İçeriğe geç

İlkbahar

Bölüm 7 · 8 dk okuma

İlkbahar

Bölüm 7

-6- YANSIMA

SELAMLAR CANOLARR

İYİ OKUMALARRR ✨

~

Günümüz

Ağlama Hilal!

Yapma be kızım.

Ağlama… Aptallık etme, Hilal.

Sevilmediğin iki kişi ayrılıyor.

Gözlerini geri it!

Gözlerimi tavana diktim. Burnumu çektim Gözlerimin Hazal’a bakmaya cesareti yoktu. Parmalarım yaşlarımı temizledi. “Yaz kızım,” hâkimin konuşmasıyla herkes ayağa kalkmıştı.

“Gereği düşünüldü. Taraftarların anlaşmalı boşanmalarına karar kılınması uygun görülmüştür. Kızları Hilal Kaya’nın velayeti, annesi Nazan Keskin’e verilmesi ve Hazal Kaya’nın velayeti İlker Kaya’ya verilmesini arz edilmiştir. Kızlarını sadece hafta sonları, ebeveyn gözetiminde görebilmesinde karar kılınmıştır. Dava sona ermiştir.”

Gözlerimi kardeşime çevirdiğim de Hazal’ın bana baktığını görmüştüm. Mavi mercanlarından süzülen taneleri çenesinde yer edinmişti.

Annem avukatla dışarı çıkarken bende arkasından adımladım.

İlk defa Hazal’a arkamı dönüyordum… Ben ilk defa kardeşimden ayrıydım… Ben kardeşime hiç umursamazlık yapmazdım ki… Ben kardeşimden hiç ayrılmamıştım… Hazal ’sız Hilal, boş bardak gibiydi. Yapayalnızdım artık. Etrafımda içi gülen mavi mercanlar olmayacaktı. Sürekli bana bulaşan biri olmayacaktı… Eşyalarımı çalan biri olmayacaktı…

Ben kardeşimi istiyorum!

Mahkemeden çıktığım gibi yüzüme vuran esintiyle gözyaşlarımın izini kurutmuştu. Hazal’la iki ayrı araca yürümeye başlamadan önce elini tuttum. Saçlarımın arsında gezinen parmaklarım, lastiği bulup çektim. Lastiğimi temizleyip hazala verdim.

Kardeşim akıllı bir kızdı. Bilirdi ki saçlarımı saran toka hiçbir zaman çıkartmazdım. Mavilerinden çenesine süzülen yaşlarının ortasında acı bir gülümseme vardı. “Hazal hadi kızım.” Amcamın seslenişi ile Hazal’ın acı dolu gülümsemesi de solmuştu. Son armağanım da gitti. Emanetim ellerimin arasından kayıp yaşlarla birlikte kayboldu. Dayımın yanına adımladım. Annem çoktan arabanın içine girmişti. Dayım araca çoktan geçmiş, aracı sürmeye başlamıştı.

Ayrılıkları sevmiyordum. Acı dolu gülümsemelerle kayıp gidenleri de hiç sevmiyordum. Oysa küçükken anne ve babamın birbirini sevdiklerini zanneder, ilerde bende bu denli sevilmeyi düşünürdüm.

Keşke her şey çocukken olduğu gibi kalsaydı… Bu ayrılıkta anladığım tek bir konu olmuştu. Bizde sevilmemek genetikmiş. Alışılan bir durummuş demek ki.

Ant etmiş gibi ölüm sessizliğinde araba camından yolu izliyordum. Annem de benim gibi yolu izliyordu. Sesiz ağlayışlarım annemden almıştım. Yol boyunca üçümüzün de sesi çıkmamıştı. Akan yaşlarımla yolda akıp geçmişti.

Eve vardığımızda Hazal’lar da buradaydılar. Hazal’ın elinde küçük valizi amcam bagaja yerleşirken babam da kendi valizini yerleştirip bagaj kapı kapandı.

“Şimdilik az eşya yeter. Sonra tekrar gelir alırız.” Amcamın konuşmasını annem “Olur.” Annemin sesi o kadar sakin çıkmıştı ki bir afallamadım değil. Hazal arabaya binmeden son kez olmasa da son kez gibi sarıldık birbirimize. Bu evde annemle ben kalacaktım. Teyzemler burada olacağı için anneme iyi gelecekti.

Evin içi anılarla boşaltılmıştı. Geriye hüzünlü odalar dolmuştu. Annemin yanında olduğum müddetçe güçlü olmam gerekiyordu. Ama ondan önce biraz kendimi toparlamam için ağlamam, sızlanmam gerekiyordu.

