla değil, kalbiyleydi.
Yarış başa baş ilerliyordu.
Bir virajı Elfin alıyor, diğerini Alparslan.
Elfin’in motoruna takılı güneş anahtarlığı parıldıyor, içindeki umudu yansıtıyordu.
Son iki viraj kalmıştı ki Alparslan bir anda öne geçti.
Elfin’in eli gaz pedalından kaydığı an içimi bir panik kapladı.
“Hadi kızım… Yapabilirsin, Elfin.”
Elfin sanki sözlerimi işitmiş gibi gaz pedalını tekrar kavradı.
Son viraja girmeden Alparslan’a yetişti.
Son virajda motoru yatırarak Alparslan’ın önüne geçti.
Dizlikleri yere sürttü.
Bitiş çizgisini birkaç saniye farkla geçti.
Kazandığını anladığında vizörünü açıp kollarını iki yana kaldırdı.
Gaz pedalını sıkmaktan omuzları kasılmıştı.
Birkaç metre ileride frenledi.
Alparslan da tam yanında durdu.
Elfin motorundan inip bizim yanımıza gelecekti ki Alparslan birkaç adımda ona yetişip bileğini tuttu.
Kasklarını henüz çıkarmadıkları için dudaklarını okumam mümkün değildi.
Motorlarının garajlara taşınmasını beklerken bir iki dakika konuştular.
Sonra Alparslan, Elfin’in elini nazikçe bırakıp önce onun, sonra da kendi kaskını çıkardı.
Kaskını sol eline geçirip Elfin’e el salladıktan sonra Cehennem’e doğru yürüdü.
Gözlerim Alev’i ve diğerlerini buldu.
Taraflarında derin bir sessizlik hâkimdi.
Sonra Hera Siyanlı, Alev’e doğru yürüdü.
Pisti işaret etti.
Alev de başını salladı.
Piste çıkmak istediği anlaşılıyordu.
Alparslan Cehennem’e girdiğinde hepsi elini tutup bir şeyler mırıldandılar.
Ama Alparslan’ın alabileceği bir maçı, zaafı olduğu küçük bir kıza vermesi hiç hoşlarına gitmemişti.
En son Alev, Alparslan’ın omzuna dokundu.
Bakışlarında “Sorun değil.” diyen derin bir anlam vardı.
O an bulunduğumuz izleme odasının kapısı açıldı.
Elfin neşeli adımlarla bize doğru yürüdü.
Bengü ile birbirlerine sarılıp çığlık attılar.
Mutluluktan ne yapacaklarını bilmiyorlardı.
Çağıl,
“Ne yapıyorsunuz oğlum ya?” diye mırıldandı.
Kaan,
“Aşkım, dur iki dakika. Dedikodu alacağız bu zilliden.”
deyip Bengü’yü belinden kavrayarak kendine çekti.
Kaan gibi hepimiz ikilinin ne konuştuğunu merak ediyorduk.
Elfin heyecanla,
“Ne oldu biliyor musunuz?” dedi.
“Dökül bakalım, sarı fırtınam.” dedim.
“Yarıştan sonra Alp’le kahve içmeye gidiyorum!”
diye bağırdı.
Ellerini birbirine vurdu.
Çok heyecanlı olduğu her hâlinden belliydi.
Bunu uzun zamandır bekliyordu.
Kaan, Elfin’e yaklaştı.
Saçını hafifçe çekti.
“Bekle bakalım sarı şeytan. Önce bu maç kazanılacak.”
Elfin gülümsedi.
Yanağındaki gamzesi belirdi.
“Siz halledersiniz. Size güveniyorum.”
Sohbeti bölmek istemesem de araya girdim.
“Bengü, ikinci tura çıkmak ister misin?”
Bengü, sözlerimden sonra Kaan’ın kollarının arasından çıktı.
Hafifçe gülümsedi.
“Kim var karşıdaki?”
Kendinden emindi.
“Hera Siyanlı.”
Hera iyi bir yarışçıydı.
Namını duymuştum.
Ama Bengü’nün Hera’dan eksiği yoktu.
Hatta fazlası vardı.
“Onu ezeceğim.” dedi Bengü. Hemen ardından Kaan ona tekrar sarıldı. Onu öpücüklere boğarken, “İşte bu benim güzelim, sen halledersin aşkım.” dedi.
Hakem kapıda belirince kararımı bildirdim.
Hakem anonsları geçti. Bengü ile Hera aşağıya, piste indi. Hera közü temsil etmiyordu, onu yaşıyordu. Motorunda közü andıran parlak kırmızımsı çizgiler vardı. Hera, eldivenli ellerini motorunda gezdirdi. Bakışlarını kapıya dikip beklemeye başladı.
Bengü, doğanın esintilerini taşıyan motoruyla piste giriş yaptı. Kaskının üzerinden gözlerini Hera’ya dikti. Bakışları adeta bir bıçak gibi Hera’ya saplanıyordu.
Hakem düdüğünü çaldı. Işığın yanmasını bekledik. Işık yanar yanmaz Bengü ve Hera aynı anda başlangıç çizgisini geride bıraktılar. Başa baş gidiyorlardı. Hatta biraz daha birbirlerine yaklaşırlarsa çarpışmaları kaçınılmazdı. İkisinin de bu kadar sinirli olması adrenalinlerini tetikliyordu.
Bengü ne zaman öne geçse Hera onu sıkıştırıyor, yeniden ikinci sıraya çekiyordu. Onuncu virajda da aynısı yaşanınca gözlerimi Kaan’a diktim. Yumruklarını sıkmaktan parmakları beyazlamıştı.
Son viraja geldiklerinde Hera doğrudan Bengü’ye doğru yattı. Bengü, virajlarda yatmaktan hoşlanmasa da Hera’ya fırsat vermemek adına yatmak zorunda kaldı. Bir an bile birbirlerinden uzaklaşmadılar.
Bitiş çizgisini birkaç saliseyle Hera geçtiğinde Bengü sinirle gazı bırakıp frene asıldı. Yavaşlayıp durduklarında Bengü, kontağı bile kapatmadan motordan indi. Hera’ya doğru yürümeye başladı.
