(Başlangıç:23.09.2025)
…
Ayça Nazen
Su
Her insanın illa ki mahrum kaldığı bazı şeyler vardır.Belki çocukluğundan,belki gençliğinden amma velakin mutlaka bir parçası eksiktir insanın.Hani hep derler ya “Dört dörtlük insan olmaz!” işte eksik parçasız da insan olmaz.Her insanın keşkeleri,içinde kalan ukdeleri,belkileri,neyseleri vardır.Bu bir veya birkaç kelimeden oluşan kavramlar eksik parçalarımızdır bizim.Bazı insanlar bu eksik parçaları yerine koyduğunda tamamlar ömrümü,kimisi eksik parçalarıyla karışır toprağın derinliklerine.Kiminin ailesi,kiminin hayalleri ömrünün eksik parçasıdır;kiminin sevdiği,kiminin sağlığıdır.İnanın ki hayat size hangi parçanı eksiltmeliyim diye sormaz.Ama şunu temenni edebilirim ki eksik parçalarınız her zaman sizin için var olan parçalardan daha değerlidir.Diyelim ki bir yapboz yapıyorsunuz;neden var olan parçalara dikkatinizi vermek yerine eksik parçaları arayıp bulmak için zaman harcıyorsunuz?Tamamlamak için.İşte insan ömrü de bir yapboza benzer.Siz ömrümüzü eksik parçalarınızı tamamlamaya çalışırken kül edersiniz.Peki ya neden?Çünkü hayatınız tamamlamak üzerine kuruludur,isterseniz birkaç kısa örnek sayabilirim size.Okulu tamamlamak,ödevi tamamlamak, hatta günü bile tamamlamayı bekler insan.Yeni bir günü heyecanla bekleyen insan gününü tamamlamak için de bekler.Heyecanınızın karıştığı bir şeyi bitirmek için bekler misiniz?Beklersiniz çünkü hayatınızı buna adamışsınız.Belki farkındasınız yada değilsiniz ama insan ömrünü “tamamlamak” üzerine inşa eder ve bu inşaanın başlangıcı eksiğin ne olduğunu fark etmekle başlar.Şimdi size soruyorum:
“Sizin yapbozunuzun eksik parçası nedir?”
Ben Ayça Nazen.Yokluğunu bile fark etmediğim eksik parçamı bulmama günler kalmıştı ama bundan henüz benim de haberim yoktu.
İstanbulun gökyüzünde güneş neşeyle ışıldıyor,kahverengi gözlerimi kamaştırıyordu. Kulağıma İstanbul Boğazı’ndan gelen dalga sesleri,martıların ciyaklamaları geliyor,martılardan nefret ederim bu arada,neden diye sormayın bence bende bilmiyorumdur.Ben neyi neden sevdiğini veya neden sevmediği bilemeyecek kadar zavallı bir insanım.Martılardan hoşlanmasamda boğazdan gelen dalga seslerine eşlik ettikleri bazı anlarda seslerinin huzur verici olduğunu inkar edemem.
Uyumsuzluğun bile uyumu mümkündü.
İstanbul;her ne kadar metropol bir şehir olsa da gerek her köşesinden tarih kokusu gelmesi ile,gerek yeşilin mavilikle buluştuğu nadide dünya eseri boğazı ile insanı kendine hayran bırakıyor.Bazen bu hayranlığı tekrardan yaşamak istediğimde kendimi orada,İstanbul Boğazında buluyorum.Nasıl bir denk gelmedir ki inanın bilmiyorum ama her özel anımı İstanbul Boğazında yaşıyorum.Annem ve babamı hiç tanımadım.
Ben annesizliğin çığlığı,babasızlığın sessizliği arasında bir göz yaşıydım.
Ancak abimin anlattıklarına göre ilk adımlarımda,ilk anne deyişimde bile İstanbul boğazı bana eşlik etmiş.Belki bu yüzdendir bu nadide güzellik olan boğaza karşı takıntım.