Üstümü değiştirmek için ilk önce elime rahat parçalar aldım. Eşofman ve t-shirt şimdilik iş görürdü. Bugünlük ödev, ders, çizim her şeyi halının altına süpürüvermiştim. Battaniyem ile yatak arasına sokulmuştum. Gözümden dökülen her damla beni daha üşümemi sağlıyordu. Daha çok battaniyenin içine sokuluyordum. Boğazımın yumruk oluşuna aldırmadan bugün yaşanılan durumu yudumladım. Tane tane akan gözyaşlarımın arasında tek bir rica bedenimden kulaklarıma armağan edildi. “Allah’ım beni kardeşimsiz, onu bensiz bırakma…” bugünü bitirmek, her yaşanılanı yutmaktan ziyade rüya olması için gözlerimi ruhuma süzdüm.

ɤ

Dün olan biten her şeyin bir hayal ürünü olmasını o kadar çok isterdim ki… Ama olmuyor. Hayatta dilediğimiz her şey istediğimiz gibi gerçekleşmiyor. Bu nedenle dünü rafa kaldırmak en iyisi olacaktı.

Çantama gerekli olan atlama ipi, eldiven bandajı, boks eldivenlerim, eşofman ve tişörtümü de koyduğumda tamamlanmıştı. Evden çıkmadan montunu ve ayakkabılarımı giydim. Kulaklığım da çalan Nasıl Derler Bilirsin – Sevilmemişim dinleyerek gölün oraya indim. Elimde duran telefondan saate baktığım da saatin 07.05 geçiyordu.

Bazen kendimi İznik gölüne bırakasım geliyordu. Çantamı daha sert kavradım. Deli gibi koşmaya başladım. Spor salonun önüne varana kadar nefessiz kala kala koştum.

Koştum çünkü nefessiz kalmak istiyordum… Koştum çünkü soluklarım düşüncelerime karışsın istedim… Koştum çünkü ağlayarak gözlerimden çıkan damlaların kalbimi acıtmasından ziyade, bacaklarımın sızlamasını yeğlerdim.

Spor salonun önüne geldiğim de soluklarımı düzenlemeye çalışarak içeri girdim. Soyunma kabin dolaplarına montumu, beremi özel eşyalarımı koydum. Sporcu çantamı omuzumdan sarkıtıp içeri girdim. Montun içine giydiğim gri eşofman ve siyah uzun kollu badi ve üstüne giydiğim dirsekliklerimde biten t-shirt vardı. Çantamın içindeki kıyafetlerim terledikten sonra giymek için yedek parça olarak almıştım.

Malûm Bursa’mın öyle güzel havası vardı ki; kışın ortasında çiçek açabiliyordu. Allah’ın hikmeti işte yine kışın ortasında güneş açıyordu. İnsanları gibi dengesiz bir havası vardı…

Fatih Ağabey’e bakınmıştım ama görünürde yoktu. Fatih ağabey, mahallenin abilerinden biriydi. Biraz ısınma hareketlerinden sonra kafes alanına geçtim. Ellerime bandajları sardım. Kafesin yanındaki boks torbalarını üzüntüm dinene kadar yumruklamaya başladım.

Arada bir tekmeledim. Acımı bir şeyleri kırmaktan ziyade ellerim ağrıyana kadar yumruklamaya seviyordum. Acımı ne kadar kendimden çıkarırsam o kadar rahatlıyordum. “Hilal!” birinin seslenmesiyle yumruklarımı torbadan çektim. Torba etrafa çarpmasın diye ellerimde durdurdum. Sesin sahibi olan fatih ağabeydi. “İyi misin?”

“İyiyim ağabey. Biraz dalmışım.”

“Fark ettim. Hararetli bir şekilde antrenman yapıyordun. Senin için endişelendim bir an. Evde falan bir durum yok değil mi? normalde bu saatte de gelmezsin.”

“İyiyim ağabey. Dediğim gibi dalmışım. Bugün okula gitmedim. Evde de sorun yok.”

“Tamamdır. Ben her zaman buradayım biliyorsun.”

“Sağ ol ağabey.”

“Eski zamanlarda olduğu gibi antrenman yapabiliriz, istersen.”

“Sağ ol ağabey” fatih ağabey sessizce yanımdan uzaklaşmıştı. Kaldığım yerden torbayı yumruklamaya devam ettim. İçimdeki iğrenç duygu karmaşaları yatışana kadar torbayı yumruklamaya devam ettim.