Kaan, Bengü’nün Hera’ya bir şey yapmasını önlemek için hızla kapıya yöneldi. Peşinden yürüdüm. Kaan, Bengü’nün Hera’ya dokunmasına bile izin vermeden ona atılıp belinden yakaladı.
“Dur, sakin ol güzelim. Ne oluyor?” diye sordu.
Bengü, Kaan’ın kollarında çırpınmaya devam ediyordu.
“Bırak beni! Yolacağım ben o orospuyu!”
Hızlıca hamle yapıp motorun kontağını kapattım.
Alev de ne olduğunu anlamak için aşağı, piste inmişti. Hera’ya doğru yürüdü. Hera, Alev’e doğru parmak uçlarında yükselip kulağına bir şeyler fısıldadı.
Alev kaşlarını çatıp konuştu.
“Bir daha insanların hayatını şu maçlara alet etme, sikerim belanı.”
Ben de bizimkilerin yanına yürüdüm. Kaan, Bengü’yü belinden kavramış izleme alanına doğru götürüyordu.
İçeri girdik. Bengü’yü koltuğa oturtup eldivenlerinin üzerinden ellerini tuttum.
“Ne oldu Bengü? Bir şey mi söyledi sana o?”
Alev’in sözlerinden, Hera’nın Bengü’ye kişisel bir şey dediği anlaşılıyordu.
Bengü’nün kaskını henüz çıkarmamıştık. Sesi boğuk olsa da konuşmaya başladı.
“Bana son virajda yatarken, ‘Sevgilinin altına yatmayı bırakıp viraja yatmayı öğren, ucube.’ dedi.”
Şok olmuştum. Siyanlı’nın bu kadar ileri gitmesini beklemiyordum.
“Ne dedi? Ne dedi?” dedi Kaan. “O piçleri sahaya gömeceğim.”
“Kaan, sakin ol. Bekle biraz.” dedim.
Kaan bir an duraksadı.
Bengü eldivenlerini ve kaskını çıkardı. Ne olmuştu bu kıza böyle?
Kaskını çıkardığında gözleri kıpkırmızıydı. O kırmızı gözler, Kaan’ı cehennemin ortasına itmeye ant içmiş gibiydi.
Kaan bize bir şey demeden izleme alanından çıkıp Cehennem’e doğru yürüdü.
Bağırmaya başladı.
“Çıkar lan! En iyi oyuncunu çıkar bana, Alev!”
Ne yapıyordu bu? Davranıştan eksi puan yersek şampiyonluğu direkt Cehennem’e verirlerdi.
Alev gözlerini kıstı, kollarını arkasında birleştirdi. Kaan’ı baştan aşağı alaycı gözlerle süzdü. Sonra başıyla hafifçe işaret verdi.
Alev’in ardından Alaz’ı taşıyan Ayaz çıktı.
Kaan, Ayaz’la birlikte Cehennem’in bölgesinden çıktı. Birkaç dakika konuştular. En son Ayaz elini Kaan’ın omzuna hafifçe vurdu. İkisi sarıldılar.
İkilinin dostluklarını bilmeyen yoktu. Hatta Kaan’ın Kemase’den önce Cehennem’e gitmek istediğini biliyorduk.
Kaan hızlıca içeri geldi.
Bengü ayağa kalkıp yanına doğru adımladı.
Kaan, Bengü’nün yanaklarını öptü.
“Ağlama kurban olduğum, ağlama.”
Bengü kırmızı gözleriyle gülümsedi.
Kaan’a ekipmanlarını giydirdi.
“Kaptaniçe, bu tur bizde. Rahat olun.” dedi Kaan.
“Sana güvenimiz tam, Kaan.” dedim.
Bengü’nün gözyaşlarına kıyamıyordu. Karşısına dostu Ayaz Arınç çıksa da Bengü için dostluğunu bu maçlık askıya almak zorundaydı.
Kaan sahaya indi. Ayaz da sahaya indiğinde hakem düdüğü çaldı.
Işık yandığı anda ikisi de aynı anda gaza bastılar.
Ancak Ayaz’ın Kaan’ı bu şekilde yenmesi mümkün değildi. Kaan, sevgilisi Bengü ağladığı için, üstelik onu ağlatan Cehennem’den biri olduğu için bu yarışı kaybetmeyecekti.
Beklediğim gibi oldu.
Kaan başlangıçtan hızlıca çıktı. Motoru can çekişse de elini gazdan bir saniye bile çekmedi.
Tribündekiler yarışları ağızları açık izliyordu. İkili biraz bile birbirine yaklaşsa bağırışlar ve çığlıklar Cehennem’de yankılanıyordu.
Ayaz henüz on birinci virajdayken Kaan çoktan bitiş çizgisini geçmişti.
Kaan beklemeden motorunu personele bırakıp hızlıca yukarı, yanımıza çıktı.
Bengü koltukta oturuyor, ağzını bıçak açmıyordu. Morali bozulmuştu. Yarışı kazanmak için verdiği çaba ve duyduğu ağır sözler onu incitmişti.
Kaan içeri girip Bengü’nün önünde diz çöktü.
Bengü sevgilisi Kaan’ı görünce gözleri parladı. Başındaki kara bulutlar dağıldı.
Kaan gülümsedi.
Çağıl, “Helal olsun adam pisti aşkın arasına koyup peynir ekmek gibi yedi vallahi.” dedi.
Kahkaha attım. Hemen ardından ciddiyetimi toplamak zorunda kaldım.
Gözlerimi ekipte gezdirdim. Yarışa kimi çıkaracağımı düşünüyordum.
Ege, onlara niçin baktığımı anlamış gibi konuştu.
“Kaptaniçe, Sıla çıksın bu tur.”
Sıla şaşırdı.
“Ben ne alaka? Çok biliyorsan sen çık, Ege.”
Ege sırıttı.
“Çıkarım güzelim.”
Sonra bana döndü.
“Kaptaniçe, sen ne dersin?”