~Geçmiş~
Göktüğ Burak Nazen
Ayça’nın sevinç çığlıkları İstanbul semasında yankılanıyordu.Daha 1 yaşını doldurmamış olan miniğim şimdi ilk adımlarını babasına doğru atıyor,bir yandan annesinin ellerini sımsıkı tutuyordu.Sanki bırakırsa bu sihirli an bitecek bizim ellerimizden kayıp düşecekmiş gibiydi.Boğazdan gelen rüzgar saçlarımızı okşuyor,hafif esinti tüylerimizi ürpertmeye yetiyordu.Henüz 10 yaşında idim.Yeni bir kız kardeşimin olmasının verdiği neşe hala üzerimdeyken bir de onun ilk adımlarına şahit olmak içimde tarifsiz bir duyguyu uyandırıyordu.Bir yanım onun bu minik ama kararlı adımlarını görmenin gururu ile kabarırken,bir yanım da onu herkesten koruma yeminleri ediyordu.Annem Sare Nazen,Ayça’nın ellerinden tutuyor onun minik adımları eşliğinde babam Yaman Efe Nazen’e doğru ilerliyordu.Babam ellerini semaya açarak gördüğü anın hiç bitmemesi için dua ediyor bir yandan da sevinç gözyaşları döküyordu.Benden 1 yaş küçük erkek kardeşim Eren elleri ile alkış tutuyor,kız kardeşinin yanında olduğunu belli ediyordu.İstanbul Boğazı bir ailenin mucizesine şahitlik ediyordu.Martılar cıyaklıyor,dalgalar en muhteşem senfonisini çalıyordu bize.Sanki hepsi bu büyülü anı derinliklerinde saklamak istiyordu.O an ben,annem,babam,kardeşim hatta İstanbul bile bu büyülü masalın hiç bitmemesini istiyorduk.Ancak her peri masalının bir sonu vardı elbet…
~Günümüz~
Teşekkürler İstanbul Boğazı,yaşanmayı bekleyen anılarımı bile derinliklerine gömdüğün için.
Boğazı o kadar seviyorum ki telefon ekranımda bile İstanbul boğazında çekildiğim bir fotoğrafım var.Antremanlarda sürekli telefonumu düşürdüğümden ekranı kırıktı.Kırık kısma parmağımı uzattığımda telefonumun ekranı aydınlandı.Gözlerim ekrandaki İstanbul boğazına kitlendikten sonra hafif yukarıdaki saate kaydı.Bir dakika,ne!?Saat 11.58.Antreman saatine iki dakika kalmış.Yarım saat uzaklıkta ki pistte yapacağımız antrenmana sadece 2 dakika kalmış!Hızlı bir manevra yapıp kaskımı,telefonumu ve elimde ince kese kâğıdına sarılmış olan simidimi elime alıp boğaza arkamı döndüm.İllegal yarış hayatına atıldığımdan beri reflekslerim be hareketlerim dışarıdan fark edilebilecek şekilde güçlenmişti.Adımlarımı hızlandırıp damlaya yöneldim.
Damla benim şu dünyadaki tek varlığım,motorumdu.
Dünya malını önemsiz gören biri olsam da damla benim tek değer verdiğim şeydi.Zaten çok fazla mal mülk sahibi değildim.Boğaza nazır müstakil bir evde iki abim ile yaşıyordum.Evimiz babamızdan kalan iki varlıktan biri idi.Diğeri ise büyük abim yönettiği güvenlik şirketiydi.Abim Göktuğ Burak Nazen benim kahramanım,koruyucumdu.Abimin simsiyah olan saçlarından bir tele zarar gelmesi düşüncesi bile gözlerimi karartmaya yetiyordu.Aynı şekilde benim bırakın canımın yanmasını,morelim bozulması bile ona yetiyordu.
Biri benden canımı isteyebilirdi ama damlayı isteyemezdi.Çünkü onun varlığı benim sesim olmuştu.Normalde nadir anlarda sesimi yüksek desibele çıkarırdım.Ancak altımda damla olduğunda sesim bir Aslan kükremesi gibi çıkıyordu.Ellerim beyaz,ince fileye sarılı olan kaskı kavradı.Kaskımı başıma yerleştirip vizörünü indirken yanımdan gelen sesle irkildim.