Salonun duvarına sırtımı dayayarak oturdum. Nefes nefese kalmıştım. Bazen kendimi anlayamıyordum! Dünya’ya öfkeliydim. Neden ebeveynler mutsuz bir evlilik gerçekleştirir, aklım almıyordu.

Her ailenin yaşattığı durumları neden çocuklar da katlanıyordu! Hiç düzgün bir ailem olamamıştı. Annem babam vardı güya! Ama benim için yaşayan bir ölüden farksızlardı. Keşke benimde diğer aileler gibi ailem olsaydı. Keşke… Diğer ebeveynler ne güzel çocuklarına bağırmıyorlardı. Oyun oynuyorlardı. Ben hep başkalarıyla oynardım.

Anneni göster dediklerinde ben hep teyzemi gösterirdim. İnsanlar beni oldum olası sevmedi. Bende hiç kendimi sevmedim. Ne bileyim yani, insanlar benimle dalga geçmeden önce hiç aynaya geçip kendime bakmadım. Ne de olsa normal bir insandım. Ben hiç kendimi sevmeyi akıl edememiştim. Sevmemeye başladığım da ise buralara geldim işte. Bazı günler bavuluma her şeyimi sığdırıp apar topar Bursa’yı terk etmek istiyordum.

Ben nasıl bir kızım böyle hiç sevilmemişim…

Sevilmeye layık görülmemişim...

Ben hiç kendimi sevmeyi becerememişim…

Telefonuma gelen bildirimle, gözlerim telefonu buldu. Eldiveni çıkarttım. Eldivenin içinde terlemişti. Terli parmağımı eşofmanıma sürdüm. Parmak iziyle açtım.

“Bu bir toplu mesajdır! Önümüzdeki ay yani şubat oluyor. Şubat’ın 9’u, doğum günü pastam kadar tatlı bir gün senide yanımda görmek istiyorum. Doğum günü partime davetlisiniz! Gelmezsen arkadaşlıktan istifa etmen gerekiyor demektir!! Bu yüzden gelmek zorundasınız hanımefendiler ve beyefendiler!!! Mesajlarımda asla katiyen tehdit içermemektedir. Tatlı bir uyarıdır! Sizi seviyorum. O gün sizleri bekliyorum. Sevgilerle tatlı belanız, Güliz”

Bu kız yanımda yokken bile yüzümü gülümsetiyordu. Güliz’in doğum gününde yapmak istediğim bir şey vardı. Artık bazı durumların gerçekleşmesinin sırası gelmişti. Partide bunu bitirecektim.

Kaçmanın bir anlamı yoktu. Sabah metalimi yakaladığıma göre eve geçip okula hazırlanabilirim artık. Ondan önce iki dakikalık süren bir duş ve yedek kıyafetlerimi giyindim. Eşyalarımı toplayıp salondan çıkışımı yaptım.

Eve geçene kadar bana eşlik edecek şarkı Yaşar – Sevda Sinemalarda olacaktı.

Kimi 25'inde kimi bilmem kaçında

Kimi yok der inanmaz kimi bulur anlamaz

Sevda uzak değil ki sevda başucumuzda

Sevda pek yakında sinemalarda

Kimi yellerde aranır

Kimi dağların ardında

Kimi yollarda aranır

Kimi yol ayrımında şarkının sözlerini söyleye söyleye evin yolunu tuttum…

Belki de sevdam pek yakındaydı. Çok yakındaydı… Belki bir sinema salonu belki de bir müzede…

Evin anahtarını kapının deliğine sokarak döndürdüm. Evin içine girdiğim de annem işe gitmişti. Çantama kalem kutumu, suluğum, defter, gerekli kitaplar, dizüstü bilgisayarımı ve Özdemir Araf’ın Lavinia kitabını almıştım.

Bugün biraz kütüphanede zaman geçirecektim. Her şeyimi son kez kontrol ederek evden çıktım. Bugünlük buse yoktu. Onun dersi öğleden sonraydı. Otobüse binip kartımı okuttum. Kulaklığım da bu sefer çok sevdiğim sanatçılardan Müslüm Gürses’ten Nilüfer çalıyordu… Bu şarkının yeri bende her zaman farklı kalacaktı. Nedensiz…

Nedensiz sevmeyi seviyorum…

Sevgisizliğinize kalbimi verdim…

Bana beni geri verin…

ɤ

Okuldaki derslerden kurtulmak için kütüphaneye gelmiştim. Neredeyse geldiğimden beridir başımı kaldırmıyordum.

Başımı kaldırıp etrafa bakındım. Cama dönük oturan kişiye baktım. Furkan’dı. Cama bakınıyordu. Cama doğru gülümsüyordu. Sandalyemi geriye çekip yanına gittim. Yanındaki duvara yaslanmıştım.