“Sıla çıkmak isterse Sıla çıksın, istemezse sen çık, Ege.”
Karşı takımdan kimin çıkacağını kestiremiyordum.
Bu sefer Alev’in hamlesine karşı koyamıyordum.
“İstemez o herhâlde.” dedi Ege sırıtıp.
“İstiyorum Ayçacık.” dedi Sıla. Ardından devam etti.
“Sen niye benim adıma konuşuyorsun, Ege?”
Ege’ye gözlerini dikmişti.
“Ne haddimize güzellik. Üstüme iyilik sağlık.”
Ege ellerini saçlarının arasından geçirdi.
Hakem,
“Taraflar, son otuz saniye. Piste inin.”
dediğinde Sıla aşağıya indi.
Karşısında Ecrin denen bir kız vardı. Tek bildiğim, kıza Zift dendiğiydi.
Sıla Türkmen piste inip motoruna yerleştiğinde gözlerim Ecrin’e takıldı.
Ecrin’in bileğinde altın bir bileklik vardı.
Bileklik bana çok tanıdık gelmişti.
Hayır… Hayır… diye geçirdim içimden.
Aynı bileklik Hera’da da vardı.
Yakın arkadaş bilekliğiydi.
Çünkü bir zamanlar ben de Elfin’le böyle bir arkadaşlık bilekliği takıyordum.
Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Başım deli gibi dönmeye başladı.
Koltuğa çöktüm.
“Ben ne yaptım?” dedim seslice.
Midem ağzıma geliyordu. Elimi karnıma götürüp sertçe bastırdım.
Canım çok acıyordu.
Nasıl böyle bir şey yapabilmiştim?
Çağıl beni fark edip yanıma çöktü.
“Ayça, ne oluyor? İyi misin sen?”
Endişeli gözlerini bana dikmişti.
“Çağıl, maç başladı mı?” diye sordum.
Başlamadıysa Sıla’yı alabilirdim. Yerine Ege ya da Çağıl geçebilirdi.
“Başladı. Ne oldu? Korkutma bizi.” dedi.
Artık her şey için çok geçti.
Sıla’yı Cehennem’in içine atmıştım.
“Hera ve Ecrin yakın arkadaşlar. O kız Sıla’ya bilenip ağır oynayacak.” dedim.
Sesim suçluluk doluydu.
“Virajlara yatmadığımızı biliyorlar. Virajlarda Sıla’ya yatacak.”
Yaptığım şeyin ağırlığını hissediyordum.
“Öyle bir şey yapmaz herhâlde.” dedi Çağıl.
Bir anda gözleri büyüdü.
O da Cehennem’in planını anlamıştı.
“Siktir… Bu maçı alacaklar, atağa kalacaklar. Alev’le senin oynamanı istiyorlar.”
“Ne? Ayça’yı bilerek maça çıkarmadık. Bunu yapamazlar.” dedi Elfin.
Elfin, Cehennem’e iyi taraftan bakmaya çalışıyordu.
“Yaparlar Elfin. Onlarda acıma duygusu yok.” dedi Kaan.
Cehennem’in ne olduğunu çok iyi biliyordu.
“Bunu değiştiremez miyiz? Hakemle falan konuşsak?” dedi Bengü.
“Ne diyeceğim hakeme? Sabah abim ağzıma sıçtı, şimdi maça çıkamam mı diyeyim? Daha ne kadar aşağılık duruma düşeceğim?”
Sesim boğazımda düğümleniyor, nefes almakta zorlanıyordum.
“Ayça, kendine gel. Sen aşağılık falan değilsin.” dedi Bengü.
Beni teselli etmeye çalışıyordu ama boşunaydı.
“Hayır, öyleyim. Aylardır bu maç için uğraşıyoruz.”
Ağlamak üzereydim.
Ege,
“Siktir, son viraja giriyorlar!”
diye bağırdı.
Hâlâ camın önünde maçı takip ediyordu.
Ayağa kalktım.
Cama doğru ilerledim.
Dizlerim titrediği için yürümekte zorlanıyordum.
Çağıl eliyle belimi kavrayıp cama ulaşmama yardım etti.
Cama baktım.
Tam tahmin ettiğim gibi Ecrin viraja yattı.
Ancak beklediğimden de acımasızdı.
Sıla’ya yatabileceği bir alan ve süre tanımadan virajı büyük bir ustalıkla aldı.
Bitiş çizgisini geçmişti.
Sıla da birkaç saniye sonra bitiş çizgisini tamamladı.
Ama kaybetmiştik.
Atağa kalmıştık.
Artık geri dönüş yoktu.
Su ve Alev ilk kez karşılaşacaklardı.
Gözlerimi Cehennem’e diktim.
Alev alaycı gülümsemesini takınmıştı.
Beni rahatlıkla alabileceğinin farkındaydı.
Artık aramızdaki şey yarış olmaktan çıkmış, kişisel bir hesaplaşmaya dönüşmüştü.
Kazanan yalnızca tura değil, karşısındakinin geleceğine de hükmedecekti.
Ancak şartlar eşit değildi.
Bunu ikimiz de çok iyi biliyorduk.
Demir Mahiroğlu
Alev
Sonunda… Skor 2-2’ydi. Şampiyonu Alev ile Su’nun mücadelesi belirleyecekti. İllegal’de tarih yazılacaktı.
Sıla denen kızı Ecrin’in piste gömeceğini zaten biliyordum. Ancak Ecrin’in bitiş çizgisini geçtiğini görmek bir hayli hoşuma gitmişti. Hera ise ceza yemesine ramak kalmasına rağmen iddiayı reddederek ceza almamıştı. Eğer alsaydı doğrudan kaybedecektik ve şampiyon Kemase olacaktı. Düşüncesi bile midemi bulandırıyordu amına koyayım.
Bu sırada gözlerimi karşıya kaydırdım. Bengü başını sevgilisinin göğsüne yaslamış, camdan dışarı bakıyordu. Bu esnada sevgilisi olan ve bize meydan okuyan orospu çocuğu, kızın saçlarını okşuyordu. Onların kızları ağlayıp sızlanıp sevgililerine sığınmaktan başka bir şey bilmiyorlardı. Oysa bizim kızlarımız nasıl oynayacağını çok iyi biliyorlardı. Zayıf noktalara acımıyor, onların üstünü karalıyorlardı.