Yoshimura Çift Tüp Egzoz takılı bir R7.Rüyalarımın motoruydu.Hayallerimi süsleyen motorun tozu dumana katıp gidişini izlerken plakasının kenarındaki bir işaret dikkatimi çekti:Ateş halkası,bu Cehennemin simgesiydi.Cehennem karşımızda dimdik durabilen nadir rakiplerimizden biriydi.Çoğu rakibimizin daha ilk turdan geri çekilme sebebi oluyorduk.Cehennem ile uzun zaman sonra ilk kez bölge finallerinde karşılacaktık.Bakalım bizim gücümüze kafa tutabilecekler miydi?Mükemmel denebilecek bir kadroya sahiplerdi,ancak bu kadro bile bana kalırsa bizim karşımızda tutunamazdı.Bölge finalleri yakındı ve Cehennem başta olmak üzere tüm rakiplerimize Kemasenin İllegaldeki tek güç olduğunu hatırlatmak için daha önce hiç yapmadığımız kadar antrenman yapıyorduk.Bugün yapacağımız antreman bu hafta ki 10.antremanımızdı.Ve ben en az 4 tanesine geç kalmıştım.Normalde asla geç kalmayan biriyimdir.Çünkü insanlara sınırlı olarak verilmiş olan vakitlerini çalmak bana en ağır suç gibi geliyordu.
Çünkü ben tüm benliğimi saniyeler ile kaybetmiştim.
Ama bu hafta bana bişeyler oluyordu.Gün içinde aşırı yorgun oluyordum.Kendimi ya uyurken yada İstanbul boğazını izlerken buluyordum.Sanırım bölge finallerine kadar biraz dinlensem iyi olurdu.Gaz kolunu ince parmaklarım ile kavrayıp hafif baskı uyguladım.Arabaların arasında süzülürken kırmızı ışığı fark edip biraz yavaşladım.Sağ tarafımda duran motoru görünce nefesim kesildi.Az önce gördüğüm Cehennem grubuna ait bir motordu.Gözlerimi motorun üzerinde gezdirdim.Her detayı özenle tasarlanmış,özel model bir yarış motoruydu.Bu motora sahip olsaydım neler yapabileceğimi hayal bile edemiyordum.Bu sırada yeşile dönen trafik ışığını fark etmeyince arkamdan çalan korna sesi ile gaz pedalını tekrar kavramak zorunda kaldım.Yan tarafımdaki motorcu birkaç metre ötede sinyal vererek ara sokaklardan birine girmişti.Muhtemelen Cehennemin merkezine gidiyordur.Cehennemin merkezi yarış gruplarının en büyük merkeziydi.Burada İllegal yarışlara yatırılan bahisler milyon dolarları bulurdu.Diğer merkezlerin aksine yer altında olması onu gizli kılsa da herkes tarafından bilinirdi.Üst düzey korumalara sahip olan mekanda hileye izin verilmez,oyun kurallara göre oynanırdı.Onların aksine bizim merkezimiz daha kırsal bir alanda stadyum benzeri bir yapının içerisindeydi.Pistte antrenmanlarımızı yapar,toplantı odasında yarışları tartışır,garajlarımızda en değerli varlıklarımızı yani motorlarımızı saklardık.Stadyumun çatısı altına girdiğimde motorunu piste yönelttim.Gaz pedalını bırakıp motordan yavaşça indim,ayaklığını açıp damlayı sabitledim.