“Bu sefer hangi kızı kendine âşık etmeye çalışıyorsun?”

“Hiç kimseyi.” İstediğim lafı alamamıştım. “Yeme beni, deminden beri cama bakınıyordun.” Cama doğru bakındığımda görünür de kimse yoktu.

“Kimseyi kendime âşık ettiğim yok. Kaldı ki, âşık olduğum kişinin umurunda olduğum söylenemez.”

“Seninle ilgilenmiyor yani. Hiç kimse uzun boylu erkekleri kaçırmak istemez hâlbuki.” Cevap verdim.

“Tekrar masana geçip, benim baktığım yere bakarsan kime baktığımı anlarsın.” Dediğini yapıp tekrar masama döndüm. Cama bakındığım da Furkan'ın zümrütleriyle karşılaştım.

Ne yani beni mi izliyordu? Neden? Yanına tekrar gittim. “Beni niye izliyordun?”

“Bilmem. Çok konsantre olmuştun. Yanına gelemedim. İzlemeye koyuldum bende.” Bir şey diyememiştim.

“Yanıma gelsene birlikte çalışalım.”

“Olur.” Eşyalarımı toplayıp Furkan'ın yanına gittim. “Bugün sabahlayacağım. Ya, sen?”

“Neden olmasın.”

“O hâlde iyi dersler sana sırık arkadaşım.”

“Sana da arkadaşım.”

Kulaklığımı takmadan önce telefonumdan Ceza – Holocaust şarkısını açtım. Furkan bana doğru eğilmiş şekilde “güzel seçim” demişti.

“Teşekkürler” diyerek karşılık vermiştim. Rap her zaman sevmiştim. Devamında Hall Of Fame dinleyerek ders çalışmaya devam ettim.

Bir süre sonrasında laptopu kapatıp kenara sürüklendim. Kitaplarımı üst üste yerleştirdim ve başımı üstlerine koydum. Beynim biraz dinlenmeyi hak ediyordu. Uykum gelmişti.

Furkan'a taraf başımı döndürdüğüm de onunda benim gibi başını kitaplarının üstüne koymuştu. “Yoruldum” dedim. “Bende,” diye cevaplamıştı.

“Diğerleri nerede?” demiştim.

“Hep birlikte kafede çalışıyorlar. Çok ses var diye bende buraya geldim.” Furkan’ın dudakları ikiye kıvrılmıştı. Gözlerimi zor açık tutuyordum.

Göz kapaklarım kapanmadan önce tek gördüğüm dudaklarını yalayan yeşil gözlü kumral beydi.

“Çok mu komik görünüyorum?” gülümsemesine hitaben sormuştum. Fısıltıyla karışık. “Hayır. Tam aksine güzel gözüküyorsun. Çok güzelsin. Çoktan da çoksun. Kelimeler kifayetsiz kalır, güzelliğine…”

“Sende idare edersin,” deyip gülümsedim.

“Eyvallah” cevabına “eyvallah, eyvallah.” Diyerek vermiştim.

“Kahve mi alsak?” Hâlen gözlerim kapalıydı. Ara ara milimlerle açıyordum.

“Bu kadar, güzel olması çok garip gerçekten. Çok, çok güzel olması ayrıca garip.” Gözlerimi araladım. Furkan’a çevirdiğim bakışlarımın onun zaten bana baktığını gördüm. “Ne çok güzel?”

“Kahvelerin... Çok güzel, kahve gözlere sahipsin.”

“Başkaları gibi kahve gözler işte,” demiştim.

“Öyle bir şey değil bu. Bunlar, Hilalin kahveleri.” Tatlı iltifatına teşekkür ettim. “Biliyor musun gözlerimi beğendiğini söyleyen ilk erkeksin.”

Kulaklarımdaki kulaklık nazikçe kulaklarımdan ayrıldı. Gülümsedim.

“Sana baktığımda kendimi görebilmek ne büyük bir incelik, sevgili… Kalbim kalbine yansıma olsun. Aynı cephede olan askerler gibi… Kalbim kalbinde atsın. Havva ve âdem gibi... Kalbim bir tek sende şaha kalksın. Güzel sevda olalım birbirimize… Ne güzel inceliktir, kalbim de seni ağırlamak…” Yarım yamalak duyduğum sesle gözlerim ebedi kapandı.

&

! BÖLÜM SONU DEĞERLENDİRME KÖŞESİ !

NASIL BULDUNUZ BÖLÜMÜ AŞKLARIM?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.