Ecrin yavaş adımlarla yukarı çıktı. Hera ona elini uzattı.
“Çak bakalım kuzum.”
Ecrin, Hera’nın eline hafifçe vurdu. Aldığı zaferin sarhoşluğu üstündeydi.
“Helal olsun kızlar, şu gavatların alamadığı maçları siz aldınız.” dedim.
“Ula bak, size gavat diyor bu.” dedi Taha. Yine Ayaz’ı kışkırtmaya çalışıyordu. Aklı sıra Ayaz’ı üstüme salacaktı.
“Onu da göreceğiz şimdi, atağa kaldı pezevenk.” dedi Ayaz. Kendisi maçı kaybetmiş, bir de bana afra tafra yapıyordu piç kurusu.
“Bitir şu işi kralım.” dedi Alparslan. O da sevdiği küçük, nazlı kıza yenilmişti. Hemen ardından kıza kahve içmeyi teklif etmişti. O yüzden maçı kaybettiği için pek bir şey dememiştim Alp’e.
Pistte kaybetse de aşkta kazanıyordu.
“Bende o iş… Motoru gözüm bağlı bile sürsem o kızı geçerim.” dedim. Alev’in karşısında değil Su, koskoca cihan bile duramazdı.
“Zaten kız ayakta duramıyor, görmedin mi?” dedi Berk. “Kral için sıkıcı bir zaferden başka bir şey değil.”
“Bence piste bile çıkmayacak.” dedi Hera.
Ancak bir liderin böyle bir şey yapacağını düşünmüyordum. O an anons için çıktığımız sahne geldi aklıma. Sırf ondan önce sahneye çıktım diye bana attığı bakışlar zihnimde canlandı.
“O asla pes etmez. Geberse bile o motorun üstünde geberir o.” dedim. Bizim küçük liderde öyle bir inat olduğunu seziyordum.
“Kaptan, bu güne kadar almadığın maç yok senin. Bu ne ki senin için?” dedi Berk.
“Hayır, bir kere motordan düşmüştü, onu da say lan.” dedi Taha.
Maçtan sonra konuşabilecek hâl bırakmayacaktım onda.
“Senin yüzünden düştü zaten it oğlu it.” dedi Ayaz.
Evet, Taha kulaklığıma bağlanıp bir anda bağırmıştı. Amına koduğum yüzünden motordan düşüp iki hafta kolum alçıda dolaşmak zorunda kalmıştım. O günün intikamını da bir gün alacaktım.
İntikam soğuk yenen bir yemekti.
“Sıkıştır onu virajda. Zaten viraj kullanmasını bilmiyorlar.” dedi Hera.
Ardından Ecrin kıkırdadı.
“Sevgililerinin altına yatmaktan unuttular.” dedi.
İnsanların yatak odasını gündeme taşımaları arsızca olsa da virajda sıkıştırma hamlesi mantıklıydı.
“Senin altına yatacak bir sevgilin olmadığı için bu lafların. İnsan hemcinsine böyle hakaret eder mi lan?” dedi Ayaz. Sesinden sinir akıyordu.
“Siz çok sıkıcısınız. O kızlardan hoşlandığınızı düşünmeye başladım.” dedi Hera. “Bizden çok onları savunuyorsunuz.”
“Ne alakası var şimdi bunun?” dedi Taha.
“Çok alakası var. Bence en yakın zamanda oyuncu değişikliği için toplantı yapmalıyız.” dedi Hera.
Demek istediğini anlamıştım. Karşı takıma acıyanları takımdan siktir etmek istiyordu.
Bunu dostlarıma yapmazdım. Bu maçı kaybedenin diğer maçı kazanacağını düşünüyordum.
Sonra devam etti:
“İyice yumuşadınız siz onlara karşı.”
“Ne sikimden bahsediyorsun lan sen?” dedim.
“Rakibe acıyorsunuz Demir. Sen de daha ayakta bile duramayan kıza maç verirsen hiç şaşırmam. Bu takımın karakteri artık yok. Daha sağlam oyunculara ihtiyacımız var. Oyuncu değişikliğine gideceğiz.”
“Bunu asla yapmayacağız. Sik sik konuşmayı kes.” dedim.
“Yapacağız Demir. Acıma duygusu taşıyanların Cehennem’de yeri yok.” dedi Hera.
“Düzgün konuşsana sen.” dedi Alparslan. Gözlerini karşı takımdan ayırıp kızlara dikti.
“Bilerek kaybeden biri için çok konuşuyorsun Alparslan.” dedi Hera.
“En azından sevdiği kadına yenildi.” dedi Ayaz.
“Ayaz, sen hiç konuşma. O kızı ağlatmak için ceza almayı göze aldım. Sen gidip maçı verdin onlara.” dedi Hera. İnadından dönmüyordu.
“Bir şey söyleyebilir miyim?” dedi Taha.
“Söyle oğlum.” dedim. Allah bilir ne sikim saçmalayacaktı.
“Şu tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan çıkar mevzusunu araştırdım. Bilimsel olarak…”
“Taha, şu an sırası mı amına koyayım?” diye kükredi Ayaz.
Sonra devam etti:
“Senin olmayan ciddiyetini sikeyim Taha.”
“Beni sikmek istersen adresimi biliyorsun yakışıklım.” dedi ve sert bir kahkaha koyuverdi Taha.
Aynı evde yaşıyorlardı pezevenkler.
“Yeter amına koyayım, yeter!” diye bağırdım.
Sonra devam ettim:
“Şu siktiğimin maçını alalım, ondan sonra sağlam bir kafa dağıtırız.”
O an hakemin sesi duyuldu.
“Atağa kaptanlar!”
Gözlerimi karşıdaki izleme alanına diktim. Su ayakta zor duruyordu. Ama o sikik inadından bir an bile vazgeçmiyordu.