Kaskımı çıkardığımda arkamdan bir alkış sesi yükseldi.Hızla arkamı döndüğümde bizim ekibi gördüm,yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu.Geç kalmamı bu şekilde kutlarlardı ve bu benim her seferinde hoşuma giderdi.Ekibimizdeki her üyeyi ayrı ayrı sevsemde çocukluk arkadaşım Elfin’i ayrı bir severdim.Sarı saçlı,mavi gözlü bir kızdı.Kendine has bir güzelliği vardı Elfin’in.Her durumda güzel olmayı başarabilirdi,güzel olurken de neşesinden hiçbir şey kaybetmezdi.Girdiği her ortamda mutlaka bir espri patlatırdı.Ortamın ciddiyetini umursamazdı,ekipten birinin morali bozuk olduğunda onunla ilgilenir ona espriler yapar,onu güldürmeye çalışırdı.Gülmeme gibi bir şansımız yoktu.Gülmezsek asla pes etmez,sülük gibi yapışır,neşeli kahkahalarımızı duyana kadar bırakmazdı.Onu Elfin yapan neşesiydi,neşesiz bir Elfin hayal edilemezdi.Bunları düşünürken Elfin’e sarıldım.Neşe ile gülümsüyor,gözlerinin içi bile ışıl ışıl parıldıyordu.
“Yine geç kaldın cücem” dedi ince tiz sesi ile.Bana her zaman cücem diye hitap ederdi,haklı sayılmazdı.Boyum 168’di çok uzun değildim,ama çokta kısa değildim.Eflin’in bana cücem deme sebebi ondan 3 santimetre kısa olmamdı.Sadece 3 santimetre!Ama o bunu bile beni sinirlendirmek için kullanabilirdi.Beni sinirlendirmek en büyük zaafıydı,ama o bunu asla itiraf etmezdi.Gülümsememi koruyarak ona döndüm.
“Cüce şu aralar çok yorgun,biraz idare edin”dedim sesimdeki yorgunluğun belli olmaması için çaba sarfederek.
“Bizim yer cücesi ne zaman enerjik amına koyayım”dedi Ege kahkahasını tutamadan.Ege küfürlerinin ardından herkese aslan kesilmeye bayılıyordu.
“Çok komiksin sen,Allah’ın küfürbazı.” dedim.Egeye dönüp gözlerimi üzerine diktim.Bu çocuğa bakmak 55 katlı bir gökdelenin tepesine bakmakla hemen hemen aynı şeydi.Hatırladığım kadarıyla Ege 1.98 boyunda idi.Üzerindeki düz siyah tişörtten bile belli olan kaslara sahipti.Her gün kahvemsi saçlarını özenle taradığına dair söylentiler grup içinde dolansa da o bunu kesin bir dille reddediyordu.Bu söylenti bir ara gündemimize öyle bir oturmuştu ki grubunuzun Elfinden sonra ki neşe küpü olan Çağıl,Ege’ye doğum günü hediyesi olarak üzerinde pamuk prenses ve yedi cüceler olan bir tarak hediye etmişti.Ne yazık ki tarak hiç kullanılamadan Ege tarafından Çağıl’ın kıvırcık saçlarına çarpa çarpa paramparça edilmişti.
“Ayçiçeğimiz de geldiğine göre antrenmana başlayabiliriz” dedi Sıla.Siyah saçlarını omuzlarından aşağı salarken.Uzun boyu ile Eflin ve benim küçük diyaloğuma havadan bakıyordu.
“Çekirdek demek daha mantıklı.”dedi Elfin.Mavi gözlerini Sıla’nın yeşillerine dikti ve mavilerini hafifçe kıstı.Çekirdek ne alaka emin olun bunu Elfin’e sorsanız o da bilmez.Komik olsun diye alakasız şeyler söylemeye bayılır.
“Hadi ama artık başlasak mı?”dedi ince ama baskın bir ses.Kafamı kaldırıp sesin geldiği yöne doğru baktığımda Bengü’nün gözlerine kilitlendim.Gözlerimi biraz aşağı kaydığında sevgilisi Kaan Şanlı ile birleşmiş ellerini gördüm.Hakkını vermeliyim ki mükemmel bir ilişkiye sahiplerdi.Onlar kesinlikle birbirleri için yaratılmışlardı.İlişkileri herkesin dilindeydi,umarım nazar almazlardı.Çünkü bu kadar göz önünde olan bir ilişki mutlaka kem gözlerin de önüne çıkacaktır. Eğer ayrılırlarsa bu benim aşka olan inancımı tamamen kaybetmeme sebep olurdu.
“Katılıyorum” dedikten hepsini arkamda bırakıp garajıma yöneldim.Cebimden siyah,üzerinde altın harflerle “Ayça Nazen” yazılı kartımı çıkarıp garaj sensöre yaklaştırdığımda garajın kapısı kısa bir sürede açılmıştı.Ekipteki herkesin kendine özel bir kartı vardı,bu kartlar garajların kapısını açabilecek tek anahtardı.Elbette bu anahtar kartlarının da yedekleri vardı,ancak bu yedek kartlar merkezin özel kasasında tutuluyordu.Her ne kadar gereksiz bir önlem gibi gözükse de geçmiş yıllarda İllegal’de yaşanmış bazı olaylar bu değişikliği de beraberinde getirmişti.Garaja girdiğimde telefonumu ve üzerinde küçük bir arı figürü bulunan ev anahtarlığımı masanın üzerine bıraktım.Kaskımı başıma yerleştirdiğim an zihnimde ki uğultular sona eriyor,nabzım düzene giriyordu.
İllegal motor yarışları bende sakinleştirici etkisi yaratıyordu.
Motorun üzerine oturup bacaklarımı iki yandan motora sabitledim.İnce parmaklarım motorumun üzerinde gezinirken içimde anlamsız bir kıpırtı oluştu.
Motorum tek nefesimdi.
Ayaklığı sol ayağım ile kaldırıp gaz pedalını hafifçe çektim.Motorumdan çıkan nahif egzoz sesi damarlarımda akan kanı hararetlendirmişti.
Egzoz sesine eriyip biten tek kadın olabilirdim.
Yavaşça garajdan ayrıldım.önüme baktığımda Kaan ve Bengü’nün peş peşe motorlar ile garajlarından çıktığını gördüm.Başımı hafif arkaya çevirdiğimde ise ekibin kalan üyelerinin arkama motorları ile dizildiğini gördüm.
Zamanlamalarımız bile aynıydı.
Elfin,hafif sağa kırarak önüme geçip ara gaz verdi ve neşeli kahkahalar atarak ilerlemeye devam etti.Gözlerim Elfin’in motorunun arkasında ki pembe cisme takıldı.Motoruna küçük,pembe,peluş bir unicorn takmıştı.Unicorn’un yelesine taktığı kelebek motifli tokalardan kendi saçlarına da takmıştı.Bu görüntü sesli bir şekilde gülmeme sebep oldu.Arkamı döndüğümde gözüm kask vizörü açık olan Ege’ye ilişti.Kahve gözleri kısılmıştı,demek ki bu görüntü onunda gülmesine sebep olmuştu.Tam o an Elfin’den beklenecek bir hareket geldi:Gaz koluna asılıp Kaan ve Bengü’nün arasından geçtiğinde Bengü’nün hafif çığlığını işittim.Çocukluk arkadaşım aynı zamanda da Bengü’nün sevgilisi olan Kaan’ın ağzından bir küfür döküldü.Ekip ile birlikte garajların olduğu alandan ayrılıp pist alanına ulaştık.Merkez geniş bir alana kurulu olduğundan garajların olduğu kısım pistten ayrıydı.Sırası ardına dizildiğimizde Elfin yanıma yaklaştı.Bana iki kere selektör attığında benle yarışmak istediğini anlamıştım.Bende iki kere selektör vererek başlangıç çizgisine hizalandım.İllegal yarışlar için antrenmanlarda birbirimizle yarışıyor,eksiklerimizi tamamlıyorduk.
Elfin de motorunun egzozunu bağırta bağırta sol tarafıma yerleşti.Elfin benim kırmızı çizgilerimi çok iyi biliyordu.
Dostlarım benim sol yanımdı.