“Kaptanlar için son çağrı. Pist girişinde toplanılması önemle rica olunur.” diye bir ses yükseldi hoparlörlerden.
“Bitir şu işi aslanım.” dedi Ayaz.
“Senin için kolay bir yarış. Başarılar kaptan.” dedi Alparslan.
“Acıma duygunu Cehennem’e göm.” dedi Hera.
Başımı salladım. Aşağıya doğru adımladım. Bizimkiler arkamdan geliyorlardı.
Gözlerimi karşı takıma diktim.
Çağıl denen çocuk, küçük liderin belini kavramış onu yürütüyordu. Aralarında bir şey olmadığını duymuştum. Ama İllegal dedikoduları yanılmıştı. İt oğlu it, kızın beline hayvan gibi sarılıyordu.
Kızın ayakta duracak mecali yoktu.
Hakem hızlıca atak kurallarını açıklamaya başladı.
“Atakta sadece takım kaptanları yarışabilir. Tek tur, tek kupa, tek şampiyon. Anlaşıldı mı kaptanlar?”
“Anlaşıldı.” dedim ve gözlerimi Su’ya diktim. Cevap vermesini bekliyordum.
Hakem de ona döndü.
“Sahaya çıkacak mısınız Su?”
Bu sözü işittiğinde kızın gözlerinden bir ışık geçti. Sanki adam canını istemişti.
“Çıkmazsam ne olur?” dedi.
Gözlerimi ellerine indirdim. Zangır zangır titriyordu. Cehennem ateşinde yanma korkusu kızın bedenine işlemişti amına koyayım.
“Kupayı Cehennem’e vereceğiz.” dedi hakem.
Her türlü öyle olacaktı zaten diye geçirdim içimden.
Ama bu kız geberse de o motorun üstünde geberecekti.
İnadı bedenini ayakta tutmaya yetecek miydi, göreceğiz.
“Çıkacağım.” dedi.
Sesi kendinden emindi.
Bu kız yanmaktan korkmuyordu.
“Beş dakikaya sahada hazır olun.” dedi hakem.
Arkamı döndüğümde personel motorumu getirmişti. Ellerimi, üstünde alev deseni bulunan kömür siyahı motorumun üstünde gezdirdim.
Hera yanıma yaklaştı. Elinde benim balaklavam vardı. Hafifçe parmak uçlarında yükselip balaklavayı başımdan geçirdi. Sonra da elleriyle saçlarımı düzeltti.
“İyi şanslar Alev.” dedi.
“Benim şansa ihtiyacım yok güzelim.” dedim.
Şans mans hikâyeydi. İllegal’de yürek konuşurdu.
“Senin yüreğin bunu kaldırır mı, göreceğiz Alev.” dedi Hera.
Hiçbir şey demedim.
Onunla laf dalaşına girmek aptallık olurdu.
Eldivenlerimi de elime geçirip tulumumun fermuarını kontrol ettim. Her şey yerindeydi.
Piste doğru tekrar adımladım.
Karşı takımın motorunun olduğu kısımda toplanan kalabalığı gördüm.
“İnşallah gebermiştir.” diye mırıldandım.
Kız zar zor da olsa o motora biniyordu. Ekipmanlarını bile kendi başına giyememiş, bizim Alp’in sarışın sevdası yardımcı olmuştu ona.
Aralarında konuştuklarında hiç atağa çıkmadığını duymuştum.
Ben de çıkmamıştım ama bir gün çıkacağımı bildiğimden sürekli antrenman yapıyordum.
Korkularım Alev’in sıcaklığında eriyordu.
Kızı motoruna bindirip sahadan ayrıldılar.
Sadece Alev ve Su kalmıştı.
Bakalım Su, Alev’i söndürebilecek kadar güçlü müydü…
Hakem ikimizin de ortasına geçti. O an tüm cehennem sessizliğe büründü. Tribünlerden çıt çıkmıyordu. Sadece Alev ve Su’nun motorlarının hırıltıları duyuluyordu.
Hakem düdüğünü çalıp ortadan çekildi. O an yanımdaki kıza bakmaya yeltendim. O da bana bakıyordu. Yeşil gözlerinin harelerindeki inadın arkasında saklanan endişe ve korku görülmeye değer bir manzaraydı.
Tekrar önüme döndüm ve gözlerimi ışığa diktim.
Kırmızı…
Kırmızı…
Kırmızı…
Bir anda ışık söndü.
Siyah…
Karanlık…
Yeşil!
Gaz pedalını kırmadığıma şükrediyordum. Başlangıç çizgisinden öyle bir çıkmıştım ki arkamda koca bir toz bulutu oluşmuştu. Motoru, çoğu kişinin kullanamayacağı kadar ağır bir yarış motoruydu. Hatta benim motorumdan daha iyi bir motordu. Ancak bu motorla beni geçmeyi bırak, bana yaklaşamıyordu bile.
Bu kız gerçekten beceriksizdi.
Bu kadar yavaş giderse o daha pisti yarılamadan ben çoktan bitiş çizgisini geçmiş olurdum. Ben ilk virajı bitirirken o, refleksleri yavaş bir biçimde viraja yeni giriyordu.
Bu iş çok kolay olacaktı.
Kızı arkamda bırakıp ikinci viraja gelmiştim. O an sol tarafımdan bir esinti geçti.
Lan…
Az önce başlangıçta olan küçük lider beni sollamış ve önüme yerleşmişti.
Bu kız beklediğimden çok daha dişli çıkmıştı ve ben dişli rakiplerimi ezmeyi severdim.
Vitesi artırıp gazı kökledim.
Ama nafileydi.
Kız benimle yan yana gidiyordu. Adeta motorla bütünleşmişti.
İkinci ve üçüncü virajı başa baş gitmiştik. Tribünlerden bağırışlar yükseliyordu. Maça bahis yatıranlar heyecanla yarışı izliyordu. Alev öne geçtiği an cehennem rahatlıyor, ancak Su bana yetiştiği an stresten tırnaklarını kemiriyordu.
İllegal’in finaline yüklü miktarda para yatırılmıştı.
Dördüncü viraj önümde belirdiğinde yatmak üzere bacak açımı ayarladım.
O yatamayacaktı.
Dizliklerim yere sürttü, kıvılcımlar çıktı.
Siktir…
Bu kız yatmayı biliyordu.
Su rahatlıkla virajı almıştı. Gaz pedalına yarınlar yokmuş gibi asılmaya devam ederken gözüm dikiz aynasına kaydı. Aramızdaki mesafe kapanıyordu.
“Siktiğimin inatçısı… Ölümüne oynuyorsun, Su.”
Birkaç virajı daha başa baş aldık. Artık Su iyice önüme geçmeye başlamıştı. Bu kadar iyi olmasını beklemiyordum. Bu kıza yenilirsem ne itibarım kalırdı ne de yarış hayatım.
Gazı biraz daha açıp Su’nun önüne geçtim. Bu hamlemi gören Su’nun parmakları da gaz pedalına daha sert asıldı.
Önümüzde sadece üç viraj kalmıştı.
Arayı biraz daha açıp liderliğe oturduğum an dikiz aynasından ona baktım. Gaz koluna öyle bir abanıyordu ki motorunun çığlıkları bile değişmişti.
Onuncu virajdan çıkarken ellerinin titremesi gözle görülür hâle gelmişti. Virajdan birkaç saniye geç çıktı. Hatta biraz daha geç çıksaydı doğrudan çizgi dışına çıkacaktı.
Ancak motor kısa düzlüğe geldiğinde yalpalamaya başladı. Su, korkudan titreyen elleriyle motorun sarsılan gidonunu kontrol altına almaya çalışıyordu.
“Bu kızın hâli hâl değildi.” diye geçirdim içimden.
Belki de kaybedeceğini anlamış, bu rezilliği nasıl yaşayacağını düşünüyor ve bu yüzden yarışa odaklanamıyordu.
Son viraja gelmiştik. Bu virajın ardından kısa bir düzlük ve bitiş çizgisi vardı.
Maçtan alacağım milyonlar umurumda değildi. Siktiğimin takımını yenmek kadar zevkli değildi milyonlar.
Son viraja girdiğimde yatıp yatmamak arasında kalsam da yatmamayı tercih ettim. Küçük liderin beni geçmesi imkânsızdı.
Gözlerim tekrar dikiz aynasına kaydı.
Motoru hafifçe yalpalıyor, çizgi dışına çıkıyordu. Direksiyonu sarsıldı. Motor iyice yaylanıp sağa sola savruldu. Su, titrek elleriyle kontrolü sağlamaya çalışsa da başarılı olamadı.
Motor, üstündeki kızla birlikte taklalar atarak pistin kenarına savruldu.
“Siktir, siktir!” diye bağırdım. Sesim kasktan dolayı çıkmamıştı. Frenlere asıldım. Motor yan kayarak durduğunda hızla kontağı kapattım.
Tribünler sus pus olmuştu.
Çıkan tek ses, Su’ya ait olan ve az önce taklalar atan motorun hırıltılarıydı. Kız, motorun birkaç metre ötesinde boylu boyunca uzanıyor, hareket etmiyordu.
Motordan hızla atladım. Kıza doğru koşmaya başladım. Alev’in hayatında bir ilk yaşanıyordu. Kupayı umursamayı bırakmış, gözlerimi pistte yatan kıza dikmiştim.
Pistin kenarından ellerinde ilk yardım çantaları bulunan üç paramedik, hakem ve görevliler de kıza doğru koşuyordu. Kızın yanına ulaşamamıştım ama motoru önümdeydi. Kontağını kapattım. Üstündeki anahtarlıkta küçük bir kalp vardı.
Anahtarlıktan gözümü kaldırıp kaza yerine baktım. Kemase ekibi de oraya doğru koşuyordu. Güvenlik görevlileri tribünleri boşaltıyordu. Ambulans, kalabalığın hemen yanında durdu.
En önde Alparslan’ın hoşlandığı kız, Elfin koşuyordu. Güvenlik, kıza yaklaşmasına izin vermedi. Elfin güvenliğe bağırıyor, Su’yu görmek için çırpınıyordu.
Bizimkiler de izleme alanından inmişti. Yüzlerinde gördüğüm tek şey, zafer sevinçlerini saklayan sahte yüzlerdi.
Alparslan bize doğru yürüdü. Elfin dizlerinin üzerine çökmüş ağlıyordu. Alparslan gözlerimin içine baktı. Onu onaylarcasına ben de gözlerimi ona diktim. Alp, Elfin’e doğru adımlayıp onu kollarının arasına aldı. Elfin de gözyaşlarını bizimkinin hasta kalbine doğru akıttı.
Ortalık bir anda mahşer yerine dönmüştü.
Yardımcı hakemin bana doğru yürüdüğünü gördüm. Elinde kazandığım kupa vardı.
“Tebrikler kaptan.” diyerek kupayı bana uzattı.
Kupayı almak bile istemiyordum. Artık bir anlamı kalmamıştı. Yine de uzanıp aldım. Kaskımı sağ, kupayı sol elime alıp yürümeye başladım.
Cehennemi aydınlatan kırmızı ve mavi ışıklar yavaşça uzaklaştı. Ambulans alandan çıktığında bahisçiler ve cehennemin evlatları hariç kimse kalmamıştı. Tribünler, az önce yaşanan olayın ağırlığıyla sessizce boşaltılmıştı.
Pistin ortasından yürüdüm. Adımlarım beni istemsizce bizimkilerin olduğu alana götürdü.
Hera elini omzuma koydu.
“Tebrikler kaptan. Siktin attın kızı. Kupa da bizim, zafer de.”
Kıza bir şey yapmamıştım. Son anlarda bedeninin yaşadığı çaresizlik, kalbimin sert duvarlarının altında bir yerlere dokunmuştu.
“Kes sesini, Hera!” diye bağırdım.
Hera şok olmuştu. Benden böyle bir tepki beklemiyordu.