(…)
Demir Mahiroğlu
Alev
Garajıma arka kapısından girip motorumu ayaklığına sabitledim.Kaskımı ve kulaklığımı çıkardığımda kulağıma dışarıdan bağırma ve çığlık doluştu,hışımla kapıya yöneldim.Gördüğüm o manzara benim için müthişti.Ayaz,Taha’nın yakasından tutmuş onu havada sarsıyordu.Taha ise Ayaz’ın kendisini havada salıncak gibi sallamasına aldırmadan ciddi ciddi Ayaz’a bir şeyler anlatmaya çalışıyordu,ancak anlattığı şeyler Ayaz’ın iri cüssesinden ve kaslı kollarından öteye geçemiyordu.Ayaz’ın boğazından hırıltılı bir ses yükseldi.
Evveliyatını siktiğimin pezevenki!
Ayaz’ı 8 yıldır tanıyordum,bir tane bile küfürsüz cümlesini duyma fırsatım olmamıştı.Hatta evleneceği gün nikah memurunun soracağı “Evet amına koyayım evet.” diye cevap vereceğine emindim.Küfür onun kendini yansıtma şekliydi.Ancak bu bozuk ağzı yüzünden hayatında uzun bir ilişkiye sahip olamamıştı.Çoğu kadın onun bu bozuk ağzını eleştiriyor ve ondan ayrılıyordu.Bu genellikle ilişkiye başlangıçlarından birkaç saat sonra oluyordu.
Ayaz Arınç’ın hayatında bir insanı tutma süresi birkaç saati geçmiyordu!
Simsiyah gözlerini Taha’dan ayırmadan onu yere fırlattı.Taha ise akıllanmadığını belli edip ayağa kalktı ve yavaşça Ayaz’ın karşısına dikildi.Boy farkları gözle görülür kadar fazlaydı.Taha,cilveli bir kadın edasıyla konuştu.
Efendim ciğerim?
Taha’dan beklenebilecek en mantıklı söz bu olurdu.Mantık yoksunu bir insandı.Taha,Ayaz’ın simsiyah gözlerine bakıp cilveli cilveli konuşmaya bayılıyordu.Bazen zihnimin köşelerinden gelen bir ses onun gay olduğunu bana fısıldıyordu.Bu tartışmayı ayırmak isteyen(!)Berk Atabey,yüzüne her zaman takındığı piç gülüşünü takınarak sessizce Ayaz ve Taha’ya yaklaştı.
Beyler mübarek cuma günü kavga etmeseniz olmaz mı?
Cuma namazından kaçan biri için fazla iddialı
cümleler kuruyordu.Bu da Alparslan Barlas’ın dikkatini çekmiş olacaktı ki alnına dökülen sarı saçlarının arasından yeşil gözlerini Berk’e dikip konuştu.
Dedi Allah’ın ateisti.
Berk yediği zorbalığı sindiremeden Alparslan’a dönüp bağırdı.
Kes sesini!
Garaj kapıma yaslanmış,cehennem grubunun hararetli tartışmasını soluksuz izliyordum.Tartıştıkları konu dünyanın en saçma konusuydu:Tavuk mu yumurtadan çıkar yumurta mı tavuktan.
Taha,ısrarla tavuk yumurtadan çıkar diyor,sabah sabah Ayaz’ın sinirlerini germeye bayılıyordu.Zaten yüksek gerilimli elektrik hattı gibi olan Ayaz,Taha’nın kendisini alaya almasıyla iyice geriliyordu.Şu ana kadar kaslı kollarıyla Taha’yı boğmamış olması şaşırtıcıydı.
Sen kes sesini,en azından ben imam rükudayken cebinden cüzdanını çalmadım!
Alparslan Barlas ile Berk Atabey,teyze-yeğen çocuklarıydı.Ancak Berk küçük yaşta annesini kaybettiği için Alparslan’ın annesi onu büyütmüştü.Bu da ikilinin yıllarını birlikte geçirdiğini gösteriyordu.
Çaldığım paralarla sevap işledim bir kere!
Çaldığı paralar ile caminin yanındaki Kuran kursundaki bütün kızlara dondurma almıştı.Berk Atabey küçüklüğünden gelen cazgır bir çapkınlığa sahipti.
Amına koduğumun yavşağı,kız tavlamak için imamdan çaldığı parayla dondurma almak şeytanın aklına gelmez.