Kupayı içerideki masanın üzerine sertçe bıraktım. Gözlerimi ekibe diktim. Her birinin yüzünde en ufak bir utanç, en küçük bir pişmanlık kırıntısı arıyordum.
“Yaptıklarınızdan utanmalısınız.” dedim.
Sesim, yaşadığım sinir patlamasını yansıtmayacak kadar sakindi.
“Bir şey yapmadık biz.” dedi Ecrin. “Kaybeden onlar.”
“Ne demek bir şey yapmadık lan? Ne demek?” diye bağırdım.
Hâlâ masum olduklarını sanıyorlardı.
“Demir, sakin ol.” dedi Ayaz.
Bu durumda bile sakin olmamı bekliyorlardı.
“Sikerim sakinliği!” diye kükredim.
Elimi masanın üzerinde duran kupaya doğru sertçe savurdum.
Bu kupanın burada durması bile bize haramdı.
“Demir, kendine gel.” dedi Ecrin.
Hâlâ konuşuyordu siktiğimin kızı.
“Ulan daha maç başlamadan ne yaptınız? Milletin üstüne yürüdünüz. Hadi onu geçtim, milleti yatak odasından vurdunuz lan! Siz nasıl masum olabilirsiniz?”
“Masum olsaydık cehennemde olmazdık.” dedi Hera. “Siz cehenneme göre fazla masumsanız, o bizim sorunumuz değil.”
Omzuma bir el dolandı.
“Hadi brom, sakinleşmek için takılalım biraz.” dedi Ege. “Bu gerginliği aşmamız lazım.”
Bir şeyler içmek içimi hafifletebilirdi. Ama önce Kemase’nin kullandığı misafir garajlarının toplanması gerekiyordu.
Gözlerim Alparslan’ı aradı.
Yoktu.
Muhtemelen Elfin’le hastaneye gitmişti.
Kızları ardımızda bırakarak bizim çocuklarla garajlara yürüdüm. O kadar apar topar çıkmışlardı ki garajın kapısını bile kapatmamışlardı. İçerisi darmadağındı.
En ortada Su’ya ait motor duruyordu.
Artık kullanılamaz hâldeydi.
Anahtarı hâlâ üstündeydi.
Taha, “Gel şunu çekiciye taşıyalım.” dedi.
Onunla birlikte motoru kavradık. Motorun üzeri kızın kanıyla yıkanmıştı.
Taha, “Kızın bedeni paramparça olmuş sanki. Bu kadar kan ne böyle?” diye mırıldandı.
İlk defa sesinde ciddiyet vardı.
Motoru çekiciye yükledik. Ayaz, kenarlarından halat geçirmek için motora yaklaştığında o da şok olmuştu. Kazanın bu kadar ağır olduğunu tahmin etmiyordu.
Motorun üstünde duran anahtara bağlı küçük kalp şeklindeki anahtarlığı çıkarıp aldım. O da kızın kanına bulanmıştı.
Amına koyayım…
Motor hurda olmuştu.
Geriye kalan tek şey bu küçük kalp şeklindeki anahtarlıktı.
İçeriye geçtik. Dolaplara yerleştirilmiş ekipmanları tek tek poşetlere doluştururken arkamızdan bir titreme sesi geldi. Arkadaki hırdavat komodininin üstünde ekranı kırık bir telefon titriyordu. Alıp almamak konusunda tereddütte kalsam da en sonunda telefona uzanıp elime aldım. Son birkaç mesaja gözüm takıldı. Telefonun kime ait olduğunu anlamak için elimde çevirdim. Şeffaf kılıfın içinde bir fotoğraf vardı. İki tane küçük erkek çocuğu ve onlardan biraz daha küçük, renkli gözlü bir kız çocuğu fotoğrafta gülümsüyordu. Telefon tekrar titredi. “Eren Abi’m 🐝” adında birinden gelen bir mesajdı. Mesajı seslice okudum.
“Miniğim, maçın bittiyse eve gel. Göktüğ sana sabah söylediklerinden sonra kafayı yedi. Abi-kardeş barışmasını yapmalıyız.” diye okudum mesajı. Bu telefon kiminse onu bekleyen bir ailesi vardı. Bir an önce eve gitmeliydi.
“Bu kimin telefonu oğlum?” dedi Ege.
“Bilmiyorum,” dedim. Acaba o kıza ait miydi diye düşündüm.
Taha telefona uzanıp elimden aldı.
“Su’ya ait olmalı. Onun da iki abisi var diye duymuştum.” dedi.
“Hastaneye göndeririz o zaman.” dedim. “Alparslan oradadır.”
Anahtarlığı ve telefonu cebime attım. Dolaptan da başka bir anahtar çıkmıştı. Bir ev anahtarına benziyordu. Onun da ucunda minik bir arı figürü asılıydı. Anahtarlığın kimin olduğunu düşünürken cebimdeki telefon titremeye başladı. Ekranda bir isim çıktı: “Eren Abi’m 🐝” arıyor.
Ayaz’a baktım. Açıp açmamak konusunda kararsız kalmıştım. Açsam kızın abisine ne diyecektim? Böyle bir haber nasıl verilirdi ki?
Ayaz başını onaylarcasına salladı.
Telefonu açıp kulağıma götürdüm.
Karşıdan heyecanlı bir ses yükseldi.
“Miniğim, nerelerdesin sen? Yarışının kaç saat önce bitmesi gerekiyordu. Neden açmıyorsun telefonu, abim?” dedi karşıdaki ses.
Hafif meraklı bir erkek sesi yükseliyordu. Hemen cevap vermedim. Birkaç saniyelik sessizlik oldu.
“Ben Demir Mahiroğlu. Ayça burada değil.” dedim. Sesimin titrememesi için ekstra efor sarf ediyordum.
“Ayça nerede? Telefonu neden sende?” dedi kızın Eren ağabeyi.
“Ayça kaza geçirdi.” dedim.
Bir abiye canının yarısının pisti kanıyla yıkadığını söylemek, beklediğimden çok daha zordu. Ege ve Taha bile ortalığı toparlamayı bırakıp bana bakıyorlardı.
“Ne… Ne dedin sen? Ne demek hastanede? Hangi hastane? Durumu nasıl?” diye sordu. Sesi titriyordu.
“Şehir Hastanesi’ne kaldırıldı.” dedim ve duraksadım. Kızın durumunu bırak, yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyordum. “Durumunu bilmiyorum.” dedim.
Telefonun ucundaki ses kesildi.
Telefon kapandı.
Telefonu yavaşça kulağımdan indirdim.
Bizim çocuklar bana doğru baktılar.
Sessizliği bozan Ayaz oldu.
“Kaptan, kızın durumu nasıl?” dedi.
“Bilmiyorlar.” dedim. “Kazadan bile haberleri yok.”
Nedenini bilmediğim bir huzursuzluk içimi kaplamıştı.
O sırada kapıdan içeri Alparslan’ın motoru süzüldü. Arkasında Elfin vardı. Muhtemelen kalan eşyaları ve elimde duran telefonu almak için gelmişlerdi.
Eşyaları vermeden önce telefonu açtım. Rehberden ‘Ben’ kartını bulup numarayı ekrana getirdim. Kendi telefonumu çıkarıp ekranın fotoğrafını çektim. Sonra lazım olabilirdi.
Telefonu kapattığım an içeri Elfin girdi. Peşinden de bizim Alparslan girip kızı tuttu. Sarı saçları darmadağındı, mavi gözleri kıpkırmızıydı. Ayakta durmaya mecali yoktu. Neşe saçan yüzü solmuştu. Alp kızı bıraksa kız yere kapaklanacaktı.
Kızı bu hâlde daha fazla bekletmek istemedim. Cebimden telefonu ve anahtarı çıkarıp kızın titreyen ellerine bıraktım.
Kız başını yerden kaldırıp gözlerimin içine dikti.
“Teşekkür ederim, Demir.” dedi.
“Durumu nasıl?” dedim.
Kendimi ilk defa bir rakibimin yaşamasını umarken bulduğumda hafif bir şok dalgası kapladı bedenimi.
“Sağ ayak bileği motorun altında kalıp ezilmiş. Kırıkları var. Tulumunun sırtı tamamen parçalanmış, sırtında asfalt izleri var. Başında kask olmasa bu kızın yaşama ihtimali yoktu, dedi doktor. Uyuttular onu. İyi şu an.” dedi Alparslan.
İçimdeki Alev sönmüştü.
“O seni suçlamadı, Alev.” dedi Elfin.
“Ne?” dedim.
“Hayatı ellerinden kayıp giderken bile kimseyi suçlamadı. Sedyeye alınırken acıdan nefesi kesiliyordu.” dedi Elfin. Gözlerine yaşlar akın etmişti. “Yine de ne seni ne de diğerlerini suçlamamıştı.” dedi. Sesi titriyordu.
Alp daha fazla kızı ayakta tutmak istemedi. Kızın nasıl sarsıldığını en iyi o biliyordu. Onu garajdan çıkarıp motora bindirdi. Önce kızın kaskını taktı, sonra kendi kaskını başına geçirdi. Kızın önüne oturdu. Elfin ellerini Alp’in beline sabitledi. Alparslan’ın elleri Elfin’in ellerinin üstüne kapandı.
Motorun sesi yeraltında yankılanarak uzaklaştı.
Ben ise olduğum yerde kalmış, az önce cebimde duran telefonun bıraktığı ağırlığı hâlâ avucumda hissediyordum.
Avucum alev alıyordu.
Kalan motorları da çekicinin arka kısmına yükledikten sonra Ayaz çekicinin direksiyonuna geçti. Taha ve Ege de kapıyı açtıktan sonra ön koltuğa tıkıştılar. Ben ise hâlâ kendime gelememiş bir ifadeyle açık duran kapıya bakıyordum.
“Sen gelmiyor musun, ciğerim?” dedi Taha. Bu siktiğimin cüssesiyle onlarla gidebileceğimi düşünmesi komikti.
“Siz gidin.” dedim net bir sesle. “Son bir kontrol yapıp geliyorum ben.”
“Tamam kanka, çok oyalanma.” dedi Ege.
Çekici ağır ağır kalkıp Cehennem’in kapısına doğru ilerledi. Gözden kaybolduğunda arkamı dönüp garaja baktım. Bir sigara yakmak istemiştim. Elimi cebime attığımda kızın kalpli anahtarlığının cebimde kaldığını fark ettim. Onu avucuma aldım. Küçücük kırmızı bir kalpti. Avucumda küçücük kalmıştı.
Beynimde sesler yankılanmaya başladı.
Abisi Eren’in, “Miniğim, nerelerdesin…” diyen sesi…
Elfin’in, “Hayatı ellerinden kayıp giderken bile kimseyi suçlamadı…” diyen sesi…
Kızı ben düşürmemiştim. Ama o motora çıkmasına sebep olan şey bizim hırsımızdı. Yarış olmasaydı o da o motora binmeyecekti. Bana nefret etmesi gerekirken etmemeyi seçmişti. Normal yarışlarımda kazandığım vakitlerde rakiplerim benden nefret ederlerdi. Sırf kaybeden oldukları için duydukları nefreti umursamazdım. Ama ortada, hayatı kararmasına rağmen nefret duygusundan uzak bir kadın vardı.
Cebimden telefonu çıkardım. Galeriye girip numarasının olduğu fotoğrafta gözlerimi gezdirdim. Neden yaptığımı bilmeden galerimdeki numarayı rehberime geçirdim.
Küçük Yarışçı
İçimdeki huzursuzluk istemsizce parmaklarımı kıpırdatmama neden oldu. Ne yazacağımı bilmeden parmaklarım telefonun üzerinde gezindi. Uzun süre ne yazacağımı düşündüm. Aklıma gelenleri yazıp yazıp sildim. En sonunda mesajı yazıp yanındaki “Gönder” tuşuna bastım.
Mesajın yanında anında “Gönderildi” ifadesi belirdi.
Mesajda tek cümle yazıyordu:
“İyi misin?”
Mesaj gönderilmişti ama cevap gelmemişti.
…