Ayaz Arınç,yine cümlesini kendi ifadeleri ile süslemiş ve Berk’in çapkınlığını eleştirmişti.
Uzatmayın artık!
Ecrin,grubun tartışmasından sıkıldığını belli etmek istercesine gözlerini devirdi.
Yarın bölge finalleri var ve biz tavuk mu yumurtadan çıkar yumurta mı tavuktan diye tartışıyoruz.
Hera Siyanlı,dostu Ecrin Nur Aral’ı desteklediğini belli ederek gözlerini devirdi.
Tavuk yumurtadan çıkar,diye ekledi Taha.
Taha!
Cehennem ekibi o an hep beraber Taha’nın ismini haykırınca sesli bir kahkaha attım.
Alevimiz de hoş gelmiş,dedi Ayaz.Ses tonunu normale çevirmeye çalışsa da sesinden gergin olduğunu anlamak zor değildi.
Ben hoş geldim de sizi çok hoş bulamadım,dedim kahkahalarımın arasından.
Hemhal,sende mi?Ayaz,dostluğunu belirtmek için bana “aynı duyguları yaşayan,yoldaş” anlamına gelen “Hemhal” diye hitap ediyordu.Bu hitap şeklini lise 2.sınıfta Edebiyat dersinde keşfetmiştik.
Hemhal,bırakalım tartışmayı da.Yarın ki maçı konuşalım,dedi Ayaz.Maçları önemseyen bir tipti Ayaz.
Kemase ile mi çıkacağız,diye sordu Hera.
“Kemase hangisiydi?”diye sordum.İllegal yarışlara o kadar katılım vardı ki hepsini akılda tutmak neredeyse imkansızdı.
Berk Atabey,yine yüzüne piç gülüşünü takındı.Bu sefer Alparslan Barlas’a döndü.
Alparslan’ın sarışın var ya,onun ekibi işte.
Alparslan duyduklarını hazmetmemiş gibi yutkundu.
Ben o kızı gördüm motoruna pembe unicorn bağlamış,dedi Berk.İllegal’de yarışan bütün kızları İnstagram’dan takip ediyor,insanların paylaşımlarını arsızca beğeniyordu.
Bize ne kızdan,dedi Ecrin.Rakip takımdan bir kızdan bahsetmemizden hoşlanmamış gibi dudaklarını büzdü.
Kıskanma ucube,dedim.Ecrin’e meydan okuyarak.Aynı üniversiteden mezun olduğumuzdan beri ona “Ucube” diye seslenirdim ve o bundan nefret ederdi.
Kendinize küçük hedefler koyuyorsunuz beyler,dedi Hera kirpiklerini kırpıştırarak.
Nasıl yani,dedi Berk Atabey.Kadınlar hakkında konuşmaya bayılıyordu.
Alparslan gibi birine hala çocuk olan bir kız ne alaka mesela?diye sordu.Gözlerini Alparslan’dan kaçırıyordu,çünkü Alparslan’ın o kıza olan ilgisini çok iyi biliyordu.
Bir gün o kızla sevgili olduğumuzda yedireceğim size bu lafları,dedi Alparslan.Kalbini çocuk ruhlu bir kadına kaptırmış olması bir kenara o kıza laf ettirmeyeyi kendine gurur meselesi kılmıştı.
Hayır abi.Yanlışın var.Sen,o kız ve pembe unicorn’u,dedi Berk Atabey.
Alparslan,Berk’in üzerine yürüdüğünde hızlıca onun koluna girip Alparslan’ın yönünü piste çevirdim.Başımı hafifçe eğerek ekibe piste geçmeleri için yol gösterdim.Cehennem ekibi aynı anda piste yöneldi.Hedef belliydi,O gün son hazırlıklar tamamlanacak ve yarın bölge finallerinde Kemase alt edilecekti.
Ekip hedefine ulaşma hırsı ile saatlerce motorlarının kollarına,frenlerine sanki dokuz canlıymış gibi asıldı.Hava kararana kadar pistten yankılanan motor sesleri,yeraltında duvarlara çarpıp yankılanmaya devam etti…